Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

82. Bölüm Ulusal Hazine, Umbra

Çevirmen: Gecekuşu / Editor: Gecekuşu

III.Kurt’ün sözlerinin ardından balo salonu neşeli bir müzikle doldu.

♪♬♩♬ !

Kraliyet müzisyenlerinin yetenekleriyle hava atacak başka yerleri olmadığından, bu şansı çok iyi değerlendiriyorlardı. Balo salonunda müziğin başlamasıyla, müzisyenler de tüm hünerlerlerini ortaya döktü. İnsanlar kendiliğinden müziğin ritmine kapılıp ortada dans etmeye başladı.

Canlı müzik, Theodore’un bile omuzlarını kıpırdatacak kadar iyiydi. Ancak, III.Kurt madalyayı teslim etmesinden sonra dahi yanından ayrılmıyordu.

‘Hmmm, tüm resmi prosedürleri tamamladık.’ Diyen Kral mor gözleriyle Theo’ya baktı. ‘Hazineyi sana vermek için hazırlanan biri var. Tanımakta zorluk çekmeyeceğin biri, o yüzden o ne diyorsa onu yap.’

‘Emredersiniz, Majesteleri.’

‘O zaman sana iyi eğlenceler. Seni bekleyenlerin arasına karış.’

Kurt sözlerini bitirdiği anda, az ötede bekleyen asiller daha da yakına geldi.

Bu ani balo davetine ülkenin dört bir yanından akıllı ve de etkileyici pek çok asil katılmıştı. Çoğu Earl Bergen’den daha güçlü ve kurnazdı. Bu yaşlı çiyanlar, Kral’ın mekandan ayrılıp Theodore’u yalnız bırakmasını bekliyorlardı. Bu sayede Theodore’a saldırabileceklerdi.

Bu an, genç büyücünün sosyal ortama ilk çıkış yaptığı andı.

‘İleride seninle güzel işler yapmak isterim, Theodore Miller.’ Diyen Kral omzunu sıvazladı ve kenara çekildi.

Bir asil ne kadar yüksek mertebede olursa olsun, Kralın gözü önünde Theo’ya fazla yaklaşmamalıydı. Onun sayesinde, kürsünün bulunduğu yer bir süreliğine sakin kalabilmişti. Bu ise, Theo gibi kargaşadan pek hoşlanmayan biri için altın fırsat sayılırdı.

Theo aceleyle kürsüden aşağı indi. ‘Pekala, ben hocama yahut Kule’den büyücülerin olduğu bir yere gideyim. Zaten kim asillerin olduğu bir baloya katılmak ister ki?’

Meltor’da büyücülerin seviyesi asillerinkiyle aynıydı. 4.halka bir büyücü kont ile eşitti. Malum ‘duvar’ sebebiyle 5.halka büyücülerin sayısında sonradan ani bir düşüş yaşandığından asillerin yüksek halkalara ulaşan büyücülere saygı duyması olağan bir durumdu.      

Ancak, Theo çıkmaya yeltenirken önünde bir grup insan engel oluşturdu.

‘Ahh, Theodore!’

‘Sizinle tanıştığıma memnun oldum, Vikont Miller!’

‘Sizinle tanışmak bir şeref!’

Vücutlarını açıkta bırakan giysiler, kulaklarından sarkan küpeler ve avize ışıklarında parlayan şık kemerleri ile önünü kesen bir grup gördü. Ayrıca rengarenk kumaşlardan oluşan kıyafetler bembeyaz tenlerini örtüyordu.

‘Ne kadar hassas!’

Onlarca asil bir anda Theodore ile muhabbete girmek niyetiyle yakınına girmişti. İpeksi tenler ve tatlı kokularla çevrelenen Theodore’un aklı başından uçup gitmişti.

‘T-Tehlikeli. Bu kadarı fazla...!’ diye geçiren Theodore kendine geldi.

Herşeye rağmen hayatında ilk kez böyle bir izdihama maruz kalmıştı. Kaldı ki, ailelerinin şanını yüceltmek için yetiştirilen bu asil kızların öldürücü cazibesi vardı. Konuşma adabı ve özellikle bir erkeğin dikkatini çekmek gibi konuları öğrenmiş olduklarından vücut dillerini de ona göre ayarlamaları onlar için çok basitti.

Theodore Miller kızların gözünde en yakışıklı koca adayıydı.

Asillerin büyük kısmı bu genç kızlardan yaşça çok büyük ve samimiyetini yitirmiş metres hayatı yaşayan kesimdi. Bundan ötürü, salondaki genç bayanlar kahraman ünvanını almış genç bir asilin tüm söylediklerine amade olmaya hazırdı.

‘Vikont Miller, benimle bir şarkıda dans eder misiniz?’ Altın rengi saçlara sahip naif bir kız zarif ellerini Theo’nun boynuna doladı. Cildinin yumuşaklığı ve sıcaklığı onu utandırmıştı.

Ne yapacağından emin olmadığı bu durumda ters bir hareketi kendisini bir hatanın içine sürükleyebilirdi. Ne yapacağını düşünürken...

‘...Bir dakika, hanımefendi? Siz kime dokunduğunuzun farkında mısınız?’ Yakınlarından bir ses geldi. ‘Üzgünüm ama bu bey benimle birlikte. Eğer inat edecekseniz, benimle tartışmaya girebilirsiniz. Umurumda da olmaz.’

Theo’nun etrafındaki kızlar bu sesten sonra adım atmaya cüret edemediler. Sesin hapsettiği baskı aşırı derecede yoğundu. Ayrıca aralarındaki rütbe farkı da bayağı büyüktü. Kızların Theo’nun etrafından pervane gibi ayrılmasıyla, sesin sahibinin kim olduğu açığa çıktı.

İşte o zaman, Veronica’nın yüzü Theo’nun görüş alanına girdi. ‘Ahh...!’

Veronica’nın bedenine yapışan siyah elbisesi bir takım yerleri açıkta bırakıyordu. Pürüzsüz teni kırmızı saçlarıyla örtülürken, başında ise transparan bir tül vardı. Açıkta kalan kolları ve göğüs dekoltesi pek tabii Theo’nun dikkatini çekmişti. Büyük bir kısmı dışarıda kalan üst bedenine kıyasla altına sol tarafında derin bir yırtmaç bulunan uzun bir etek giymişti. Kıyafeti belki ilk bakışta rüküş durabilirdi ancak Veronica’nın doğal güzelliği ile birleştiği anda ortaya bir kraliçenin görüntüsü çıkıyordu.

Genç Theodore ile güzelliklerinden emin duran kızlar Veronica’yı gördüklerinde hayranlıkla onu süzdü.

Veronica onların bu haline gülerken kızların elinden yeni kurtulan Theo’nun sağ elini yakaladı. Ardından onu kolları arasına çekip kulağına fısıldadı. ‘Peki, o zaman günün kahramanıyla bir dans etsem mi?’

Theo’nun elinin değdiği yerler sıcaktı. Bu, kendisinden değil aksine Veronica’nın yaydığı ısıdan kaynaklıydı. Hissettiği sıcaklık onu ne rahatsız ediyor ne de zorluk çıkartıyordu. Tam tersine, teninin dokusuyla kokusu Theo’yu çoktan sersemletmişti.

Theo son bir gayretle ağzını açtı. ‘Kule Üstadım, ben dans etmeyi pek bilmem.’

‘Ah, öyle mi?’ Veronica gülümsemeden hemen önce gözlerini açtı. ‘Merak etme, seni yönlendirdiğim gibi hareket edersen sorun çıkmaz.’

‘Yönlendirme?’

‘Evet, bilirsin Doğuda bir söz vardır; dövüş sanatları aynı zamanda bir danstır.’ Yüzü hala asık olan Theodore’a kehribar gözünü kırptı. ‘Sorun yok. Hey, çocuk! Bana güvenmiyor musun?’

Bu, genelde güvenilmemesi gereken kişilerin sorduğu bir soruydu.

***

Sonunda, Theo ve Veronica’nın dansı herkesin methine mazhar oldu.

Veronica tecrübeli biri olarak haklı çıkmıştı ve Theo’nun tek yapması gereken ona uyum sağlamaktı. Alkışların yarısından çoğu Veronica, kalan kısmı da Theodore içindi.

Theodore’un yüzüne avcunu değdirirken sordu. ‘Biraz hava almaya çıkalım mı?’

Theodore, Veronica’nın ona tuhaf bir gülümsemeyle işaret ettiği yöne bakarken kafası allak bullak olmuştu. Kalın perdelerin arkasında kalan balo terasına gideceklerdi. O anda, Theo’nun yüzü kırmızının bütün tonlarını yaşamıştı. ‘T-Ter-teras?’

‘Evet, istemiyor musun?’

‘Yok, öyle değil de...’

Theodore’un darmadağın olma sebebi gayet açıktı. Veronica’nın da bildiği gibi, teras bölümü balo salonunda sıcaklayanların çıkıp biraz hava aldığı bir mekanken aynı zamanda kadın ve erkeğin birlikte zaman geçireceği kuytu bir köşe de olabiliyordu. Theo sosyal alanda çok aktif biri olmasa da, en azından bu kadarını bilecek yaştaydı ve bu, onun için yüz kızartan bir teklifti.

En sonunda, Theo dışarı çıkan Veronica’yı takip etti. Veronica’nın çıplak bacağı demir korumalığın üzerinde duruyordu. Fakat gördüğü manzaranın onu ayartmakla bir ilgisi yoktu. Daha çok sanki Veronica korkuluktan kendini atacakmış gibiydi.

Theo bir şeylerin ters gittiği hissine kapılarak sordu. ‘Afedersiniz, Kule Üstadım? Nereye gidiyoruz?’

‘Ha? Ulusal hazinenin saklı olduğu yeri bulmak istemiyor musun?’

‘...Beni bu yüzden mi terasa çağırdınız?’

‘Elbette. Sen ne sand-...ahh.’

Veronica karşısındaki çakı gibi delikanlının tedirginliğinin nedenini anlayınca işaret parmağını kaldırıp alaylı konuştu. ‘Hah, biraz erken değil mi? Benim gibi birine yetişmen için birkaç sene daha büyümen lazım.’

‘Y-Yanlış anladınız!’

‘Tamam, hadi gidelim. Hazinenin yerini başkalarının bilmemesi lazım.’

Veronica, Theo’ya bahane sunacak vakit tanımadan kendini korkuluktan aşağı sallandırdı.

Ardından Theo’da terastan aşağı atladı. Bu tahmininden farklı bir deneyim olsa da ulusal hazineyi gözardı edemezdi.  O yüzden Veronica’nın kırmızı saçlarının ardından gidip Kraliyet bahçesine ulaştı.

5 dakikadan kısa bir sürede, istedikleri yere varmışlardı.

‘Burası...?’

Veronica’nın Theo’yu getirdiği yer, yerleri mermerle kaplı ve ortasında bir süs havuzunun olduğu bir Kraliyet bahçesiydi.

Theo ulusal hazinenin nerede olduğuna kafa yormadan evvel, Veronica elini havuzun taşına koyup anlatmaya başladı. ‘Hazineler genelde ambar gibi yerlerde saklanır. Ama ulusal hazineler tek bir yerde tutulamaz. Her birinin ayrı gücü olduğundan bir arada bulunmaları imkansızdır. Aynı mekanda bulundukları zaman reaksiyona girip patlayabilirler. O sebeple ulusal hazineler Kraliyet sarayının çeşitli yerlerinde gizli tutulur.’

Veronica anlattıkça, elinin değdiği su birikintisi de kaynayıp buhara dönüşmeye başladı. Tüm suyu buhara dönüştürdükten sonra, havuzun gibi meydana çıktı. Kuruyan havuz zeminine inip sol elini yere çizilen büyü halkasına koydu.

‘Kule Üstadları kendilerine taksim edilen hazinelerin yerini ezberler ve yol gösterir. Ben de bu çeşmede saklı hazineden sorumluyum. Burada saklı duranın ne olduğunu biliyorum ama açıklamasını daha sonra yapacağım.’

Veronica’nın sol elinden durdurak bilmeden akan büyü gücü, büyü halkasına dolup en sonunda halkayı kırdı. Büyü halkasının son parçası da kırıldığında havuzun ortasında duran heykel yaşil bir ışıkla parlayacaktı. Son parça kırılırken etrafa göz kamaştıran bir ışık yayıldı.

Bu, büyü gücü veya enerjiden çok farklıydı. Ellenoa’nın etrafa yaydığı hayat enerjisinin karışmadığı bir güçtü.

Az sonra, Veronica çıkan parçaları dışarı attı.

Wuoooong!

Büyü halkası ortadan kalkar kalkmaz havuza saklanan ulusal hazine de yüzünü göstermişti. Hazinenin gücü, sıradan mermerlerin yüklenebileceği bir güce benzemiyordu. İlk etapta, havuzdaki heykel bunca tahribata dayanamamış ve içeriden hasar görmüştü.

Kwajik! Zümrüt yeşili bir boncuk heykel yığınından dışarı yuvarlandı.

Görüntüsü oldukça tuhaftı.

‘...Ne?’ Theo boncuğu görünce bilinçsizce mırıldandı.

Mesafe ya da zaman olgusu bir anda kaybolmuştu ama o his de birden değişti. Boncuk sanki hem önünde hem de gün batımının ilerisindeydi. Bir yandan yumuşacık bir yandan da çekiç gibi ağırdı.

Theo bugüne kadar tüm hazineleri tanımıştı ama bunun gibi bir şeyi anlamlandıramadı. O yüzden Veronica’nın açıklamasına kulak kesildi.

‘3 numaralı ulusal hazine, Umbra.’ Zümrüt yeşili boncuğa bakarken Theo’ya yaklaştı. Yaşadığımız dünyadaki tüm materyallerden farklı bir seviyeye sahip bu tür bir hazine bizlere kalmış bir mirastır. Söylenilenlere göre Tutulma, kutsal bir ruh olarak varlığını sürdürmekte olup, zaman ve mekan kavramlarından uzaktır. Boncuğu alan kişi boncuğun özelliklerini de taşır, ama...tüm bildiğim bu. Neyse...’

Veronica, Theo’yu hafifçe ileri itti. ‘Bundan sonra, Tutulma senin. Al bakalım.’