Telepati de tamam ☺ Ellerinize sağlık
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
101. Bölüm Büyük Orman #3
Ertesi gün, hepsi tüm geceyi uykusuz geçirmiş bir halde gün doğarken Büyük Ormana girdi. İnsan ağırlığının çok üstünde olan ağaç ve çalılıkların manzarası çok güzeldi. İçeri adımlarını attıkları anda, parlayan güneş ışıkları kaybolup bir iki hüzme dışında tamamen yok olmuştu.
Ancak, tek farklılık o değildi.
‘Sağ taraftan ilerlersek daha kısa sürecek.’
‘Ah, öyle mi?’
Dün liderlik yapan Beyaz Kule Üstadının yerini, bugün Edwin ve Theo almıştı. Ormanı bilen Edwin’in dışında niye Theo da onunla birlikte sorumlu olmuştu? Bunun sebebi dün gecede saklıydı. Herkesten önce yaratıkları fark eden algılarından dolayı onu öne almışlardı. Bu yüzden Beyaz Kule Üstadı ona güvenip komutayı ona bıraktı.
‘Mitra.’
(Heeee-...Woong?)
‘Bir kez daha yardımına ihtiyacım var.’
Mitra, bu talebi bekliyormuşçasına kollarını iki yana genişçe açtı. (Hoing!)
Artık gücünü nasıl kullanacağını biliyordu, o yüzden başındaki çimler doğal olarak filizlenmeye başladı. Gizemli yeşil ışık etrafa saçılırken görüntüler Theo’nun zihnine aktarılmaya başladı. Yol sağ ve sol olarak ikiye ayrıldığından, tüm olasılıkları kontrol etti. Sol tarafın temiz olduğunu görünce sağ tarafa yöneldi.
‘Bay Edwin.’
‘Evet, kardeşim.’
‘Bu ormanda başında boynuzu olan kurtlar mı var? Eğer 3 kilometre boyunca sağdan gidersek onlarla karşılaşacağız.’
‘Boynuzlu kurtlar... Muhtemelen yıldırım boynuzlu kurtlardır.’
Edwin, kendisini defalarce kanıtlayan Theo’nun söylediklerinden zerre şüphe etmiyordu. 100 metre ileriyi göremedikleri bir ormanda, Theo’nun tespit yetenekleri oldukça kullanışlıydı. Bu sayede, bir kez bile yaratıklarla karşılaşmamış, sorunsuz bir halde Büyük Ormanda ilerlemişlerdi.
‘O halde onlardan uzak durmamız lazım. Yakamıza yapışırlarsa hiç iyi olmaz.’
‘Bize zarar verecek kadar tehlikeliler mi?’ Beyaz Kule Üstadı kulak kabarttığı sohbete sorusuyla dahil oldu.
‘Hayır, tehlikeli değiller. Büyük Ormanın derinliklerinde yaşabilen hayvanlar da sayılmazlar zaten. Yıldırım boynuzlu kurtların korkutan tarafı saldırı gücü değil, boynuzları.’
‘Boynuzları mı?’
‘Alındaki boynuzdan çıkan yıldırım, gerçek bir gök gürültüsü gibi şiddetli bir gürültüye sebep oluyor. Ardından bütün yaratıklar sese doğru koşarken, onlarda canlarını kurtarma pahasına uzaklaşıyorlar.’
Onlardan uzak kalmaları ciddi manada iyi olacaktı. Heyet bu kolay anlaşılır açıklama karşısında başını sağladı.
Büyücüler farklı alanlarda kendilerini geliştirmiş kimselerdi, ama ormanda karşılaştıkları yaratıklar konusunda en ufak fikirleri yoktu. O yüzden yüzyıllarını burada geçirmiş Edwin’in tavsiyesine uymak yapabilecekleri en güvenli davranıştı.
Bu ikilinin rehberliği sayesinde, heyet gereksiz her türlü saldırıdan uzak kalmıştı. Ancak mecbur kalıp yaratıklarla savaşmak zorunda olduklarında ise...
Piing!
Edwin’in ortalığı temizlemek için tek bir oku fırlatması yeterliydi.
Onun saldırısı, büyük yıkımla sonuçlanan fırtına okundan biraz daha farklıydı. Çok hızlı olan ok, az sonra onlarca hatta yüzlerce parçaya bölünüp yaratıkları paramparça edebiliyordu. ‘Ok yağmuru’ terimiyle gayet uyumlu bir teknikti.
Bu saldırıyla ınlarca yaratık başsız kalıp yere yığılabilirdi.
‘Şahane. Ustaca bir kudret.’ Ölü bedenleri seyreden Theo, Edwin’e içten içe hayranlık duyuyordu. Kudretli Edwin’in ona bir o kadar da kibar davranması inanılmazdı.
Trol ya da ogre olmasına bakmaksızın, okun isabet ettiği bütün canlılar ölürdü. Theodore’un büyülü okunun yanında güçsüz kalan Edwin’in okunun hızı ve yörüngesi mükemmel derecede korkutucuydu. Theo bu oku 6.hissiyle tespit etse bile, kendini koruması ya da karşılık vermesi mümkün olmazdı.
Aslında, Edwin’in durumu çok da ciddiye almaması, Büyülü oktan daha tehditkar bir oka sahip olduğunun işaretiydi.
‘...Dostça davrandığı için şanslıyım, değil mi?’
(Hoi?) Mitra soru sorar gibi ses çıkarmıştı, ama Edwin olayı kontrol altına almış ve yanına dönmüştü. Biraz önce yaratıkların dipdiri durdukları şimdi ise ıssız kalan yeri işaret edip ekledi. ‘Kardeşim, burada bir ara verelim.’
‘Burada mı?’
‘Evet. İleride çok daha güçlü yaratıklar olacak. Onlardan sizin kabiliyetleriniz olsa da, bu kadar kolay kurtulamayabiliriz. Burası, düzgünce dinlenebileceğimiz son yer.’
Theodore ikna olduktan sonra Beyaz Kule Üstadına döndü.
Orta onaylarcasına elini kaldırıp ekledi. ‘Boş bir yerde durun. 2 saat içinde yola çıkacağız, o zaman dek işlerinizi halledin. Yiyin, uyuyun, ihtiyacınız neyse giderin. Eğer boş yere kargaşa çıkartırsanız, gözünüzün yaşına bakmam.’
Büyücülerin gözleri ‘işinizi halledin.’ lafıyla parladı. Neden buraya gelmişlerdi? Büyük Ormanın sırlarını açığa çıkarmak için. Gözlerine çarpan bir şey bulduklarında geçen günlerin yorgunlupu onlar için sorun olmamıştı. Birisi kürek bulup yeri bile kazmıştı. O zarif büyücü imajını geride bırakalı çok uzun zaman olmuştu.
Edwin şaşkınlıkla onları izledi. ‘...Kardeşim, Büyücüler bugünlerde düşündüğümden daha çalışkan.’
‘Haha...’
Sylvia bile boyut cebine birkaç şişe dere suyundan koyuyordu. Masal kitaplarında tasvir edilen büyücülerle bu görüntüyü bağdaştırmak imkansızdı. Yerinden kalkmayan tek kişi Theodore’du. Onunla beraber Beyaz Kule Üstadı da sakinlikle ayakta dikiliyordu.
Orta, Theo ve Edwin’in yanına gelip konuşmaya başladı. ‘Bay Edwin, size bir soru sorabilir miyim?’
‘Sorun.’
‘Biz insanlar, elfleri ormanların bekçileri olarak tanıyoruz. Sizin için bu yaptığımız işin kaba kaçıp kaçmadığını merak ediyorum.’
‘Söylentiler yarı doğru, yarı yanlış.’
Elfler bütün gelenekler boyunca ormanların koruyucuları olarak bilinirdi. Ama aslında, onlar ormanları yakar, hayvanları acımasızca öldürür ve onlara saldıranlara karşılık verirdi.
Buna rağmen, Edwin söylentilerin yarı doğru olduğunu söylemekten çekinmemişti. ‘Ecosistemi koruyoruz ama ağaçlar, bitkiler ve hayvanlar bunun dışında kalıyor. Buralardan aldığınız örnekler buradaki devasa ormanın yanında hiçbir şey. O yüzden sizi durdurmam için bir sebebim yok.’
‘Hoh, peki saldırı büyüsüyle verdiğiniz zarar ne olacak? Ormanın yaşam gücünün bu zararı gidermeye yeterli olduğunu mu söylüyorsunuz?’
Edwin’in kaşları hareketlenmeye başladı. ‘...Sözlerinizde haksız sayılmazsınız. Ama boş yere kafanızı karıştırmanıza hiç gerek yok. Adımlarımızı hızlandırmak yerine böyle şeyler yapmamızın doğru olduğuna inanmıyorum.’
‘Bunlar elflerin değerleri sayılır. İlerleme kaydetmek için ormanın yapısını biraz dağıtmanız gerekmez mi?’
‘Asıl ormanın yapısını korumamız gerek.’
İkisinin sesi de sakindi. Ancak, Theo aradaki gerginliği gayet iyi hissedebiliyordu. Tartışma, Theo’nun anlamasının zor olduğu birkaç ıvır zıvırdan çıkmıştı. İnsanlar ve elfler...Farklı türlerin daha üst boyuta geçtiği zaman başka bir manzara görüyor olması mümkün müydü?
Theo iki üst rütbelinin arasındaki konuşmayı yalnızca dinlemeye karar verdi. O sırada Mitra göründü.
İki üst rütbeli bu ses karşısında telaşla etrafa baktı, ama bir şey hissedemedi. Etrafta yalnızca uçuşan kuşların sesi duyuluyordu. Bunu da Mitra’yla hislerini paylaşan Theo’dan başkası işitmemişti.
-Aferdisiniz, siz kimsiniz?
...Birinin sesini duymuştu. Fiziksel bir ses değil, tıpkı Obur ile yaptığı gibi zihninde yankılann bir sesti.
Ses, Mitra’yla olan bağı vasıtasıyla ona ulaşıyordu. Ellenoa’nın da bir kere böyle konuştuğunu hatırladı. Ama, Theo karşılık vermeden evvel, sesi tekrar duydu. Bu sefer farklı birinin sesiydi.
-Neden bu kadar gürültülü... Ses giderek kayboluyordu, sanki uykuya dalar gibi.
-Ne, ilginç bir şey mi oldu? Diğer ses kaliteli üretilmiş bir zil gibi yankılandı.
-Benimle boş konuşma. Sonrasında gelen ses, sanki bir yaratığın fısıltısı gibi kısıktı.
-Hayır, net duydum! Şimdi, Theo’nun ilk duyduğu sesti.
4 bilinmeyen ses Theo’nun zihnini doldurmuştu. Ardından hepsi bir anda sordu. ‘...Sen kimsin?’
Ardından, kafasındaki sesler bir anda kesilse de fazla uzun sürmedi.
-Ne?! Birisi gerçekten de sinirsel ağa mı dahil oldu?
-Kim? Kim olduğunu söyle!
-Tita! Seni kafaladığını düşünmüyorsun, değil mi?
-Hadi canım. Onun çoktan karlı bölgeye ulaşmış olması lazım.
-O zaman, az önce konuşan adam kimdi?
Theo’nun başı, zihnindeki sesler yüzünden ağrıyordu. Obur, Mitra ya da Ellenoa’yla konuştuğu zaman tecrübe etmediği bir baş ağrısıydı. Acaba böyle sohbet etmeye alışık olmadığı için olabilir miydi? Şimdilik, kafasını alt üst eden sesleri susturmak en iyi seçenekti.
Theo istemsizce alnını tutup yanıtladı. ‘Theodore Miller.’
-Theodore?
-Eh, bu ismi galiba daha önce duymuştum...?
-Tanımıyorum. O kim?
Sonunda, hafif ses tonuna sahip olan havayı yatıştırmıştı. –Ah, hatırladım! Ellenoa’yı kurtaran kişi! Yanılıyor muyum? Cevap ver!
‘Do-Doğru.’
-Afedersin, bunun için ne kadar uğraştın? O kız hala sinir sistemine girebiliyor, değil mi? Kyah, Bir insanle elf arasında onca zaman sonra doğan bir aşk! Eğer hafızam beni yanıltmıyorsa, 1500 sene olacak!
Theo ilk kez bu kadar geveze biriyle karşılaştığından, sözleri karşısında küçük dilini yutmak üzereydi. Asosyal biri olduğundan değil, ona konuşmaıs için fırsat vermediği içindi. Tek bir kişinin konuşuyor olmasına rağmen, baş ağrısı son sürat devam ediyordu.
Neyse ki, onu kurtaran ses fazla gecikmedi.
-T-Theodore! Sen nasılsın...?
‘Ah, Ellenoa!’
Onu duyduğuna o kadar sevinmişti ki, zihninde onun ismini haykırmıştı. Edwin ise Theo’yu izlerken bir anda ürkmüştü. Ancak Theo’nun onunla ilgilenecek hali yoktu. Bir yakın bir tanıdığının sesini duyan Theo, bu benzersiz olayı bir de ona sordu.
Ellenoa da şaşkın bir ses tonuyla yanıtladı. –Theodore, Ratatoskr denilen Yggdrasil sinirsel ağına giriş yaptın. Bu ağa yalnızca Arv’ların soyundan gelenler dahil olabilir.
Magnec