Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

6. Bölüm Beni Göremiyor musunuz (2)

Çevirmen: Kamiyasora / Editor: Kamiyasora

Yu Il Han susmuştu. Büyük bir şaşkınlık yaşıyordu.

Lita ‘zümre’ kelimesinden bahsettiğinde, insan güçlerinin seviyelerle ölçüleceğini tahmin etmişti. Ve bu yüzden de, kimsenin fark edemeyeceği oyunlardaki gibi bir bilgi penceresinin ortaya çıkmasında bir sorun yoktu.

Canavarımsı zümrelerde de bir sorun yoktu. Çalışmalarının karşılığı, gözler önündeydi ve bu onu sadece mutlu edebilirdi.

Dağıtılmış bonus zümre de bir sorun değildi. Bu, istediği istatistikleri yükseltebileceği bir oyun değildi. Ayrıca bu yolla büyü gücünü de artıramayacağını düşünüyordu.

Evet, bunlar problem değildi.

Sorun yeteneklerin adıydı. Gizlenme üzerine çalıştığını hatırlamıyordu ve başlık bilgisinin tek amacı Yu Il Han ile dalga geçmek gibi görünüyordu!

Gizlenme pasif de ne demek? Yani bu benim gizlendiğim anlamına mı geliyor? Hayatım gizlendi mi? Uzaya gitsem bile yalnız mı olacağım!?

İçinde daha önce hayatında hiç tatmadığı kadar vahşi bir öfke kabarmaya başlamıştı. O an, Lita ile buluşmak için yüce varlık olmanın dışında bir amaç kazandı. Akashik Kayıtları, insanların bütün geçmiş yaşamlarının tutulduğu ruhani kayıtları, yenmek!

Eğer sorgulayacağı bir şey varsa o da, pasif yetenekti. Dünyadaki Akashik Kayıtların tanımını düşündüğünde, bir insanın yeteneğini tam olarak kaydetmemesi inanılmaz bir durumdu.

Kayıtlar, hata yapan insanlara benzemiyordu ve evrenseldi! Hata yapmak, kayıtların doğası ve itibarı düşünüldüğünde söz konusu bile olamazdı. Tanrı gibi…

Bu nasıl tanımlanamazdı? Yu Il Han evine dönene kadar bunu düşündü ve bir hipotez oluşturabildi.

‘Şu anda benim fiziksel durumum ve gizlenme tekniğim ortaya çıktı yani kaydedilebilir. Ancak, geçmişte öğrendiğim hiçbir şeyin kaydı tutulmamış olabilir. Bütün eğitimimi dünyada zaman durduğu sırada yaptım. Dahası, bu Akashik Kayıtların dünyayla iletişim kurmasından önce gerçekleşmişti.’

Yu Il Han’ın hipotezini doğru varsayarsak, Tanrı’nın gücüyle zaman durduktan sonra, yaptığı hiçbir şey Akashik Kayıtlara girmemiş olabilirdi. Yu Il Han emin olamasa da bu gerçekti.

‘Eğer harekete geçersem anlayacağım.’

Yu Il Han birden ortaya çıkan birkaç satır yazıdansa, çok çalıştığı günlere daha çok güveniyordu. Yetenek zümresinde tanımlanmaması, mızrağını kullanamayacak demek değildi. Dolayısıyla durumun onunla bir ilgisi de yoktu.

Evinin giriş kapısını açarak içeri girdi. Basitçe duş aldıktan sonra pasif yeteneklerin nasıl ortaya çıktığına bakmayı planlıyordu.

Ama bir an sonra, görüş alanına bir insan girdi.

“Ah.”

Sadece aptalca bir ses çıkarabilmişti. Ne kadar aptalca davrandığını yeni anlamıştı.

Nasıl da bu kadar önemli bir bilgiyi unutabilmişti? Nasıl çok sevdiği ailesini hatırlayamamıştı?

“Il Han.”

Annesi gözlerinin önünde duruyordu.

Uzun süre ayrı kalmış olsalar da, tamamen yabancı gibi hissetse de, resimlere baktığında gördüğü kişileri tanıyamasa da, onu gördüğünde fark etti. Orta yaşlı bir kadın gözlerinin önünde ağlıyordu.

Bu beyniyle değil kalbiyle hatırlayabileceği bir şeydi.

“Anne.”

Uzun zamandan sonra ilk defa bu kelimeyi sesli söyleyerek annesine sarıldı.

Geçen onca yıl bir hiçmiş de o küçük bir çocukmuş gibi ağladı. Annesi de onunla birlikte ağlıyordu. Babası gelene kadar bu şekilde ağladılar.

İki göz iki çeşme ağladıktan sonra karınları acıkmıştı. Annesi, Kim Ye Seul yemek yapmaya başladığında tıpkı eskisi gibi görünüyordu.

Bin yıldır Lita’nın yemek sağladığı Yu Il Han, (kendisi bilmiyordu gerçi) Lita’yı hiç yemek yaparken görmemişti. Sadece annesini öyle görmek bile onu duygulandırmıştı.

Pilav hazır olduktan sonra yükselen iştah açıcı koku, bıçak ve tavanın ısınma sesleri, onun için ayrı bir güzeldi.

“Yemek için teşekkürler!”

Evdeki malzemelerin kullanıldığı yemek oldukça sakindi. Biraz da başka dünyadan öğrenmiş olduğu yemeklerden vardı.

Ancak yemek Yu Il Han için huzurlu geçmedi. Sebebi anne babasının gönderildikleri dünyalar hakkında konuşmasıydı.

“Sen nereye gönderildin oğlum? Ben yakınlardaki insanlarla birlikte Ya-umin denilen bir yere gönderildim.”

“İsimsiz bir yere.”

Onları, dünyada bırakıldığını söyleyerek endişelendirmek istemiyordu. Neyse ki, kasları mutasyon sonucu küçülmüşlerdi, yani dışarıdan bakıldığında geride bırakılmadan önceki zamanla pek bir farkı yoktu. Sadece dış görünüşüyle sırrının ortaya çıkmayacağından emindi.

“Heishia, eğer pirinç olmadığını görmezden gelirseniz mükemmel bir dünyaydı. Ayrıca manayla uğraşmak mıdır nedir oldukça zordu. Alışsam bile, babanın canavarlarla başa çıkması imkânsız.”

Yu Il Han’ın babası Yu Yong Han on yıldır ilk pirincini yerken yakınıyordu. Kim Ye Seul da ona katıldı.

“Ben de onu diyorum. Yeni doğmuş bebekleri, yaşlıları ve hatta hamileleri getirip onlara acı çektirdiler. Onların on yıl boyunca acı çekmesini izlemek çok acınasıydı. Sadece genç ve güçlü kişileri alsalardı daha iyi olurdu.”

“Bunu yaparlarsa dengenin bozulacağını söylediler. Bu, en etkili yolun bu olduğu ve başka bir yolun kullanılamayacağı anlamına geliyor.”

“Pardon?”

Ailesi, Lita’dan duyduğu gerçeği ağzından kaçıran Yu Il Han’a bakıyorlardı. Yu Il Han daha sonradan anladı.

Şuana kadar hayatında yalan söylemesi gereken fazla durum olmamıştı. Ama başkalarından farklı bir hayat yaşadığı düşünülürse, artık saklaması gereken birçok şey olacaktı. Şimdilik aklına gelen ilk şeyi söyleme huyunu düzeltmeliydi.

“H- Hayır. Ben sadece durumun böyle olduğunu düşünüyorum.”

“Denge? Etkili? Canları cehenneme! İnsanları nasıl on yıl boyunca evlerinden ayırıp başka bir yere götürdüklerini ve acı çektirdiklerini düşündüğümde, dişimi sıkıp bekledim!”

“Yani, kalbini rahatlatmak için dişini sıktın, öyle mi? Dişini sıktığını her duyuşumda ben de dişimi sıkıyorum çünkü beni sinir ediyor.”

Onlara diş implantı hediye edeceği günlerin gelmemesini dilerken Yu Il Han yemeğini bitirdi. Ama ailesinin dikkatini ona yoğunlaştırdığını fark etti.

“Peki ya sen oğlum? Eğer manayı kontrol edebilirsen canavarları yenebilirsin, değil mi? Etraftaki kadınlarla konuştuğumda canavarları güzelce yenebilenler iyi para kazanacaklarmış.”

“Tabii ki de verirler. Böyle yeteneği olan fazla kişi yok, değil mi? Canavar ya da her ne haltsalar, tehlikeliler. Yani eğer birisi onları öldürmek istediğini söylerse, ülke onlarla ilgilenmez mi?”

“Neden bahsediyorsun sen? Devletin parası mı? Öyle değil, onların cesetleri daha çok para ediyor.”

Ailesinin, sadece romanlarda bulunabilecek fantastik konular hakkında konuştuklarını görmek, Yu Il Han için çok tuhaftı. Dışlanmışlık hissi oldukça fazlaydı ve bu hayat hakkında düşünmeye başlamıştı.

İnsanlık geri dönmüş olsa da, hala yalnızım. – Kendi hayatından çok da farklı olmadığını düşündüğünde üzüntüsü biraz olsun hafifledi.

Ama ailemden daha fazla durumun farkında olmalıyım! – Bunu düşününce kendini daha da boş hissetti ve orada durdu.

“Manayı kullanamıyorum.”

Ve gerçeği itiraf etti.

“Evet. O yüzden de iyice çalışalım oğlum.”

“Biliyordum. Genlere karşı olan savaşı kazanamazsın, ha?”

Ailesi bunu çok çabuk kabul etmişti ve bu da neşesini kaçırmıştı. Ancak, bu mantıksız değildi. Ailesine göre o; bütün gün eve kapanıp oyun oynayan, ders çalışan veya kitap okuyan biriydi ve antrenmandan nefret ediyordu.

Onlara göre, oğullarının bir anda vücudundaki manayı kullanarak, canavarları yakalayacağını söylemesine inanmak zordu. Yalnızca bekledikleri cevabı alabilmek için sorulmuş bir ‘ya öyleyse’ sorusuydu bu.

“Sadece devletin duyurularını dinleyin. Görünüşe göre dokuz haberlerinde açıklanacakmış.”

“Onlara güvenilmez. Ya yakınlarda bir canavar ortaya çıkarsa? Yüksek seviye teknikleri kullanabilenlerin olduğu bir yere mi taşınsak?”

“Bir sorun olmaz. Ama sen bir süre işe gitme.”

“Nasıl yapabilirim? Şirket şimdiden onlarca kez çağrı bıraktı. Yolda ölsem bile gitmek zorundayım.”

“Hey, böyle uğursuz şeyler söyleme!”

Ailesi mutlu mutlu sohbet ediyordu. Ayrı geçirilen zaman, özlemlerini arttırmış ve onları birbirine daha da yaklaştırmıştı. Aslında Yu Il Han tam ters bir etki bekliyordu bu yüzden de mutluydu.

Oturma odasında televizyon izlemekten vazgeçip kendi odasına gitti. Bir yandan da gelecek yıl bu zamanlar küçük bir kardeşinin olabileceğini düşünüyordu. İnternetten şuan ki durumla ilgili bilgiler araştırmaya karar verdi.

Ancak, annesiyle ilk kez karşılaşmasındaki kadar büyük bir şok yaşadı.

“…Neden bu burada?”

Bu Tanrı’nın bir şakası mıydı? Ya da Lita’nın isteği farklı bir şekilde mi anlaşılmıştı.

Şaheseri olan çelik mızrak, kuru kıyafetlere sarılı bir şekilde odanın ortasında duruyordu.

Yu Il Han bunu görür görmez odasının kapısını kilitledi. Annesi, oğlunun odasında bir silahın olduğunu görseydi şaşırırdı, değil mi?

“Neden bu geride kaldı?”

Onun etkisiyle değişen her şeyin, dünya ilk başta durduğu zamana geri döndüğünde eski haline dönmesi gerekmiyor muydu? Söz konusu, vücudunun ve ruhunun çabalarıyla yaptığı mızrak bile olsa, bir ayrımcılık yapılmamalıydı.

Ama neden? Bunu bulmanın bir yolu yoktu. Tanrı, sadece zümre bonusunun verilmesine acıyıp bir de bunu mu vermişti? Lita’nın kılıcın kalmasını isterken ki hali ters etkiye mi sebep olmuştu?

Her ne olursa olsun, sevinilecek bir şeydi. Yakın gelecekte bir mızrak yapmayı düşünüyordu bu yüzden de Tanrı’nın onu bu dertten kurtarmasına memnundu.

Yu Il Han ilk olarak onu dolabına saklamak için eline aldı. Ama tam o sırada, daha önce gördüğü zümredeki gibi gözlerinin önünde yeşil yazılar belirdi.

[Yu Il Han’ın çelik mızrağı]

[Rütbe – Eşsiz]

[Saldırı Gücü – 800]

[Dayanıklılık – 500/500]

[Bir insanın oluşturduğu, mana kullanmadan sadece teknikle yapılan mızrağın mucizesi. Sertliği ve gücü, orta sınıf bir canavarın kemiğiyle kıyaslanabilir.]

“800 saldırı gücünün yüksek olup olmadığını nasıl bileyim?”

Ancak Akashik Kayıtlardaki tanıma baktığında, yeni bir malzemeye sahip olana kadar bunun işe yarayacağını düşünerek dolaba koydu. Söz konusu mana ve zümre olduğu için bir tane envanter listesi görmeyi bekliyordu, biraz hayal kırıklığına uğramıştı.

“O zaman başlamalı mıyım?”

İnsanların geri dönüşü ve Büyük Değişim’in aynı zamanda olması zaten beklediği bir şeydi. İnsanlar sayısızca farklı dünyalara dağılmıştı ama artık dönmüşlerdi. Değişen zamana uyum sağlamak için işbirliği yapmalılardı. İnsanlar, sayısızca bilgiyi farklı yollardan anlatıyor olmalıydı.

Bun yolların arasından, Yu Il Han interneti seçti. Bunun sebebi, en kolay ulaşılabilen, büyük ve onun en çok alışkın olduğu kaynak olmasıydı.

‘Yeni bir yazı var.’

Yu Il Han, gözleri parlayarak dizüstü bilgisayarının başına geçti. Çok uzun zamandır yenilenmeyen internet sayfaları, tamamen yeni bir hal almıştı. Yu Il Han bunu görünce gülümsedi. Ufak bir yeni uyartıyla mutlu olmuştu. Kolomb da yeni kıtayı keşfettiğinde böyle mi hissetmişti acaba?

Hem gerçek denizde yelken açan hem de bilgi denizinde yelken açan bir kaptan olmuştu o.

Dört saat geçtikten sonra, Yu Il Han bilgisayarı kapattı. Artık yeterince bilgiye ulaştığını düşünüyordu. 

Herkes farklı farklı konuştuğundan doğru bilgiyi seçmek zor olmuştu. Fakat yüzyıllarca okuması sonuncunda Yu Il Han’ın çözümsel yeteneği ve yoğunlaşması doruk noktasındaydı.

Devletin açıklamasını temel alarak diğer insanların yazdığı makalelerin içindeki bilgileri düzenledi. Bu hızla bitmişti. Diğer bir deyişle ayıklayabileceği fazla bilgi bulamamıştı.

‘Çok fazla yalancı var.’

Diğer dünyada bir ejderha avladım, bir prensesi seks kölesine dönüştüren bir şövalyeyi yendim, büyük bir imparatorluğun tahtının arkasına kazılı bonus soruyu çözdüm ve sonucunda kalıcı bir nesneye sahip oldum – böyle saçmalıklar her yerdeydi.

Ayrıca canavarların tasvirleri ve seviye sıralamaları da vardı. Yani onları dinlerse, bir cin olan kobold’un şeytan ırkını yeneceğine de inanabilirdi.

“Öyleyse, en nesnel noktaları mı ele almalıyım?”

Öncelikle seviyelerle ilgili bilgileri düzenledi.

Beşinci seviyeye kadarkiler sıradan vatandaşlardı. Asker seçilebilmek için gereken seviye yediydi. Ve onuncu seviyeye gelindiğinde kişi kılıç ustası, okçu veya işine göre başka sınıflara ayrılabiliyordu ve on kişi için yüzbaşı olacak seviyeye gelinebileceği düşünülüyordu.

Birisi ellinci seviyeye geldiğinde, sınıf gelişirdi. İkinci gelişim yaşanırdı. Güçlü ve güçsüz insanlar bir nevi bu sınır sayesinde birbirinden ayrılıyordu. Gelişim bir insan tarafından yapılamazdı ve Akashik Kayıtları daha iyi anlamak gibi sert koşullara bağlıydı. Eğer bir kişi ikinci bir iş geliştirmezse ellince seviyeden daha ileri gidemezdi. Fakat ikinci gelişimini tamamlayan biri olursa, o kişiye asiller bile tepeden bakamazdı.

Üçüncü gelişim, yüzüncü seviyede gerçekleşebiliyordu. O andan itibaren kişiye, ülkesi için savaşan üst rütbeli biri olarak bakılırdı. Seviye atlamak korkunçtu ve gelişebilen fazla kişi yoktu.

Dördüncü bir gelişimin olduğu biliniyordu - internet üzerinde olsa da - ama dört işe sahip biri görülmemişti. Ejderhalar gibi dördüncü veya beşinci sınıftan olan, üt sınıf canavarlar hakkında sadece tahminler vardı. Bu seviyelerle ilgili bilgiydi.

Kalanlarının arasında önemli pek bir şey yok gibiydi.

İlk olarak, yarın normal bir şekilde üniversiteye gitmeliydi. Bunun sebebi devlet ve ordunun birleşerek, canavarlar için önlem alacaklarını belirtmesiydi.

Ayrıca canavarlardan bağımsız bir karargâh bulunduğunda sadece mana kullanıcılarından oluşan özel bir birim oluşturulacağı duyurulmuştu, ama kim bilirdi. Fazla dayanağı olmayan bir haberdi.

‘Kendi vücudumu korumalıyım.’

O kadar eğitim ve çekilen acı bunun içindi. Sıradan bir şekilde üniversiteye gitmek ve etkisiz bir şekilde oradan oraya sürüklenmek gibi bir niyeti yoktu. Öyleyse mana üzerine antrenman yapmalıydı.

“Phev…”

İnsanlar dönse bile çok fazla değişimin olmadığını düşünerek iç geçirdi. Aklına bütün eğitimlerinde onun yanında olan nazik ve güzel Lita geldi ve onu özlediğini fark etti.

“Lita’yı görmek istiyorum.”

[Eğer bunu bilseydi, mutlu olurdu.]

Boşluktan gelen ses üzerine arkasını dönmeden önce katılaştı.

Açık duran pencerenin pervazında küçük, kanatlı bir şey duruyordu. Eğer oldukça küçük oluşu göz ardı edilirse dış görünüşü Lita’ya benziyordu.

[Buraya sana mana konusunda yardım etmek için gönderildim. Ben…]

“Özel mülke tecavüz eden kişi?”

[Melek Erta.]

O an, ikinci davetsiz misafiriyle karşılaşmıştı. Melek…