Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

10. Bölüm Değerli Olan

Çevirmen: T4icho / Editor: Darkone

“Ne-Nesin sen?” kekeleyerek konuşabildim.

İki hayat yaşamış olmama rağmen gözlerimin gördüğünü beynim reddediyordu. Daha iyi bir kelime bulamadığım için “bir canavar” karşımda duruyordu. On metreyi aşan boyuyla kayadan oyulmuş bir tahta kurulmuştu. Bacak bacak üstüne atmıştı ve kafasını koluna yaslamıştı. Delici kırmızı gözleri üzerime kenetlenmişti ve tehditkar durmasına rağmen sakin bakışları vardı. Kafasından iki tane boynuz yükseliyor ardından eğilerek kafatasını çevreliyordu. Boynuzların ucu öne bakıyordu ki bu görüntü bana bir tacı anımsattı. Dudaklarının arasından iki dişi görünüyordu ve tüm bedeni siyah bir zırha bürünmüştü. Zırh dümdüz hiçbir özelliğe sahip olmadığı halde paha biçilemez bir değerlilikle parlıyordu.

Bir zamanlar kral olduğum gerçeğini kendime hatırlattım ama yine de karşımda duran şey kendime kral dediğim için utanmama sebep oldu. Hayır; dev tahtta oturan şey, en tanrıtanımaz kişilere bile önünde boyun eğdirirdi.

Gel gör ki bütün şanıyla karşımdaydı… kafasını bir koluyla desteklemiş diğer eliyle burnunu kaşıyordu.

Mağaranın sönük ışığı yüzünden şu ana kadar fark etmediğim bir şey vardı. Bedenini kaplayan siyahları bozan bir açık yara göğsünün yanında hafif hafif kan sızdırıyordu.

“Sonunda buluştuk.” ön dişlerini göstererek hafifçe gülümsedi ve bu sırada kendini tekrarladı.

Ayağa kalkmaya çalıştım ama beceremeyerek tekrar popomun üstüne düştüm. Karşımdaki şeyin görüntüsünden duyduğum şaşkınlık yüzümü dondurdu.

“Ağzını o kadar açık tutarsan böcek kaçar.”

Harika. En azından espri anlayışı var.

“Ne olduğuma gelince görebildiğinden fazlasını söylemeyeceğim.” boynuzlu insansı canavar konuştu. Gözleri direkt beni hedef almıştı.

“...”

“Seni evine gönderecek boyutsal geçidi açmam biraz sürecek. Bu yüzden o zamana kadar sabırlı ol ve burada bekle. Burada yetişen özel bitkiler var. Ben işimi bitirene kadar onlarla idare edebilirsin.” iç geçirdi.

Doğru. Burada olma sebebim ailemi bulmaktı. Kendimi toplayarak ayağa kalktım ve şeye doğru biraz yaklaştım.

Nazikçe önünde eğildim. “Benim için yaptıkların ve yapacakların için teşekkür ederim. Eğer borcumu ödememin herhangi bir yolu varsa, elimden geleni ardıma koymayacağım.”

“Bir çocuk için ne kadar iyi bir terbiye. Endişelenme; senden ne bir iyilik ne de bir minnettarlık bekliyorum. Sadece kendimi eğlendirmek için bunu yapıyorum. Gel! Buraya, yamacıma, otur ve bana eşlik et. Uzun zamandır kimseyle konuşmadım.” şey güldü ve tahtının bir kısmını oturmam için işaret etti.

Komik bir görüntüyle platforma tırmandım çünkü zıplamak için mana kullanmayı unutmuştum. Tahta, şeyin yanına yerleştim.

“Ahh… kaba olduğum için bağışlayın ama bir hanımefendi gibi durmuyorsun. Size nasıl hitap etmeliyim?” şeyle göz teması kurarak sordum.

“Haklısın. Bir hanımefendiye benzemiyorum, değil mi? Neden öyle dedim acaba. Adım, Sylvia.” hafif bir kıkırdama eşliğinde yanıtladı.

Dev iblis hükümdarı benzeri canavar Sylvia dışında her şeye benziyordu ama bu düşünceyi kendime saklamam en iyisiydi.

“Yüce Sylvia, birkaç soru sormamın bir sakıncası var mı?”

“Sorabilirsin küçüğüm, gerçi hepsini cevaplayamayabilirim.”

Uyandığımdan bu yana aklımda biriken tüm soruları sıraladım. “Burası neresi? Neden burada tek başınasın? Nereden geldin? Nasıl bu kadar büyük bir yaran var?... Neden beni kurtardın?”

Sabırla sorularımı sıralamamı bekledikten sonra yanıtladı.

“Aklın çok karışmış olmalı. İlk sorunun cevabı kolay. Burası Canavar Ormanları ve Elshire Ormanı arasında kalan küçük bir bölge. Burayı kimse bilmiyor çünkü buraya yaklaşanları -ki bu pek olmuyor- buradan uzaklaştırıyorum. Sen, küçüğüm, bu bölgeye giren ilk kişisin.” kolayca açıkladı.

“Lütfen bana Art diyin! Benim adım Arthur Leywin ama herkes bana Art der! Siz de diyebilirsiniz!” iki elimle ağzımı kapatmadan önce düşünmeden konuşmuştum. Neden heyecanlı bir çocuk gibi davrandığımı anlayamadım.

“Heh heh heh… Tamam evladım, sana Art diyeceğim!” Kırmızı gözleri, diğer sorularımı yanıtlarken uzaklara daldı.

“İkinci sorunla devam edelim. Burada yalnızım çünkü benimle olacak kimsem kalmadı. Sana her şeyi anlatmanın bilgece olduğunu düşünmesem de sahip olduğum bir şeyin peşinde olan çok sayıda düşmanım olduğunu söyleyebilirim; düşmanlarımla son çarpışmam bana bu yarayı bahşetti. Nereden geldim?... çok çok uzaklardan, haha.”

Sylvia devam etmeden önce bir an durakasadı. Bu kez gözleri bana dönmüştü, sanki beni inceliyordu.

“Seni neden kurtardığımsa… ben bile bu sorunun cevabını bilmiyorum. Belki de o kadar uzun zamandır yalnız olduğumdan konuşacak birini istedim. Grubunuz haydutlarla mücadeleye başladığında seni fark ettim. Anneni kurtarmak için uçurumdan düştüğünde seni kurtarmam gerektiğini hissettim. Böylesine iyi bir çocuğun ölmesi çok yazık olurdu. Çok cesursun. Bir yetişkin bile bunu nadiren yapar.”

Kafamı salladım. “Ben de korkmuştum ve pek fazla seçeneğim yoktu. Sadece annemi ve içindeki kardeşimi kurtarmak istedim.” Kibar konuşmasından dolayı mı yoksa kocaman güçlü görüntüsünden dolayı mı bilmiyorum ama karşısında tam bir çocuğa dönmüştüm. Hayır, karşısında bir çocuktum.

“Anlıyorum… Annen hamileydi. Onları çok özlüyor olmalısın. İçin rahat olsun ailen ve grubun güvende. Nereye gittiklerini bilmiyorum. Ne yazık ki görüş alanımdan çıktılar.”

“...”

İçime serpilen sular gözyaşlarına dönüştü ve ağlamamak için çabalamak zorunda kaldım.

Güvendeler. Bu yeni hayat bana hiç deneyimlemediğim duyguları yaşatıyordu.

“Şükürler olsun. Hayat-hayattalar… iyiler…” burnumu çektim.

Sylvia’nın devasa eli uzandı ve parmağıyla alnımı hafifçe okşadı.

O günü Sylvia ile sohbet ederek, siyah renkli tadı patatese benzer yenilebilir bitkileri toplamakla geçirdim.

Geçit açmaya hazırlanırken zamanı geçirmek için her türlü şeyden sohbet ettik.

Bir noktada bana bu yaşta nasıl mana kullanabildiğimi sordu.

“İnsanlar arasında büyücülerin en erken on yaşında uyandığını sanıyordum. O zaman bile çocuk mana kullanımını kavrayamaz ve elinden pek bir şey gelmez. Ama sen mana çekirdeğini oluşturmakla kalmamış bazı yetişkin büyücülere taş çıkaracak boyutta mananı kullanacak seviyeye ulaşmışsın.”

Omzumu silkerek iltifatından onur duydum. “Ailem bir dahi gibi bir şey olduğumu söyledi. Okumam çok iyi ve kitaplardaki kelimeler ile resimlerin ne dediğini anlayabiliyorum.”

Sylvia geçidi hazırlamaya devam ederken birkaç gün daha geçti.

Bir gün pişman bir ses tonuyla açıkladı, “Bu büyünün tamamen güvenli olması için biraz zamana ihtiyacı var. Bilmediğin bir yerde kendini bulmanı istemiyorum. Tek bir uyumsuzluk bile seni yerden yüzlerce metre yükseğe ışınlayabilir. Lütfen sabırlı ol; sevdiklerini yakında görebileceksin.”

Başımı sallayarak onayladım ve hayatta olduklarını bildiğim sürece beklemeye razı olduğumu söyledim. Uçurumun tepesine tekrar tırmanmaya çalışmaktan iyiydi.

Sylvia ile sohbet edip mana çekirdeğimi geliştirerek günlerimi geçirirken birkaç şey fark etmiştim.

Sylvia gerçekten bir klişeyi düşünmeme neden oluyordu; “Kitabı kapağına göre yargılama.” Tehditkar görünüşüne zıt olarak kibar, nazik, sıcak ve sabırlıydı. Annemi anımsatıyordu çünkü ikisi de yanlış bir şey yaptığımda beni azarlıyordu. Ona bize saldıran büyücünün ve diğer haydutların ölümden beter şeyler hak ettiğini söyledim ve aniden alnıma fiske vurdu…

Nazik olsa da on metreden uzun birinin parmağıyla fiske vuruşu hafif kaçmıyordu. Takla atarak yere devrildikten sonra öfkeyle haykırdım, “Bu da neydi şimdi?”

Beni alıp zırhlı dizine oturttu. Yumuşak ama acı dolu sesiyle açıkladı, “Art. O haydutların ölmeyi hak ettiği konusunda haklı olabilirsin; hatta ben bile o büyücüyü aynı sebepten kurtarmadım. Fakat kalbinin nefret dolu düşüncelerle kararmasına izin verme. Gururla hayatını yaşamaya devam et ve sevdiklerini korumak için güçlen. İleride bu olaya benzer durumlarla, belki daha kötüleriyle, karşılaşacaksın ama sakın yas ve öfke kalbini çürütmesin. Hayatına devam et ve bu deneyimlerden ders çıkarmaya çalış ki bu yaşananlar bir daha tekrarlanmasın.”

Gözlerimi kırptım. Kötülüğün canlı kanlı örneği gibi duran birinden böylesine bir ders almak beni şaşırtmıştı. Tuhaftır ki söyledikleri aklıma kazındı ve boş bir kafa sallamasıyla karşılık verdim.

Bahsettiğim bir diğer şey ise yarasının günden güne büyüyor olmasıydı. Başta göğsünün yanında açık bir yarayla hala hayatta olmasını tuhaf bulmuştum ama zamanla bu duruma alışmıştım. Ta ki… birkaç gün önceye kadar. Kanamanın iyice yoğunlaştığını fark ettim. Sylvia başlarda eliyle gizlemeye çalışsa da yarası gittikçe daha kötü hale geliyordu.

Endişeli bakışlarımın yarasına odaklandığını fark ettiğinde bana hafifçe gülümsedi, “Endişelenme, küçüğüm. Bu yara zaman zaman kötüleşir.”

Bir gün oturmuş meditasyon yapıyordum ve kısıtlı hareket tekniklerini daha iyi bir mana kontrolü için kullanıyordum, Sylvia aniden böldü. “Art. Hareketleri yaparken mana özümsemeye çalış. En iyi ihtimalle dövüşürken, meditasyon yaparken özümsediğin mananın bir kısmını özümseyebilmen gerekir. Gerçi manayı özümsemekten daha hızlı harcıyor olacaksın ama bu şekilde mana kullanım süreni uzatabilirsin.”

Ben de tam olarak bunu düşünmüştüm. Ancak o zamanlar şu an olduğu kadar özgür hareket edemediğim için hipotezimi test etmeyi unutmuştum. Mana özümseme ve mana kullanımını iki ayrı şey olarak tutmaya o kadar alışmıştım ki bu yeni dünyanın olasılıkları hakkında düşünmeyi bırakmıştım.

“Bir deneyeyim.” kafamı salladım.

“İnsanların mana konusunda çok kısıtlı bir bakış açısı var ve halihazırda işe yarayan bir yoldan sapmakta zorlanıyorlar. Şimdi sana dediğim beceriyi iyice geliştirmelisin çünkü bu beceriyi yalnızca bedenin ve mana çekirdeğin hala toyken edinebilirsin. Mana canavarları bile bunu doğuştan yapmayı bilir ama insanlar çok geç uyandığı ve uyandıklarında da bedenleri uygun olmadığı için bu beceriyi edinemezler. Bu kadar genç olduğunu düşünürsek, yapabilmen gerekir.” Sylvia gururlu bir homurtuyla devam etti.

İtiraf etmeliyim ki pek çok teori testi gibi bu da başta son derece zordu. Bana yetimhanedeyken bizimle ilgilenen kişinin gösterdiği egzersizleri hatırlattı. İki kolunuzla farklı şeyler yapmaya çalıştığınız egzersizler… Tabii bu onlardan çok daha zordu.

Bu beceriyi elde etmek, dövüş sırasında sürekli bir mana akışını korumak anlamına geliyordu. Sylvia, ona göre, sıradışı bir büyücünün bilgiyi en etkin hızla işleyebilmesi için aklını birden fazla parçaya ayırması gerektiğinden bahsetmişti. Aklımı bölmemi söyleyen bir öğretmenim olmasa da dediğini yapmayı denedim. Herhalde bu ve önceki hayatımın toplamında bile bu kadar çok kendi bedenime takılıp düşmemişimdir.

En azından bu Sylvia’nın içten kahkahalar atmasını sağlıyordu.

İki ay gelip geçmişti. Sylvia’ya ailem ve doğduğum kasabayla ilgili hikayeler anlatarak eşlik ediyor aynı zamanda Sylvia’nın sabrı ve gayretim sayesinde teknikte gelişmeye devam ediyordum.

Sylvia tekniğin adını söylemeyi reddetti, ben de kendim isimlendirdim: Mana Rotasyonu.

Bu süre zarfında Sylvia ile yakınlaştığımı söyleyebilirdim. Bana kendi kanından bir torun gibi davranıyordu ve ben de karşılığında bu iblis hükümdarı büyükanneye bağlanmıştım. Tam olarak bu yakınlaşan ilişkimiz yüzünden olanlara göz yumamıyordum.

Beni evime götürecek geçit şekillenirken yarasının da giderek kötüleştiği çok barizdi.

“Sylvia, lütfen bana söyle, yarana ne oluyor? Neden kötüleşiyor? Daha önce böyle değildi! Arada sırada kötüleştiğini söylüyorsun ama bu belli ki bir yalan! Kendi kendine kapanmayacak, aksine daha da kötüye gidiyor!” kan kustuğu bir gece endişeyle haykırmıştım.

Bir an duraksadım, düşen jetonun sesi içimde yankılanıyordu…

Nasıl daha önce fark etmedim?

Geçidi açarken kötüleşiyordu.

Beni eve göndermek için…

Ailemle buluşabileyim diye kendi hayatını feda ediyordu.

Sylvia olan biteni fark ettiğimi anlayarak uzun bir nefes verdi. Mahcup gülümsemesiyle fısıldadı, “Art. Evet, ölüyorum. Ama eğer kendini suçlayıp buna senin sebep olduğunu düşünürsen sana kızarım. Ben zaten uzun zamandır ölüyorum. Bu ıssız mağaradan daha hızlı ayrılmama izin vererek bana iyilik yapıyorsun.”

Konuşmasını bitirir bitirmez parlak, altın rengi bir ışıltı bedenini kapladı. Kör olmamak için gözlerimi siper ettim. Sylvia’nın oturduğu yerde yaşanan biçim değişikliğine odaklanmaya çalıştım. On metreden uzun titanvari şey ondan daha büyük bir ejderhaydı. Burnundan kuyruğunun ucuna kadar parlak inci beyazı pulla kaplıydı. Gözleri lavanta rengiyle parlıyordu. Boynundan başlayıp bedenini dolaşan ve kuyruğuna uzanan kabartmalar ışıl ışıldı. Bu işaretler bana, özenle yerleştirilmiş sarmaşıklar gibi uyumla ve amaçlar doğrultusunda uzanan çok zarif, neredeyse ilahi, bir kabile desenini hatırlattı. Ejderhanın kanatları saf beyazdı. Üstelik usta bir demircinin kılıçlarını utandıracak kadar keskin ve ince tüylerle donatılmıştı.

Ejderha tam formuna kavuştuktan sonra etrafını saran altın ışık yavaşça söndü.

“Al bakalım… Şimdi daha çok Sylvia’ya benziyor muyum?” Sylvia iğneleyici bir sırıtışla bana döndü.

“Sy-Sylvia?? Ejde-Ejderha mısın?” dedim.

“Bu formda olduğum için fazla zamanımız yok. Evet, insanların deyimiyle bir ‘ejderhayım’. Ölmemin sebebi beni esir alan kişilerden kaçarken bu yarayı almış olmam. Birkaç gün önce onlardan birinin çok yaklaştığını hissettim, dolayısıyla saklanma zamanım sona eriyor. Bu formu almam onlara konumumu bildirecek bu yüzden özet geçeceğim. İlgilenmen için bunu sana veriyorum.”

Kanatlarından biri kıvrıldı ve iki yumruk büyüklüğünde parlak, gökkuşağı renkli bir taş çıkardı. Renklerin ve tonların çeşitliliği ile birlikte bu taş bir aura yayıyordu. Sanki onu tutmaya layık değilmişim gibi hissettirerek tereddüde düşmeme neden oldu.

Sylvia yanıt vermemi beklemeden devam etti, “Zamanı gelince her şey ortaya çıkacak, o zamana kadar buna sahip çık ve kimsenin sende olduğunu bilmesine izin verme. Çoğu bunun ne olduğunu bilmez ama herkes aurasının cazibesine kapılır.”

Sylvia ardından pençesiyle kanadından bir tüy kopardı ve bana uzattı. “Bununla etrafını sar, auranı gizleyecek.”

Bana söyleneni yaptıktan sonra bir zamanlar ilahi parıltı saçan taş, düz beyaz bir kayaya döndü - hoş ama sıradan.

Tüy sarılı taşı incelerken Sylvia aniden mana çekirdeğimin olduğu yere burnunu sürttü.

Geri sendeleyerek Sylvia’nın mor gözlerinin ve altın işaretlerinin ilk dönüştüğü andan daha parlak bir hal aldığını gördüm. İşaretler sönerek, kayboldu. Sylvia’nın dili çekirdeğime girdi ve mor parıltılı altın bir duman içeri sızdı.

Keskin bir çığlık ağzımdan kaçtı. Şaşkındım ve kafam karışmıştı. Gözlerimi birkaç kez kırptım. Kafasını geri çekip eskimiş tişörtümde açılan delikte bir kan lekesi bırakırken ona bakmaya devam etti. Göğsüm kanadı ama elimi o bölgede gezdirdiğimde yaraya rastlamadım.

Sylvia’nın ifadesi acı dolu, zayıf bir hal aldı; eski illüzyonundan çok daha büyük yüce bir ejderha için bile bu çok barizdi. Dikkatimi çeken şey pırıltılı mor gözlerinin sarıya dönmesi ve bedenini kaplayan güzel rünlerin kaybolmasıydı.

Ne yaptığını sorma fırsatı bulamadan bir patlama gerçekleşti.

Kafamı kaldırıp havaya uçan mağara tavanına baktım. Ardından görüş alanıma Sylvia’nın önceki formuna benzer bir figür girdi.

Simsiyah zırh ve gözleriyle uyuşan kan kırmızı pelerin. Figürün soluk gri teni arka plandaki bulutlu gökyüzüne uyuyordu. Boynuzları farklıydı. Bu şeyin boynuzları aşağı dolaşarak kulaklarının altına, çene hizasına gelmişti.

Sylvia derhal kanatlarından biriyle beni koruma altına aldı. Amacı hem düşen molozların beni korumak hem de ziyaretçimizden beni gizli tutmaktı.

“Leydi Sylvia! İnadı bırakıp teslim etmenizi öneririm. Zaten saklandıktan sonra başımıza çok fazla dert açtınız! Eğer teslim olursanız, Lord yaranızı bile iyileştirebilir.” ziyaretçimiz sabırsızca konuştu.

Konuşmasını bitirmesiyle etrafımdaki dünya dondu. Sylvia ve ben hariç her şey, soluklaşarak rengini yitirdi. Beni şaşırtan her şeyin aynı durmasıydı. Ziyaretçi, arkasındaki bulutlar ve hatta tavandan düşen molozlar bile donmuştu.

Sylvia düşmanı görmezden gelerek kanadının altına baktı. “Şimdi geçidi açacağım. Tam olarak evine açacak zamanım yoktu ama bu geçit seni etrafta insanların olduğu bir yere  götürmeli. Seni görmesine izin verme ve sakın arkana bakma.” ciddi bakışları üzerimde fısıldadı.

Sylvia’nın talimatlarını göz ardı etti ve ziyaretçinin teklifini hatırladım. “Sylvia! Söyledikleri doğru mu? Eğer teslim olursan hayatta kalabilir misin?”

“Onun süslü sözlerine kanma. Eğer seni bulursa çok kötü şeyler olur. Bana gelince oraya dönmektense ölmeyi yeğlerim.” dedi Sylvia. Sesinde öfke ve sabırsızlık vardı.

“Hayır! Burada ölmene izin vermeyeceğim. Onunla gitmeyi reddediyorsan, o halde lütfen, benimle gel!” yalvardım.

“Ne yazık ki seninle gidemem. Eğer benimle iletişim kurduğunu öğrenirlerse sonsuza kadar tehlikede olursun. Burada kalmam gerek.”

Sylvia pençesini uzatıp nazik bir dokunuşla yanaklarımı sildi. Zalim gözlerini yaşlar doldurmuştu.

“Seni neden kurtardığımı sormuştun. Doğrusu kendi açgözlülüğüm içindi. Seni biraz bile olsa kendi çocuğum olarak tutmak istedim. Bilerek geçit büyüsünü uzattım çünkü seninle daha fazla zaman geçirmek istedim. Ama büyüyü bitirecek fırsatım olmayacak gibi duruyor. Bencilliğim için üzgünüm, küçük Art, ama senden son bir isteğim var… torunum olup bir kereliğine de olsa bana büyükanne der misin?”

“HAYIIRR! Bunların hiçbiri umurumda değil! Eğer benimle gelirsen istediğin kadar söylerim! Büyükanne! Büyükanne! Yapma!... B-B-Ben… Lütfen, yalvarıyorum benimle gel. N-Ne yaptın bilmiyorum ama her şey şu anda donmuş durumda; kaçabiliriz! Lütfen büyükanne, gitme. Böyle olmaz!” Sylvia’nın pençesine tutunarak çaresizce çekiştirdim.

Onunla son anımda yüzü o kadar güzel bir gülümsemeyle ışıldadı ki bir an insan gördüm sandım.

Beni geçide itmeden önce söylediklerini zar zor anlayabildim.

“Teşekkür ederim, evladım.”