Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

9. Bölüm Beni Göremiyor musunuz (5)

Çevirmen: Kamiyasora / Editor: Kamiyasora

“%30… Hayır, %40’ını sana vereceğim.”

Hulk maskeli kadının cömert açıklaması sayesinde Yu Il Han tereddüt etmeden onun payını da parçalamaya başladı. Hulk maskeli kadın; Yu Il Han’ın, orağı kendi uzvuymuşçasına kullanışını ve yüksek parçalama tekniğini şaşkınlıkla izliyordu. Ama diğerleri için durum farklıydı.

“Şu kadın kesinlikle İmparatoriçe! Oldukça zayıflamış ama yıldırım toplarına bakılırsa yüzde yüz o!”

“Bugün okula geldi. O zaman o da mı bir öğrenci? Vücudunun şekline bak.”

“Sessiz ol. Eğer fazla yaklaşırsan yıldırım sana çarpabilir.”

“Ben de bunu istiyorum zaten!”

“…Ama Demir Adam kim peki?”

Ölüm saçan canavarlardan kurtulan öğrenciler gibi askerler de şaşkınca onları izliyordu. Teğmen gibi görünen lider iç çekerek rapor veriyordu. Askerler ise gizlice Hulk maskeli kadını gözlerken ona İmparatoriçe diye sesleniyor ve önünde yerlere kapanıyorlardı.

On yıllık eğitimden sonra bir günden daha kısa bir sürede asker olan adam, diğer askerlere acıdı. Ama hiçbiri Yu Il Han’ı ilgilendirmiyordu.

“Şu Demir Adam da kimdi?”

“Evet şimdi düşündüm de o saldırı tekniği neydi? Yumruğundan ışın mı çıkardı?”

“O bir balta değil miydi?”

“Aslında sadece canavarları etrafa savuruyordu, değil mi?”

Yu Il Han’ın gizlilik tekniği öyle bir noktadaydı ki gerçekliği çarpıtıyordu. Saçma sapan bütün insanlara cevabı yapıştırmak istiyordu ama kendini tuttu ve orağı salladı. Sineğin kıçından sönükçe bir ışık çıkarak gökyüzüne yükseldi.

“Bitti.”

Güzelce tam yarı yolda onu yakalayan Yu Il Han, İmparatoriçeye doğru fırlattı. Onu alan kadın kibarca başını eğdi.

“Teşekkür ederim.”

%40’lık pay çoktan İmparatoriçenin gözetiminde Yu Il Han tarafından alınmıştı. Selamlamaları ve alışverişleri bitmişti ve geriye veda etmek kalmıştı. İmparatoriçe aldıklarını, yanında getirdiği bir çantaya koyarak arkasını dönüp yürümeye başladı.

“”

Belki de üstlerinden aldığı bir emir yüzünden, teğmen kadına yaklaştı fakat daha kadına üç metre yaklaşamadan düşük bir yıldırım çarpmasıyla durduruldu.

Birilerini yaralamadan dikkatlice durdurabilen yıldırım, sadece güçte değil kontrolde de doruk noktasına ulaşmıştı. Eğer Tanrı bu sahneyi görse büyük ihtimalle ‘Evet, insanları gönderdiğimde bunu hedeflemiştim!”

Salondan bunları izleyenler birbirlerine fısıldadılar.

“Harika.”

“Acı verici görünüyor.”

“Adam, kendini çok iyi hissediyordur.”

“İmparatoriçenin yıldırımıyla vuruldu. Kendini iyi hissetmeli...”

“Ben de vurulmak isterdim…”

“Burada sadece sapıklar mı var!?”

İmparatoriçe herkesin dikkatini üstüne çekip de hızla orayı terk ettikten sonra, savaş ganimetlerini düzenleyen Yu Il Han da ayağa kalktı. Tespih böceğinin kabuğunu geçici bir tepsi olması için çıkardı. Dört masa bacağı uzun zamandır hazır bekliyordu.

İnsanlar kısa bir süre sonra ona doğru koşmaya başladılar. Bu kalabalıkta ganimetlerini taşımak çok zor olacaktı. Ama canavar ürünü malzemelerini bir kenara da fırlatamazdı.  Ne yapabilirdi?

Yu Il Han beş yaşındayken teyzesinin ‘En çok anneni mi yoksa babanı mı seviyorsun?’ sorusunu duyduğundaki gibi paniğe kapılmıştı.

Ama acısı anlamsızdı. Çünkü ilk baştaki konumuna geri dönen İmparatoriçe bütün gözleri üstüne toplamıştı ve Yu Il Han’ın üstündeki dikkat dağılmıştı.

“Vayy, şu çocuk nereye gitti?”

“Harika, bizim göremeyeceğimiz bir hıza sahip olmalı.”

“Sung Daein Bolt…!” (Üniversitenin adı ile Usain Bolt'un adının birleşimi.)

“Sung Daein Bolt!”

Evet, bunun olacağını biliyordum.

Olaylar onun istediği gibi gitmiş olsa da, Yu Il Han karışık duygularını saklayamıyordu. Özellikle de teğmenin ciddi bakışlarla ondan tarafa bakması ama onu görememesi kalbini kırıyordu.

Yüzünü asa asa, kalabalıktan sıyrılıp orayı terk etti. Annesinin yemeğini yemek istiyordu. Çantasını sınıfta bıraktığını hatırladığında çoktan tepeden inmişti.

Evine döndüğü gün (elbette çantasını almaya geri dönmüştü) Yu Il Han’ın annesi haberlerde duyduğu okula saldırı olayı yüzünden ona çok nazik davranmış, babası da bazı olaylar yüzünden korkmuş bir yüzle eve gelmişti. Bunlar üzerine Yu Il Han kapısını kilitleyip uyuyormuş süsü vererek evden ayrıldı.

Elinde, bir çanta dolusu avladığı böceklerin kabukları ve de bazı aletler vardı.

[Nereye gidiyorsun?]

“Gizli herhangi bir yere.”

Aslında, son günlerde geceleri insanlara rastlanmıyordu. Sebebi Kore’deki, özellikle de Seul’daki gerginliğin, kampüste ortaya çıkan canavarlar yüzünden doruk notasına ulaşmasıydı.

Yakınlardaki bir oyun parkına yerleşerek zırhları yere serdi.

Evet. Yu Il Han’a uyacak bir savunma malzemesi yapacaktı ve böylece artık hiçbir şey yapmadan durmayacaktı.

“Beklediğim gibi, bu zırh yapmak için yetersiz değil mi? Ayrıca, metal de değil… Ancak dizlik ve bileklik yapabilirim.”

Nasıl olursa olsun zırh yapmak istiyordu ama böcek zırhları kolayca işlenemiyordu. Metal gibi eritip işleyemezdi, demirciliktense malzemeyi kendi yapacaktı.

Ama Erta bu kadar basit bir işlem konusunda bile endişeliydi.

[Canavar ürünleriyle baş etmesi zordur. Daha dünyada bunu düzgünce yapabilecek bir işçi olmadığından düşünmeden bu işe başlamamak daha iyi.]

“Neden bahsediyorsun?”

Yu Il Han gözlüğünü takarken cevabı yapıştırdı.

“Dünyanın en iyi demircisi karşında değil mi?”

[Oh… Litaaaaa!]

Erta Lita’yı seviyor gibi görünüyor. – Yu Il Han çantasında testere çıkarıp çalışmaya başlamadan önce ilgisizce mırıldandı. Ama onun boyun eğerek kabuğu kesmesini izleyen Erta konuştu.

[Öyle bile olsa mananın olmadığı bir dünyadaydın dolayısıyla da mana işçiliğini bilmiyorsun, değil mi?] (Mana işçiliği birçok yönüyle büyüye benziyor. Bir nesnenin içine mananın yönlendirilmesine mana  işçiliği deniyor. Nesneye yerleşen mana nesnenin özelliklerini güçlendirerek aynı zamanda nesneye farklı özellikler de katabiliyor.)

“Bu da ne? Bu harika isim?”

[Mana kristalini, büyü taşı da dâhil olmak üzere, kullanarak özel bir gücü, savunma malzemesine koymaya deniyor. Başka bir değişle el işi zanaatları deniyor.]

“Öğret bana!”

Yu Il Han’ın gözleri yeni bilgi ve teknik için tutkuyla yanıyordu. Erta’yı tutup göz hizasına kaldırarak onu hipnoz etmek istercesine bağırdı.

“Öğret bana!”

[Yakınsın! Çok yakınsın! Öğreteceğim tamam yani beni başının üstüne geri koy!]

Uysal bir şekilde Erta’yı başının üstüne yerleştirdi. Erta, az kalsın onu yutacak  (fiziksel olarak) çok fazla yaklaşan Yu Il Han’ın yüzünü unutmaya çalışırken derin nefesler alarak konuştu.

[Manayı kullanarak savunma eşyaları yapmayı genellersek, sadece bedende bitmiyor. Doğruyu söylemek gerekirse, mana işçiliği demircilikten geliştirilmiştir.]

“Şuan istesem de demircilik yapamam. Öncelikle bir malzeme oluşturmak için gereken tekniği söyle bana.”

[Sana bir şey mi borçluyum?]

“Bana öğr-“

[Öğreteceğimi söyledim!]

Cennete döndüğünde Lita’ya erkeğini daha iyi yönetmesiyle ilgili vaaz verecekti!

[Gerekli malzemeler bir zırh ve büyü taşı ya da aynı özelliklerde başka mana kristalleri. Örneğin bir ejderha kalbi olabilir!]

 “Bu kadar güçlü bir şeyi örnek olarak kullanma! Kalbimi sıkıştırıyor.”

Yu Il Han yakınırken bir yandan da büyü taşını ortaya çıkardı. Erta konuşmaya devam etti.

[Öncelikle temel biçim. İlk dişliyi oluştururken büyü taşını yanına koy. Daha sonraki işlemler senkronizasyon olarak adlandırılıyor. Dişliyi bitir ve üzerine uygulamak için büyü taşını toz haline getirip onu emmesini bekle. ]

“Sonra?”

[Bu kadar! Zanaat ustası, bunu bitiş olarak adlandırabilir.]

“Daha başlamamışken ne bitişi!? Bunu işçilik olarak kabul edemem!”

Erta, Yu Il Han’ın yakınacağını bile bile devam etti.

[Elbette, bunun uygulamalı bir şekli var. Özel güç veren bir yöntem ve sadece savunma malzemesini veya silahın kapasitesini güçlendirmiyor.]

“Evet, bana bunu öğretmeliydin!”

[Ancak, bu yöntem senin için oldukça zor olmakla kalmıyor, çok fazla büyü taşı da gerektiriyor. Tabi zanaatkarın iradesi de önemli.]

“Önce söyle.”

Gerçekten de bin yıl boyunca yaşamış bir insan mıydı? İnatçı ve çok çabuk sinirlenen Yu Il Han’ın karşısında kelimelerini dikkatle seçerek konuştu.

[Senkronizasyon kısmına kadar aynı. Ama büyü taşına iradeyle yön vererek devam ediyor. Bu yönteme ‘yerine koyma’ deniyor.]

“İradeye yön vererek mi?”

[Zanaatkârın en kolayca manayı kullanma yolu. Ama öyle bile, büyü taşının iradesine yön vermek için başka bir büyü taşı gerekiyor.]

“İrade.” Yu Il Han mırıldandı.

[Eğer daha güçlü olmak için kontrol etmek istiyorsan bunu dile, eğer daha güçlü olmak istiyorsan bunu dile, eğer ateşe karşı savunma gücünün yüksek olmasını istiyorsa dile ve eğer ateş savurmak istiyorsan da bunu dile. Yeteneğin seviyesi;  büyü taşına, zanaatkarın manasına ve de zanaatkarın iradesine göre oldukça fark eder.]

Şuan ki Yu Il Han için zor olduğundan Erta buna yorarak konuşmuştu.

Büyü taşının kalitesinden, Yu Il Han’ın manasından veya Yu Il Han’ın iradesinden kaynaklanıyor olsa da en düşük seviyede değildi.

Yu Il Han da bunu bildiğinden tekrardan Erta’ya sormadı. Bunun yerine, çantadaki büyü taşlarını çıkararak çalışmaya başladı.

Bileklikler ve iki dizini de korumak için dizlikler. Rastgele kesti, taşladı, oydu, taşladı ve güçlü deri iplerle birleştirdi ve tekrar kumladı.

Basitçe bir iş  olduğu için bunu ham olarak sayabilirdi ama dizlik ve kolluklar Yu Il Han’a uyacak şekilde yapılmışlardı dolayısıyla da oldukça güzel olarak değerlendirilebilirdi.

Meleğe göre yeterince iyi değildi ama Erta’nın bir zamanlar bir canavara ait parçaların harika bir şekilde dönüştüğünü kabul etmekten başka yolu yoktu.

Savunma malzemeleri oluşturduktan sonra Yu Il Han, senkronizasyondan geçmiş büyü taşlarını toz haline getirdi ve koruyucuların her birine uyguladı.

Doğduğundan beri hiç yapmamış olduğu bir işlem olsa da, her hareketi etkili ve düzgündü. Erta’nın ona bakarken gelen  kelime ‘nazik’ti.

[Bu bildiğin bir işlem mi?]

“Hayır değil ama bunca zamandır yaptıklarımdan sonra fark ettim. Çaba, doğru hileyi bulmaktan ibaret…”

[Eğer bunu en sonda söylemeseydin oldukça havalı durabilirdi.]

Şaka yapıyormuş gibi görünse de Yu Il Han için büyük bir farkındalıktı bu. En etkili yöntemi görebilecek ve iş ne olursa olsun onu uygulayacak yeteneğe ulaşmıştı. Bu sadece çabalamak için değil; demircilik, parçalama ve dövüş sanatları için de geçerliydi.

Erta buna gülüyordu ama Yu Il Han’ın söylediği sözlerin aslında ne anlama geldiğini bilseydi, çok şaşırırdı. Bu bir tekniğe sığdırılamayacak mutlak güçtü.

[Mana İşçiliği tekniğini öğrendin.]

Temel haldeki dizlik ve bileklikler tamamlanmıştı. Erta şaşkınca bakarken mırıldandı.

[Böyle adi malzemelerden bile takımlar yapabildin… Bununla birlikte 27. seviye, hayır, 30. seviye canavarlarla karşılaşabilirsin artık. Dövüş kabiliyetini de sayarsak bu yeterli olmalı.]

“Daha bitmedi. Daha hala büyü taşlarım var.”

Gerçekten de hala kalan büyü taşları vardı. Bir tane en büyüklerinden, soya fasulyesi kadar olanlarından, dört tane de buğday boyunda olanlardan vardı.

Erta, malzemelere bakar bakmaz anladı. ‘Yerine koyma’ yöntemini deneyecekti.

[Bu imkânsız.]

“Bir deneyeceğim.”

Yu Il Han da şuan bunun mümkün olduğundan emin değildi. Bir gün bunda başarılı olacağından emindi, tabii denemeye devam ederse.

Yu Il Han şuana kadar bu şekilde başarılı olmuştu. Yalnız başına, her şeyi yapmıştı. Bu Yu Il Han’ın yaşamıydı.

Erta, Yu Il Han’ın durmaya niyetinin olmadığını görünce, omuz silkerek daha fazla karışmadı. Sebebi zaten çoktan bitmiş olan takımların hayal gücünü aşması ve birkaç tane büyü taşını boşa harcamanın güvenlik konusunda bir sorun çıkarmayacak olmasıydı.

O sırada, Yu Il Han çantadan bir şey çıkardı. Savaş ganimetlerinden kabuk olamayan tek şey, Dev Tespih Böceği’nin orağı…

[…Ne yapmaya çalışıyorsun?]

“Sadece izle.”

Bir eline buğday büyüklüğündeki büyü taşını diğer eline de sol bilekliği, orağı ve soya fasulyesi büyüklüğündeki büyü taşını aldı.

Yu Il Han’ın anlaşılmaz hareketlerine bakarken, Erta, söylediklerini anlayıp anlamadığını merak ediyordu.

Melek ne düşünmüş olursa olsun, Yu Il Han gözlerini kapatarak odaklandı.

“Büyü taşının manasının…iradesini kullanarak…!”

Buğday tanesi büyüklüğündeki büyü taşı, yavaşça ışığını kaybederek parçalanmaya başladı. Yu Il Han daha manayı çok iyi anlamamıştı, ama bu işlem manayı daha doğru bir şekilde hissetmesini sağladı. Yakaladığı bu zayıf hissi kaybedeceğinden korkarak daha da odaklandı.

‘Orak… tespih böceği gibi…!”

Buğday tanesi büyüklüğündeki büyü taşı artık tamamen kaybolmuştu. Ancak, soya fasulyesi büyüklüğünde olan; orak cevap verircesine mavi mavi parlamadan önce ışık saçmaya başlamıştı.

[…Ah, belki?]

Erta artık neler olduğunu anlamış, bunda da hayal kırıklığına uğratarak başarısız olacağını düşünmeye başlamıştı.

‘Ah, artık bilmiyorum.’

Çok küçük, Yu Il Han’ın fark edemeyeceği kadar küçük miktarda bir manayı bilekliğe gönderdi. O sırada, orakla birlikte kaybolmadan önce son bir kez daha güçlü bir şekilde parladı.

Geriye kalan tek şey sol bileklikti.

[Mana işçiliği 2. Seviyeye yükseldi.]

[Başarısız mı oldu?]

“Hayır.”

Yu Il Han kendinden emin bir şekilde cevap vererek bilekliği giyerek sıkıca bağladı. Doğru bir şekilde yerleştiğinden emin olduktan sonra yavaşça nefesini bıraktı ve yanındaki salıncaklardan birine koştu.

Hızlıca dokunmadan yanından geçti.

Ancak, salıncağın yanından hızlıca geçtiğinde salıncağa bağlı iki zincir ve de salıncak kuma gömüldü.

Yu Il Han kendini durdurarak sol kolunu kaldırdı.

[Oh.]

“Gördün, değil mi?”

Bileği tamamen kaplayan koruyucudan, 90 derecelik açıyla sert bir orak çıkmıştı. İstediğinde gizlenen ve istediğinde ortaya çıkan bir orak… Amacı buydu.

“Meşgul olacağım.”

[Biraz mana saplamış olsam da işçilik ve zanaatkarlıkta başarılı olmanı beklemiyordum. İmkanları fark ettiğine göre, evet, meşgul olacaksın.]

“Hayır, öyle değil.”

Yu Il Han malzemelerini çantasına doldurarak sırtına astı. Ve son hızla koşmaya başladı.

“Salıncağı kırdım, kaçmalıyım!”

[Tamir etme büyüsünü kullanabilir ve bu işi halledebilirim!]

Yu Il Han hala, dışlanmışlık zamanlarından kalma eşyalara zarar verme huyunu bırakamamıştı.