Elinize Sağlık <3
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
7. Bölüm Beni Göremiyor musunuz (3)
Odaya gelen küçük melek Erta, önceki konuşmaları görmezden gelerek kendisi ne isterse ondan konuşmaya başladı.
[İnsanlar için, gerekli bir enerji olan manayı kullanabilmek çok zordur. İnsanların başka dünyalarda on yıl geçirmesinin sebebi manayı kullanmanın gerektiği yılları deneyimlemek.]
“Ben hariç tüm insanlar.”
Yu Il Han’ın sert cevabı üzerine küçük yüzünde apaçık bir kızgınlıkla konuşmaya devam etti.
[Melek Lita, insan Yu Il Han’a yardım etmek için güçlü bir şekilde bunu savundu. Dışlanmanın tamamen haksızlık olduğunu söyleyerek, vücudunu biraz eğiten biri için, manayı bu kısa sürede kullanmasına yardım etmesi için melek görevlendirilmesini istedi.]
Lita’nın onu desteklediğini duyunca, Yu Il Han’ın göğsü sıkıştı. Birbirlerine veda edemeden ayrılmış olsalar da, o da Yu Il Han için endişeleniyor gibi görünüyordu.
[Sert şikâyetleri üzerine, isteği kabul edildi. Kendisi bizzat gelmek istese de yüksek makamdakilerin bir insan ile bir meleğin fazla yakınlaşmasından endişelenmesi sonucu ben bu göreve getirildim.]
“Demek öyle.”
Hayal kırıklığına uğramadığını söylese yalan olurdu ama aynı zamanda bunun çok şanslı bir durum olduğunu da düşünüyordu. Lita ile tanışmak için bir yüce varlık olmaya karar vermişti. Ama bu olmadan önce öylesine bir sebepten ötürü karşılaşırlarsa, boşu boşuna gaza gelmiş olmaz mıydı?
Ancak Erta, bu durumdan hoşlanmamış gibi duruyordu.
[Ama artık burada olduğuma göre, durum onun söylediğinden daha farklıymış.]
“Ne?”
[Bu nasıl biraz oluyor…? ]
Yu Il Han’ın manayı kullanmadan fiziksel durumunun geliştiğini gözden geçirirken, onun duyamayacağı bir sesle mırıldandı.
Bin yıl göze alındığında bile, vücudunun evrimleşme seviyesi inanılmazdı. Eğer güçlü mana da vücuduna eklenirse, bu insan daha ne kadar gelişebilirdi? Bu noktada meraklanmaya başlıyordu.
Eğer vücudunu bu kadar eğittiğini daha önceden bilselerdi, Erta’nın göreve atanması hiç gerçekleşmezdi. Ancak Lita’nın, cennete döner dönmez bu görevi ileri sürerken ki kararlılığı daha önce görülmemişti ve de isteği görünüşte oldukça mantıklı duruyordu. Fikir kabul edildi, hazırlıklar yapıldı ve şimşeğin fasulyeyi kızartması kadar hızlı gerçekleştirildi. Ve Erta’nın burun buruna geldiği durum buydu.
Ancak, olayların değiştirilemeyeceğinin farkındaydı. Bu göreve atanan Erta, görevi bitiremeden geri dönemezdi. Başka bir deyişle, her şey mükemmel bir biçimde Lita tarafından hazırlanmıştı. Melek olmasına rağmen öylesine sinsice bir yönteme başvurduğunu görmek… Evrendeki en saf varlıklardan olmalıydı o!
Erta tekrardan iç geçirerek güçsüz bir sesle konuştu.
[Sonuç olarak, manayı ustalıkla kullanana kadar sana yardım etmeyi düşünüyorum. Yani lütfen hızlı öğren.]
“Bana nasıl yardım edeceksin?”
[Kolay, yüce varlık olarak ben, içindeki manayı harekete geçirmek üzereyim. Onay, kontrol, kullanım; bunlar göz önüne alındığında, sıradan bir insandan on kat daha hızlı kavrayabilirsin.]
Geçmişte, vücudunda tek bir parça bile mana olmadan, Lita’nın bin yıl boyunca bunu üstelemesi imkânsızdı Ama artık Büyük Değişim olduğuna göre bir yıl yeterliydi. Gerçi bu Erta’nın hesabıydı.
Yu Il Han, mana hakkında da hiçbir şey bilmiyordu dolayısıyla Erta’nın sözlerini sadece başıyla onaylayabildi. Erta ne söylerse söylesin kabul etmeliydi.
Konuşmaları bittiğinde, Erta uçarak onun başının üzerine yerleşti. Ne yapıyorsun? – kafasını sallayarak konuştu. Ancak Erta yerinden oynamadı bile.
[Beni diğer insanların gözlerinden gizleyen bir büyünün etkisindeyim yani benim için endişelenmene gerek yok.]
“….Yani hep başımın üstünde oturmaya devam mı edeceksin?”
[Evet öyle.]
Bu iyi değildi. Çoğunlukla 1.7 terabayt değerinde olan hard diskindeki hazine (Ve yıllar boyunca toplamış oldukları da) şuan zor bir durumdaydı. Lita bile bütün gün boyunca ona yapışmamıştı. Ama böle bir tuzağa yakalanacağını düşünmemişti!
[Senin gibi düşük bir varlığın ne yaptığı beni ilgilendirmiyor. Yani endişelenmene gerek yok.]
“Aklımı mı okudun?”
O anda Yu Il Han ciddi ciddi meleği reddetmeyi düşündü ama manasını bir yılda geliştirme fırsatını kaçıramazdı.
Evet, bir yıl. Bir yıl boyunca dayanması gerekiyordu. İçi kan ağlasa da gerçeği kabul etti.
[Gerçekten de break dans, göbek dansı veya Dance Dance Revolution (Bir oyun) yapsan bile umurumda değil.]
“Ben umursuyorum! Ve sonuncusunun ne olduğunu biliyorsun, değil mi?”
İnsanların geri dönüşünün ikinci günü, Kore sabahı dünyanın değişimi karşısında endişe ve değişen toplum için küçük beklentilerle karışmıştı. Dışarıdan bakıldığında oldukça heyecanlıydı. Yu Il Han’ın, Erta kafasında olduğu halde dışarı çıktığında gördüğü insanlar böyleydi işte.
Yürürken, görüş alanlarını silahlarıyla güven altına alan, devletle ortaklık kuran askerleri görmezden gelebilirdiniz.
“Siktir! Düne kadar yanımda bir kadınla içiyordum!”
“Ama dağdaki tırmanışçılardan daha iyidir, Efendim…. Canavarların çoktan ortaya çıktığını duydum.
“Eğer canavarları öldürürsem en azından seviye atlayabilirim. Gök gürültüsü kılıcımı hemen bulmam lazım!”
“Onbaşı Seo, bütün alay Guundia’da son ana kadar bir yetenek kazanamadığınızı biliyor…”
Yu Il Han, daha sonra gelecekte böyle bir şeyle karşılaşabilme ihtimalinin umutsuzluğuyla nefes vererek aceleyle üniversiteye doğru yola çıktı. Yavaş yürüdüğünü sanıyordu ama bir arabanın götürme süresinde okula varmıştı, erkenden. Bu ona bile komik gelmişti.
Sungkyunkwan Üniversitesi’nin insan bilimleri kampüsüne gitti.
Şehrin içinde yapılmış inşasına yaraşır şekilde, bir tepenin üstüne inşa edilmişti. Öyle ki kullanabilecekleri yeri olabildiğince etkili kullanmaları sayesinde öğrenciler burasının bir kent mi yoksa tırmanış yeri mi olduğunu merak ediyorlardı.
Elbette bu kadar bir mesafe şuan ki Yu Il Han için hiçbir şeydi.
Kampüs insanlarla doluydu. Birçoğu öğrenci olduğundan, başlarına nasıl bir felaketin geleceğindense gelecekte onları bekleyen şey hakkında olumlu düşünmeye daha yatkındılar. Ve çoğu da Yu Il Han’ın ne olduğunu bilmediği konular hakkında konuşuyordu.
“Bir yetenek kazandın mı?”
“Peki ya sen? Nasılsa bir tane yapmayı becerebildim ben.”
“Fuu. Ben iki tane.”
Yu Il Han kısık sesle Erta’ya sordu.
“Yetenek kazanmak ne demek?”
[Biraz mana ve önemsiz kayıtları kullanarak dövüşte kullanmak için bir şey oluşturabilmek demek. Yüce bir varlık olarak benim gözümde onların böbürlendiği bütün yeteneklerini bir araya getirsen, senin gizlenmenin yanında sönük kalır.]
“Gizlenme, benim istediğim bir teknik değil…!”
Birisi isteğe bağlı olarak teknik öğrenebilir miydi? Her neyse, bu onun dün öğrendiği bir şey değildi. Yu Il Han kulak kabartarak yürümeye devam etti. Yeni bir dürtü, yeni bir bilgi. Bunlar hep onun sevdiği şeylerdi.
Her neyse, sonuç.
“Sonuç olarak kim kraliçe?”
“Kimse bilmiyor. Bu mantıklı mı? O sadece, Sung U’nun on yıl boyunca adı Lanpas’da anılan adamlarından değil mi? Ve biz bilmiyoruz.
“Ama bir canavar ortaya çıksa haberimiz olmaz mıydı?”
“Bilmem belki yine bir maske giyer.”
Başka bir dünyada kendi üniversitesinde, herkese yüce güçler gösterip ‘Kraliçe’ diye anılan bir kadın olduğunu öğrendi ve…
“Zindanlar ne zaman ortaya çıkar?”
“Ortaya çıksalar bile oraya girmezdin bence. Orası için seviye şartı var. Hangi seviyedesin?
“7. Seviye.”
“Ben 4. Seviyedeyim.”
“Huu.”
“Kahretsin…”
Başka dünyalarda zindan diye bilinen yerlerin olduğunu ve girmek için yüksek seviyelerde olunması gerektiğini öğrendi. Onun dışında, bulabileceği başka bilgi yoktu. Zindanlarla ilgili bildiği bir şey de ucunda ödül vardı.
Zindan… İnsanın yüreğini sıkıştıran bir kelimeydi.
Dersin olduğu sınıfa gittiğinde çoktan birçok insan vardı. Başka bir dünyada on yıl geçirdikten sonra hala okula geldiklerini düşünmek… Onlar da bir ihtimal Yu Il Han gibi sıradan hayatı mı özlemişlerdi?
Bir duygu seline kapıldığı sırada, sınıfa baktı ama tanıdığı kimse yoktu. Bu önemsiz olsa da bunca zamandır üzgün olmasının sebebi bu muydu? Boş bir yer bulup oturan Yu Il Han biri duyar korkusuyla sorularını yazarak Erta’ya sordu.
“Bir zindan tam olarak nedir?”
Ve biraz yukarı kaldırdığında Erta fark edip konuştu.
[Bir tuzak.]
“Tuzak mı?”
Hiç beklemediği bir cevap alan Yu Il Han bağırmıştı. Ancak gizlenmesi oldukça inanılmazdı ve o yükseklikte bir ses etrafındakiler tarafından duyulmamıştı. Ne kadar üzücü…
Tanrı tarafından kurulan bir tuzak. Canavarları çekecek yemler ortaya koyarak onları çekiyor ve hapsediyor. Toplanan canavarlar orada tutsak haline geliyor. Canavarların aksine yeterli nitelikleri taşıyan insanlar oralara istedikleri gibi girip çıkabiliyor ve daha güvenli bir şekilde avlanıyorlar.]
“Tanrı tarafından insanlara karşı bir başka nezaket, hah… Ama oraya kapatıldıklarında sonları gelmiş olmaz mı? Orayı yalnız başına terk edebilirsin, değil mi?”
[Zindan belirli bir süre geçtikten sonra doğal olarak yok olur. Dolayısıyla onların önceden icabına bakılmalı. Her şeyden öte, tuzaklara yakalanmayan veya zindanları yıkabilen birçok canavar var. Birçoğu da zindan kılığına girebilir. Dolayısıyla dikkatsizlik yasak.]
Yu Il Han ve Erta konuşurken, profesör geldi ve ders başladı. Ancak, profesörün ders öğretmek istemediği ve öğrencilerin de düzgünce dinlemediği ortadaydı. Bu derste çok uzun zaman önce ustalaşan Yu Il Han biraz hayal kırıklığına uğramıştı.
“Hepiniz, değişen topluma ayak uydurmalısınız. Hâlihazırda Birleşmiş Milletler gereksiz mana kullanımı yasaklamayı ve seviye atlamada bir düzen kurulmasını önderdiler bile. Amerika ve Çin gibi güçlü ülkeler, değişen çevreye manadan ortaya çıkan canavarlara uyum sağlamaya odaklanmış durumdalar. Kore’nin oynayacağı role göre birçok endüstri çökebilir ve birçok başka endüstri yükselebilir.”
Elli dakikalık ders boyunca, kibirli bir şekilde nasıl herkesin bunlar üzerinde düşünebileceğini belirtip durdu. Bunun sayesinde Yu Il Han, yüzyıllarca süren yalnızlığını anında unutup ciddiyetle dersin bitmesini bekledi. Daha en başında üniversiteye gidip gitmemesi gerektiğini sorgulamıştı.
Gelecekteki hayatında, üniversite diploması ne kadar önemliydi? Sadece kafasını salladı. Daha yeni, ailesinin o mana kullanamadığı için ne kadar endişeli olduğunu hatırladı.
Eğer mana kullanabilir hale gelirse, herkesin onu görmezden geldiği bu okula gitmeyi bırakabilirdi. Kötü olan toplam ve üniversiteydi! Erta tam o sırada ne düşündüğünü tahmin etmiş gibi konuştu.
[Mana çalışmalarının etkili olması, nerede olduğuna veya ne yaptığına bağlı olarak değişmez. Hayır, bir tane var aslında.]
‘Ne?’
[Canavar avlamak.]
‘Tehlikeli şeyleri sevmiyorum.’
Mana bile kullanamazken Erta ona canavarlarla dövüşmesi gerektiğini mi söylüyordu? Yu Il Han bunun bir saçmalık olduğunu düşünerek reddetse de Erta böyle bir tepkinin geleceğini beklermişçesine konuştu.
[Tıpkı dünyadaki insanların düşük seviyeli olması gibi, daha sonra ortaya çıkacak canavar ve zindanlar da düşük seviyeli olacak. Bunun sebebi daha manayla yeni karşılaşmaları. Güçlü olanlar veya doğal afetlerden koloniler bulunabilir. Ama sonuçta bu özel bir durum ve önceden fark edilip önlem alınabilir.]
‘Hımm. Bu doğru ama…’
[Şimdi canavarların çoğunluğu zayıf olduğuna göre uzun vadede, deneyim kazanıp manaya hızla ayak uydurmak daha avantajlı.]
Yu Il Han tehlikeli şeylerden nefret ederdi. Yıllarca kendini eğitmek, sonuçta Büyük Değişim geldiğinde anlamsızca ölmemek içindi. Ancak belki de o kadar uzun süre yaşamak bir yan etki olarak, hiç tehlike olmadığını bildiğinde cesurca ve tereddüt etmeden hareket edebiliyordu.
Bütün dünyayı dolaşıp kütüphaneleri fethetmesi ve Moby Dick’teki bir sahneyi canlandırmak için denize açılması buna örnek olarak verilebilirdi.
O sırada, doğruyu söylemek gerekirse, bunun gerekli olduğunu düşünmüştü. Bu, eğitim alanından çok eğlence alanına dâhil gibiydi. Bilinç dışı olarak, geçen yıllar boyunca akıl sağlığını korumaya çalışmıştı.
‘…İyi. Bir deneyeceğim, o zaman.’
Aynıydı. Bunun tehlikeli olmadığını ve gelecekte hayatta kalması için gerekli olduğunu dair kendine telkin etti. Harekete geçmeye karşı olan kararlılığını, hiç tereddüt etmeden göstermişti. Erta beklediği an gelmiş gibi konuştu.
[Seviye gerektirdiğinden zindanlara giremezsin. Dolayısıyla canavarları dışarıda avlayacaksın. Şuan ki seviyen düşünüldüğünde, 25. Seviyedeki canavarları avlayabilirsin sanırım.]
‘…Ben hala 1. seviyeyim, biliyorsun değil mi? Mana kullanamıyorum biliyorsun, değil mi?’
[Tersine, canavar gibi bir vücudun var. Bunu düzgün bir savunma silahın olmadığı halde söylüyorum. Eğer olsaydı daha yüksek seviyedekileri bile avlayabilirdin.]
Asıl sorun böyle canavarlar bulmaktı.
[Fuu. Ben yüce bir varlığım. Senden daha hızlı kaçabilmek için… hayır yani gelişimine yardım edebilmek için sana canavar bulmada yardım edebilirim.]
“Nasıl?”
[Eğer yakınlarda bir canavar varsa onu hissedebilirim.]
“…”
Sonunda, Yu Il Han’ın seçtiği yöntem yine internetti. Doğrusu fazla bir beklentisi yoktu. Ders biter bitmez Erta ile gitmeyi planlamıştı.
Her neyse.
[Siktir. Binalardaki insanlar artık dışarıya adım atamayacak. ]
[Kim yalan söyledi? Dışarısı cehennem gibi.]
[İçerisi de cehennem gibi. Binanın çöktüğünü görmüyor musun?]
[Doğduğumdan beri askerlerin silah kullandıklarını ilk defa görüyorum. Kahretsin. Asker dostlar çok havalı.]
[Evet, yakında onlara ateş edebileceksin. ^^]
[Seviye atlamaya başlamadan önce, silahları yasallaştırmamız gerekmez mi?]
Bir topluluk sayfasındaki makalelerde olaylar biraz abartılmış gibiydi. Yu Il Han bu makalelerden birine tıkladı. Ekrana bir resim geldi.
Bir boğa kadar büyümüş bir avcı köpeği, şiddetle çarpılmış bir yüzle insanlara saldırıyordu.
Gerçek olarak kabul etmek çok zor olsa da, bu resim bir bilgisayar grafiği olamayacak kadar gerçekçiydi.
Yu Il Han kafasını kaldırdı. Ders durmuştu ve profesör de olmak üzere herkes kendilerini pencereye atmış meydana bakıyorlardı.
Ayağa kalkıp onlara yaklaştı. Kimse ona dikkat etmezken pencereden dar, çimenlik alana baktı.
Oradaydılar.
İnsanların yanlarında küçücük kaldığı, böcek canavarlar…
Magnec