Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

96. Bölüm Sen, Ben, Yabancılar (14)

Çevirmen: Kamiyasora / Editor: Kamiyasora

Kaos, savaş bitene kadar devam etse güzel olurdu ama bunun da bir sınırı vardı. Ejderhalar, sayıları önemli ölçüde azaldığından daha da temkinli olmaya başlamıştı ve durumu kendi açılarından daha tarafsız bir şekilde gözden geçiriyorlardı. Sonunda, Il Han ejderhalara saldırırken zayıf noktası da açığa çıkmıştı.  

Varlık. Kendi yarattığı savaş meydanının bütün etkilerini ortaya çıkarabilmek için her yere gidiyor ve kendisi için en önemli olan yeteneği kullanamıyordu – gizlenme.

O andan itibaren bir grup ejderha stratejilerini değiştirdiler. Il Han’ın oyunlarına gelmemek için daha dikkatli davranıyor ve uzun mesafeli büyüyle saldırıyorlardı. O andan itibaren Il Han’ın yaraları artmaya başlamıştı. 

Aslında Il Han bunu yeterince yaptığını düşünmeye başlamıştı. Ejderhalar beklediğinden daha aptal olduğu için emeklerinin karşılığını yeterince almıştı!

Aralarından bazı üçüncü sınıf ejder türleri yere saplanmış sütunları, yeri ikiye bölerek ve bütün toprağı tersine çevirerek çıkarmaya çalıştılar ama Il Han onları umursamadı. Eğer zıpkın ve sütunlar üçüncü sınıflar tarafından etkisiz hale getirilebilseydi onları daha ilk etapta yapmazdı.

[Ugh, zayıf görünüşüne rağmen nasıl böyle dayanabiliyor?]

[Öncelikle onu dondurmamız lazım! Kahretsin! Neden ateş gücüyle doğmuşum ki!?]

Doğru zaman gelmişti. Zıpkınlarını yeterince kullanmıştı ve ejderhalar zıpkınla bağlanmış arkadaşlarını geride bırakarak Il Han’ı öldürme çalışmalarına başlamışlardı. Şimdi, Il Han’ın bir sonraki aşamaya geçmesi gerekiyordu.

Buna karar verir vermez Il han yeri tekmeleyerek zıpladı. Yere bağlı ejderhalar uçamayacağından uçabilen ejderhaların sayısını mümkün olduğunca azaltmak istiyordu.

[Artık umursamıyoruz! Geber!]

Hiç zarar görmemiş bir dördüncü sınıf ejderha ona doğru atıldı. Her türlü güçlendirici ve destek büyüsünü kullanırken uçan ejderhanın ihtişamı bile tek başına korkutucuydu.

Il Han çantasından pile bunkeri çıkarmadan önce arkasını kontrol etti ve ejderha yanına gelip ağzını açar açmaz pile bunkeri ateşledi!

[Kritik Vuruş!]

[Khaaaaak!]

Pile bunkerin bütün kuvvetiyle tek bir vuruşa odaklanması eşsiz olarak nitelendirilebilirdi. Bütün güçlendirici ve destek büyülerini aşarak ejderhanın dilini ve de çenesini parçaladı. Il Han ağırlığı ona aktardığında ejderha kendiliğinden düştü.

Bu sırada pile bunkerin geri tepmesi sonucu Il Han tekrar zıplamasına gerek kalmadan arkaya uçmuştu. Başka bir pile bunker çıkardı. Etrafındaki her şey nasıl olsa ejderha veya ejder türüydü.

“Huu.”

[Onu hem saldırı hem de itme gücü olarak kullanıyorsun.] (Erta)

“Hup.”

Sıradan insanlar ve hatta özel savaş yeteneği olan insanlar, yaşadıkları çevrenin hükümdarlığı altındaydılar.

Aniden havaya fırlatıldıkları zaman, ayak basacakları veya odaklanacakları bir yer olmadığından sadece panikleyebilirlerdi, aynı şey silahlar ve kılıçlarda da geçerliydi, duruma uygun yetenekleri ortaya çıkarmak oldukça zordu. Bütün bunların üzerine bir de havada çok daha üstün bir şekilde hareket etme kabiliyetine sahip canavarlarla dövüşüyorlarsa çok daha kolay yaralanabilirlerdi.

Ama Il Han, Dareu’ya geldiğinden beri sürekli olarak havada yaptığı savaşların sonucunda istediği şekilde hareket edebiliyordu, aynı zamanda da fazla düşmanla savaşırken altı yönün de bölgesel avantajlarını koruyabiliyordu.

Kanatları olmamasına rağmen sadece tekrar zıplama tekniğiyle ve de pile bunker geri tepmeleri ile yönünü değiştirebiliyordu!

[Şimdi, yakalayın onu!]

[Khwaaaaak!]

Ejderhaların bir kısmı ağızlarını açarak vahşi alevlerini Il Han’a doğru savurdular. O sırada Il Han’ın ateşe dayanıklı olduğunu fark etmeleri mantıklı olurdu ama saldırıları ateş bazlı olduğundan başka seçenekleri yoktu.

Il Han umursamaz bir şekilde kafa üstü bir şekilde, sanki bütün dünyayı kaplayacak gibi görünen ateşlere daldı. Defalarca kez yanmanın nasıl olduğunu deneyimledikten sonra buna alışmıştı.

Gözleri alevlerin arasından bile belli olacak şekilde keskince parlayarak ejderhanın ağzına baktı.

“Hup!”

Il Han alevlerin içinde tekrar zıplayarak fırladı ve pile bunkeri yukarıya bakacak şekilde tutup ejderhanın ağzına soktu.

[Kyaaaaa!]

“Bunu da ye!”

Tek bir saldırıyla bırakmak hayal kırıklığı olacağından Il Han, kocaman bir delik açılmış olan dilin üzerine birkaç bomba fırlattı. Sonra da hızla oradan uzaklaştı.

[Bu taraftan!]

[Eğer bu şansı kaçırırsak daha da fazlamız ölecek, saldırın!]

Sanki bu anı bekliyormuşçasına diğer ejderhaların hepsi büyülerini aktive etmeye başladılar. Bu durumda kendi müttefikleri olan ejderha çok acı çekecek olsa bile, kendi türlerinden onlarcasının öldüğünü gördüklerinden sadece Il Han’ı öldürmeyi düşünüyorlardı artık!

O sırada Yıkıcı Şeytan Ordusu, ya da her ne saçmalıksa, onları umursayamazlardı. Onlar için Il Han, gökyüzünü paylaşamayacakları en önemli düşmanlarıydı! Ne pahasına olursa olsun öldürmeleri gereken bir düşman!

Büyüleri için daha çok mana kullanıyorlardı, durum oldukça açıktı. Sadece üçüncü sınıf ejder türleri dost ateşlerin arasında can veriyordu.

[Yu Il Han, etrafını sardılar!]

“Kaçak bir alev tarafından vurulmamaya dikkat et.”

Kalkanlar böyle anlar için vardı. Onu sarmalaması için yüzlerce kalkan çağırdı.

Eğer milyarlarca farklı fasulyeyi birçok farklı tavada kızartsanız böyle bir ses mi çıkardı? Sayısızca ve birçok farklı çeşitte büyü katmanlarca kalkana vururken Il Han’ın kulaklarına işkence ediyordu. Yalnızca, kafasına darbe almasından daha iyi olduğunu düşünerek buna katlanabiliyordu.

Havada kalacakları zaman kısa olsa da kalkanlar tam olarak saldırılar başladığı sırada ortaya çıkmış ve işlerini harika bir şekilde yaparak çantaya geri dönmüşlerdi. Bütün saldırıları engelleyemeyeceğinden Il Han hemen Nefes ile dolu bir paket alması gerekmişti.

[‘Nefes’ içiyorsun. Sağlık anında yükselir ve dinlenme enerjisi yenilenir. Büyü biraz artar. Bütün savaş duyuları keskinleşir.]

Yüzlerce kalkan yok olduğunda ve Il Han tek parça bir şekilde ortaya çıktığında ejderhalar iyice kudurdu.

[S-seni canavar!]

[Yaşamasına izin veremeyiz. Bir hata yapıyorlar. Önceliklerini yanlış belirliyorlar. Hiçbir şey olmadan bu insanı yok etmeliyiz!]

Il Han, tepkileri üzerine kıkırdadı. En sakin ejderhaların bile panik yapmaya başladığını görünce düşmanlarıyla alay etme yeteneğinin olduğunu düşünmeye başlamıştı.

Il Han tekrar zıplayarak yeni pile bunkerini çıkarmadan hemen önce bir tanesine yaklaştı. Hala birçok silahı vardı ve onların kanlarından yaptığı alkollü içecek sağlığını sürekli onarıyordu.

“Bunu fark etmekte geciktiniz, dostlar. Pekâlâ, elinizden gelenin en iyisini yapın.”

Il Han yere indiği sırada gökyüzü çoktan kırmızıya boyanmıştı bile. Ejderhaların alevleri veya kanları yüzünden değildi – güneş batıyordu.

Il Han ölen son ejderhayı çantasına koyarak retinasında görünmek üzere birkaç bilgiyi çağırdı.

[Dördüncü sınıf öldürmek 1,000/1,000]

“Fuu, bu kolay oldu.”

[Hah, tabii.] (Erta)

[Gerçekten de başardın.] (Reta)

Erta’nın alaycı sözlerinin aksine Reta içten bir şekilde duygularını açıkladı. Il Han gülerek bir paketi daha emdi. Bu seferki Nefes değil de kan içeceğiydi.

“Nefes’in sağlığımı ve dinlenme enerjimi yenilemesi güzel ama başımı döndürüyor.”

[Bu beklenen bir yan etki.] (Erta)

Sağlığı tamamen düzelmişti ve hatta ekipmanlarını bile geçici olarak tamir etmişti. Kumsalda tek bir ejderha cesedi bile yoktu. Sadece pile bunkerlerden geriye kalanlar, hedefi olmayan zıpkınlar ve de mancınıklar görülüyordu. Batan güneşin altında donuk ışığı yansıtarak korkunç bir görüntü oluşturuyorlardı.

Çantasının gerçekten de patlamasından korkuyordu ama Erta’nın, yüz melek çağırması gerekse bile çantanın kapasitesini artıracağı sözlerine inanmayı seçti.

 Şimdi hediye paketini açma zamanıydı.

[Sınıf geliştirme görevi tamamlandı! Yanan Orakçı’yı geliştirecek misin?]

“Sonunda zamanı geldi.”

[Gerçekten de uzun zaman oldu.] (Erta)

[Sınıf gelişimi, ha. Yani sıra buna geldi. Saçma bir şekilde hızlısın.] (Erta)

Il Han ikinci sınıfa, Reta ile olan savaşı sırasında yükselmişti. O olayın üzerinden fazla zaman geçmemişi olmasına rağmen şimdi üçüncü sınıf olacaktı. Bu da Reta’yı şaşkına çevirmişti.

[Daha tam olarak hazır bile değilim ama… Yapacak başka bir şey yok!] (Reta)

Nedense sözcüklerinin devamı biraz tuhaftı. Il Han kafasını yana eğerek sordu.

“Yapacak başka bir şey yok mu?”

[Bir zamanlar benim olduğum seviyeye yükselirsen, büyümün başarılı olma olasılığı oldukça düşer.] (Reta)

Il Han’ın kaşları seğirdi. Kulağa oldukça endişe verici geliyordu.

“Büyü?”

[Evet, büyü.] (Reta)

Reta bunu söyler söylemez her şey değişti.

Il Han’ın ayak bastığı yerden başlayarak her yönden mavi ışınlar saçılmaya başladı – denizin ötesindeki küçük adalara bile. Belki de kıtanın sonu gelmişti.

 Etrafını sarmalayan mavi ışınların içindeki anlaşılmaz geometrik şekilleri gören Il Han’ın aklına geldi.

“Bu büyü biçimi mi?”

[Doğru. Bu, antik zamanlardaki imparatorun bütün kıtanın üzerine kurduğu biçim. Elf büyüsünün özü olarak da kabul edilebilecek inanılmaz bir büyü biçimi. Aynı zamanda da şu ana kadarki senin önemsiz yer değiştirmelerinde kullandığın biçim.] (Reta)

 

‘Önemsiz’ yer değiştirmeler… Il Han acı bir şekilde sordu.

“Yani başka kullanım şekilleri de var.”

[Elf imparatorunun bu biçim sayesinde sonsuz yaşamı kovaladığı, yaşlanmış eti uzaklaştırdığı ve ruhu başka bir insanın bedenine transfer ettiği söyleniyor.] (Reta)

Il Han büyünün, son patronun kullanacağı kötücül bir büyü olduğunu düşündü.

[Onun kurbanı olanlardan biri olan ben, müttefiklerimin de yardımıyla onu öldürebildim ve biçimin yeni efendisi haline geldim. Bunun mümkün olmasının tek sebebi ejderhaların imparatorlukta sebep oldukları kaostu.] (Reta)

Ama Reta bunu kullanamazdı. Ejderhaların gücü çok fazlaydı ve ruh transferini, birbirleriyle aynı ya da birbirlerine yakın seviyede olan düşmanlarının üzerinde kullanmak çok zordu.

Son anda bir ejderhanın üzerinde ruh transferini yapmıştı ve böylece de bir Kaçak haline gelmişti. Ama özel bir Ölüm Tanrısı olduğundan, kendiliğinden yok olması gereken ruhunun parçalarını toplayabilmiş ve onları vücudu ile ekipmanlarının içinde saklayabilmişti.

Sonrasında adı Yu Il Han olan ve herkesten daha da güçlü olan bir kurbanla karşılaşmıştı.

Böylece şu ana kadarki bütün kelimeleri, ejderhaların düşmanı olduğu dışındaki hepsi, yalandı!

Il Han kolunu kaldırmayı denedi ama yapamadı.

Şimdi sınıf gelişimini yalnızca iradesiyle yapmalıydı ama bunu ne kadar isterse istesin retinasında hiçbir yazı belirmedi. Bedeni onu dinlemiyordu.

[Oldukça özelsin ama krizlerle ilgili hiçbir şeyi fark etmiyorsun. Böyle kendini eğlendirirken hayatını kaybedeceğinden korkuyorum.] (Reta)

Reta soğuk bir şekilde güldü.

[Ben de bir zamanlar Ölüm Tanrısıydım; ruhların gücüyle uğraşmakta ustalaşmış biri. Bu yüzden ruhumu nesnelere aktarabiliyor ve fiziksel bir bedenim olmasa bile büyü biçimini aktive edebiliyorum. Fark etmemiş miydin? Çok fazla özgür olduğumu? Hain planlarımın olabileceğini?] (Reta)

“Sana inanmak istediğimi söylesem yalan gibi mi gelir kulağa?”

Artık konuşmak bile zordu. Bütün kıtanın üzerine kurulu olan büyü biçiminin tamamı onu bağlamaya çalışıyordu, vücudunun böyle işlevsiz hale gelmesi çok normaldi.

İnanılmaz bir güçtü. Il Han, kullandığı büyü taşlarının hepsinin kullanılmadığını ve bazılarının da enerji depolamak için kullanıldığını düşündü.

[Korkusuzca yaşam gücünün çoğunu, ruhunda gezinen benim içime koydun. Böylece düşüncelerimin ve de geriye kalan azıcık gücümün gelişmesini sağladın.

Ah, büyü biçimi seni değil de beni efendisi olarak kabul ettiğinde bir şeylerin yanlış olduğunu anlamalıydın!] (Reta)

Şimdi bunları duyunca hak veriyordu. O basit bir ruh parçasıydı. Bütün yaşam gücünü yemiş olsa bile hala ortaya çıkamayan bir düşünceydi ama büyü biçimini iradesiyle aktive edebilecek bir ustaydı da.

Sonrasında, büyü biçimini kendi iradesiyle Il Han’a karşı kullanabilirdi.

[Büyü biçimi ile ilgili tahminlerini söylerken gülmemi bastırmak çok zordu. Gelecek tahminleri? Ejderhalar ne yapacak? YANILDIN! Bu büyü biçimi, elfeler dışında kimsenin uğraşamayacağı bir şey. Bu biçim, ırkımızı refaha ulaştıracak!] (Reta)

“Ugh.”

Il Han’ı bağlayan büyü biçimi vücudunun içine çekilmeye başladı. İnanılmaz miktarda mana dayanamayacağı bir şekilde vücudunu aklını yontuyordu.

[Senin bedenini ele geçireceğim. Yıkıcı Şeytan Ordusu’na ait olan bütün ejderhaları öldüreceğim ve Günbatımı Bahçesi ile müttefik olarak Dareu’yu tekrar geliştireceğim.] (Reta)

Reta güldü. Ruhu Il Han’ın bedeninin içinde dolaştığından ruh transferi büyüsü başarılı bir şekilde aktive oldu.

Çoktan Il Han’ın duyularının kontrolünü eline aldığından Il Han’ın dudakları onun iradesi dışında yukarı doğru seğirdi.

[Lütfen artık başkalarına kolayca inanma. Ah, ruhun yok olacağından böyle bir farkındalığın senin için önemi yok.] (Reta)

[Ben bundan pek emin değilim.] (Erta)

Şu ana kadar sadece olayları izleyen Erta konuştu. Il Han’a karşı olan duyguları düşünüldüğünde bu oldukça ilginçti ama Reta o kadar coşkuluydu ki bunu fark edemedi.

Erta hala Il Han’ın başındaydı ama ifadesi hafiften gurur duyuyor gibiydi.

[Ona bunu öğretmene gerek olduğunu sanmıyorum.] (Erta)

[Ne?] (Reta)

Erta konuşurken ve Reta homurdanırken Il Han zorlukla konuştu.

“Hadi uyan.”

Fısıldar gibi konuştuğu sırada içinde uyuyan bir düşünce gözlerini açtı.

Büyü biçimi ve de yaşam gücüyle gelişen Reta’nın bile unuttuğu bir düşünce.

“Eğer uyanıksan Reta’yı ölümüne ısır.”

[Kroaaaaaaar!]

Bir anda geçmemiş olan iki ay boyunca, Il Han’ın ‘Reta giremez’ bariyerinin ardında Orochi’nin, şu ana kadar sahip olduğu bütün ejder türlerinin yaşam gücünü yemesine izin vermişti. Ve şimdi de Orochi gürültülü bir şekilde kükrüyordu.

[Orochi… Hasıl? Ba-bariyer! Çoktan, çoktan anlamıştın! Bana inanmadın! En başından itibaren!] (Reta)

“Heh.”

Il Han, Reta’nın çığlığı karşısında güldü. Bir öncekine kıyasla çok daha doğal bir gülümsemeydi.

Harekete geçen Reta değildi. Reta’nın düşünceleri Orochi tarafından ezildiği sırada Il Hna vücudunun gücünü yeniden kazanmıştı ve gülebiliyordu.

“Sonuna kadar dinlemelisin, değil mi?”

[Kruooooooo!]

İnanmayı istediği ama inanamayacağı rakibine karşı onu koruyacak son hamle sonunda ortaya çıkmıştı.