Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

50. Bölüm Yalnızca Bana Özel Bir Partner (2)

Çevirmen: Kamiyasora / Editor: Kamiyasora

Yu Na ve Ha Jin, Incheon Havaalanına vardıklarından birçok yönden dikkatleri üzerlerinde topladılar. Sonuçta yetenek kullanıcılığından önce güzel ve yakışıklıydılar. Özellikle Yu Na’nın güzelliği ve ulu kişiliği normalde olabileceğinden daha fazla bakışı üzerinde topluyordu.

“Sizi ikiniz, bu taraftan lütfen.”

Il Han ile gölge leopara karşı savaşmış olan Fred onları karşıladı. Gururlu bir şekilde insanların bakışları üzerinde havaalanını terk ettiler. Onları bekleyen limuzinin kapısı açıldığında öncelikli bir görev onları bekliyordu.

“Alabildiniz mi?”

İşinin her türlü selamlaşmadan daha da üstte tutan kişi imparatoriçe, Kang Mi Rae’den başkası değildi. Siyah bir elbise giymiş ve Il Han il buluştuklarında taktığı maskenin aksine yüzünü güneş gözlüğüyle saklıyordu.

“Elbette.”

“Çok güvenilir gibi görünse de Ha Jin oppa yenildiiii.”

“Na Yu Na!”

Her zaman dürüst olan Yu Na, Ha Jin’in utanç verici halini ortaya çıkarmıştı. Ha Jin onu durdurmaya çalışsa da gerçek çoktan ortaya çıkmıştı.

Mi Rae öncelikle onları arabaya aldı ve güneş gözlüğünü çıkararak kafa karışıklığıyla onlarla yüzleşti.

“Onu elde ettiniz ama yenildin mi?”

“Dinle, dinle Mi Rae.”

“Phevv…”

Artık durum böyle olduğuna göre onu hiçbir şekilde durduramazdı. Ha Jin sadece uysal bir şekilde karanlık geçmişini tekrar dinlerken dayanmaya çalışabilirdi.

“…Mızrak kullanan bir Koreli? Adı Yu Il Han?”

Ayrıca pile bunker gibi şeyler de kullanıyor. Feyta onun şuanda dünyadaki en güçlü kişi olduğunu söyledi. Büyük ihtimalle gelecekte de öyle olacağını…”

“Eğer melek öyle demişse o zaman doğrudur. Evet, hmmm.”

Mi Rae, Yu Na’nın hikâyesini dinledikten sonra cevap vererek tekrardan gözlüklerini taktı. Sonra da kafasını başka bir yana çevirerek gözlerini cama dikti.

“Her neyse. Teşekkürler, artık ikinci sınıfa geçebilirim.”

“Yani geri kalanını hallettin mi!? Ama Mi Rae neden kafanı böyle ansızın çevirdin?”

“Sadece dışarıdaki manzarayı görmek istiyorum.”

“Dışarıda ilginç bir şey mi vaaaar?”

Yu Na, kadına yaklaşarak camdan dışarıya baktı. Ama görebildiği sadece hiç değişmeyen yollardı. Ha Jin onun tepkisine bakarak ‘Acaba?’ diye düşündü.

“Onu tanıyor musun?”

“Hayır, oppa onu ilk defa duyuyorum.”

Mi Rae sakin bir sesle cevap verdi.

“Ama benden güçlü olduğunu duymak, beni meraklandırdı. Tabii ki benim tarafımdan geride bırakılacak.”

“Her zamanki gibi inatçısın.”

“Ama Mi Rae böyleyken çok tatlı.”

“Hey, sinir bozucu oluyorsun.”

Bunun sinir bozucu olduğunu söylese de Mi Rae, Yu Na’yı uzaklaştırmadı. Çocukluk arkadaşıydılar ve on yıl boyunca farklı dünyalarda birbirlerinden ayrı kalmışlardı. Biraz fazla tensel temas, eski tuhaf ilişkilerini geri getirebilirdi.

“Her neyse, onu merak ettim. Ondan numarasını istedim ama sonuna kadar bana numarasını vermedi.”

“Vermedi, fu.”

“Evet… Mi Rae, az önce bana güldün mü?”

“Hayır.”

“Tabiiii? Bunu boş verelim de bir bira içelim. Bira!”

“Eve gidip, ikinci sınıfa geçtiğimde içeriz.

“Evveeet!”

Yu Na’nın güzel neşesi karşısında Mi Rae onu onaylamıştı. Kızların her zamanki gibi olduğunu görünce rahatlayarak arkasına yaslandı. Sonra da uçağa girmeden hemen önce ortadan kaybolan Il Han’ı düşündü.

Il Han’ın bütün yeteneklerini düşündüğünde her biri güçlüydü.

‘Sorun yok. Benim tek gücüm, savaşmada değil. Kendini küçümseme Kang Ha Jin. Kıskançlık beni sadece küçük gösterir. Sadece iyi olduğum şeyleri yapmam gerekiyor.”

Bir gün Il Han’ı geçeceği gün gelecekti. O zaman, onun için kazanmaktan farksız olacaktı. Bunu hayal ederken Ha Jin gözlerini kapattı.

Limuzin sorunsuzca ve hızlıca yoluna devam ediyordu.

Bu sırada Il Han hızlıca evine koşuyordu. Bir limuzinden otuz kat daha hızlıydı.

“Geri döndüm!”

Incheon Havaalanından yaşadığı yer olan Jonghno’ya on dakikadan kısa bir sürede gelmişti. Gururla kapıyı açmadan önce yaklaşık onlarca kilometre koşmuştu.

Ama ayakkabıları kapının önünde olmadığına göre babası daha işten dönmemişti ve annesi de masaya bir not bırakarak bir yerlere gitmişti.

Il Han notu okudu.

[Ya’umin’de taze deniz ürünleri olduğunu duyduğumdan oraya göreve gidiyorum. Akşam yemeğinden önce dönmüş olurum!]

“Vao.”

Il Han, sık sık duymasa da çoktan Yu Na’nın konuşma şeklinden etkilenmişti. Ya’umin… Eğer görev kelimesini okumamış olsaydı annesinin bir markete gittiğini sanırdı.

“Annem, aslında çok mu güçlü?’

Babası sürekli evde, canavarların çok korkunç olmasıyla yakınırdı.

Bende yetenek yok, ben zayıfım vs.

Ama annesi böyle değildi. En azından babasından daha yetenekli oluğu kesindi.  Öyle olmasaydı bu kadar kolaylıkla başka bir dünyaya gitmezdi.

Akşam yemeği için deniz ürünlerini sabırsızlıkla beklerken Il Han yapış yapış olan vücudunu güzelce temizledi ve doğruca atölyesine yöneldi.

“Bu kadar eti çöpe atmak zorunda kalabilirim.”

İçinde mana olduğundan ve yapıları farklı olduğundan dolayı çürüme hızları normal hayvan etlerinden daha yavaş olsa da canavar etleri bile çürürdü. Çoğu şimdilik iyiydi. Ama çok fazla avladığından dolayı bozulmadan hepsini yemek çok zordu.

‘Çanta için çürüme engelleyici bir fonksiyon mu istesem?”

Il Han bir gerçeği fark etmeden önce düşünmüştü bunu.

‘Kendi başıma yapamaz mıyım?’

Ama kısa sürede bu düşünceden kurtuldu. Çantanın seçenekleri sadece melekler tarafından bir araya gelinerek yapılmıştı. Daha mana kullanamadığına ve bunun için de çok üst seviye bir mana işçiliği gerektiğine göre bunu yapmak için çok yetersizdi.

Il Han, gayretle Alevli Kertenkeleleri, trolleri ve akrepleri parçalamaya başladı.  Öncelikle etleri türlerine göre ayırdı ve böyle zamanlar için hazırladığı vakumlu torbaları kullanarak onları paketledi ve daha sonra evde buzdolabına koymak için belli bir kısmı ayırana kadar çantasına geri koydu.

Sonuçta geri kalan büyük bir kısım eti atmak zorunda kaldı. Bir daha hiç canavar avlamayacak değildi ya. Fazla takmaya gerek yoktu.

‘Bekle, hepsini atmak israf oluyor.’

Il Han Sonsuz Aleve bakarken konuştu.

“Et de yer misin?”

Alev sanki başını sallamış gibi hissetti. Aslında başını sallamamış olsa da önemli değildi. ‘Fufu’ diye gülerek kızartma tavasını çıkardı. Kalan canavar etini pişirerek biraz da olsa yemek pişirme yeteneğini geliştirmeyi düşünüyordu. Sonsuz Alev pişen etleri yutabilirdi ve o da israf etmek konusunda endişelenmek zorunda kalmazdı. Yani mükemmeldi!

Üç saatin boyunca Il Han yemek pişirdi. ‘Pişirmek’ sadece eti kızartmaktı ama miktarı çok fazla olduğundan yeteneği iki seviye artmıştı.

Sonsuz Alev sessizce (zaten konuşamasa da) bütün eti yuttu ve korkunç miktarda et yığını böylece yok oldu. Eğer başkası bunu görmüş olsaydı bu kişi şaşkınlıktan aptallaşarak hiçbir şey söyleyemezdi.

Bütün eti hallettikten sonra geriye kalanlar kemikler, kabuklar, deri ve sinirlerdi. Bütün eti ayıkladıktan sonra kalan canavar ürünlerini ayıklamış olsa da toplamda ağırlıkları on tondan fazlaydı. Bir sonraki avında biraz daha ağırdan almayı düşünerek işle koyuldu.

Önce trollerin ve alevli kertenkelelerin sinirleriyle Devin Lastiğini yapıp yapamayacağını kontrol etti. Ama sonuç o kadar da olumlu değildi.

Alevli kertenkeleler o kadar da iyi değillerdi ve troller de leoparın sinirleri gibi ısıtınca esneklik kazansa da leoparın sinirlerini geçememişti. Eğer biraz daha ısıtırsa leoparınkileri geçebileceğini düşündü ama kritik noktaya ulaşarak daha da esneyemeden yandılar.

“Öyleyse…”

Il Han gözlerini Patron Yayla Trolünün kaslarına dikti. Birçok olasılık vardı. Maşayla birkaç ip sinir aldı ve ateşe attı.

“Az önceki sıcaklığı hatırlıyorsun, değil mi?”

Alev titreşti ve ona cevap olarak daha da büyüdü.

Ateşte ısınan sinirlerdeki boşluklara bakarak odaklandı.

 Yıllarca süren eğitimleri sayesinde ateş gerektiren her işte çok ciddi olması gerektiğini öğrenmişti. Biraz dikkatsizlik sonucunda her şeyin yok olmasını deneyimleyen herkes ciddi olurdu. Il Han’ın şeflere saygı duymasının sebebi de buydu.

Sinirler kırmızı kırmızı parladılar. Bunu daha önce trollerin sinirlerini ısıtırken de görmüştü. Ama bütün yapı tamamen değişmeden önce yanıp gitmişlerdi.

Şuan asıl önemli olan andı. Patron trolün sinirleri sonsuz aleve dayanarak mutasyon geçirecek miydi? Il Han kalbi hızla atarken bu manzarayı seyretti.

Sinirler gittikçe kızardılar. Il Han, sinirlerin basitçe ısınmadığını görebiliyordu. Elbette boş yere yanmadı. İkinci ve üçüncü sınıf canavarların arasında büyük bir dayanıklılık farkı vardı.

Başarılı. Il Han emin olmuştu. Leoparınkilerden sonra başka Devin Lastiklerinden yapabilirdi.

Ama buraya kadardı! Tam başarılı olduğunu düşünmüştü ki sinir kırmızı rengini kaybederek beyaza dönüştü. Il Han’ın heyecanı solmuştu.

“Tahmin edilebileceği gibi basitçe ısıtmanın da bir sınırı vardı.”

Belki de aslında problem yeni malzeme oluşturmak için sadece bir yöntem kullanmasındaydı.

Sonsuz Alev, sonuçta bir alevdi. Patron trolün sinirlerinin mutasyona uğrama ihtimali vardı ama belki de bu değişimi gerçekleştirebilmek için başka bir şey gerekiyordu.

O sırada Sonsuz Alev mavi renkte yanarak siniri kapladı. Bunu yaparken asıl alevden ayrılan küçük bir parça sanki diliyle yalarmış gibi titreşti.

Il Han ‘belki de’ diye düşündü.

“Onu bir şeyle mi beslemem lazım?”

Olumlu bir hareket. Il Han, parçalama sayesinde kazandığı ikinci sınıf büyü taşlarını çantasından çıkardı ve hiç duraksamadan aleve attı. Sonsuz Alev bu taşları bekliyormuşçasına yutarak daha da parlak bir şekilde yanmaya başladı.

Mavi alevlerin arasındaki sinirler bir anda kırmızılaştılar. Kıpkırmızı olup da küçülene kadar parlamaya devam ettiler. Devin Lastiğini yaparken leoparın sinirlerinde gördüğü değişimleri yine görünce yumruğunu hafifçe sıkarak bağırdı.

“Yani Sonsuz Alev en iyisi ve benim hiçbir şey yapamama gerek yok!”

Sonsuz Alevin gücünü tekrardan anlayarak Devin Lastiğini ocaktan aldı. İlk özelliği tamamen yok olmuş, çok değişmişti ve nadir bir parlamayla oldukça üst sınıf bir görüntüye kavuşmuştu.

Leoparınkinden daha da esnek ve dayanıklılığı da daha iyiydi. Harika bir Devin Lastiği doğmuştu.

‘Bununla yeni bir silah yaptığım zaman geri dönmüş olur mu?’

Il Han Erta’yı düşünüyordu. Lita’nın da görüntüsünü düşünüyordu ama onu bir süreliğine bir kenara koymaya karar verdi.

‘Umarım hemen gelir de çantama dokuz seçenek daha ekler.’

Yüz seçenek bile isteyebilirdi… Alçak gönüllü bir zihinle çekicini eline aldı.

Artık harika ekipmanlar yapma zamanıydı.

Bu sırada düşündüğü iki melek de tesadüfen aynı yerde, meleklerin düzenlediği bir toplantıdaydılar.

[Yapılan araştırmalar sonucu, Reta Kar’iha’nın zeki bir tür olduğu ortaya çıktı; Dareu dünyasından bir elf.]

[Ah, o dünyada görevli olduğum sıralarda onunla tanıştığım zamanı hatırlıyorum. Yetenekli bir çocuktu. Eğer 500 yıl önce doğmuş olsaydı dünyasının tarihi değişirdi.]

[Dareu terkedilmiş bir dünya. Neden Dünya’daki bir zindanda ortaya çıktı? Hayır, asıl Dünya nasıl öyle bir yerle bağlantıya geçti.]

[Üst üste binen Yıkım Tuzaklarının etkisi olabilir mi?]

Meleklerin her biri bir şeyler söylediği için ortam gürültülü olmaya başlamıştı. Yönetici görevinde olan melek masaya vurarak durumu özetledi.

[Bu olayla ilgili iki büyük soru var. Birincisi terkedilmiş bir yer nasıl Dünya ile temasa geçti? İkincisi neden üst üste binmiş Yıkım Tuzaklarının olduğu bir yerde ortaya çıktı?]

[Başkan, melek yoldaşlarından şüphe mi duyuyorsun?]

[Bir ihtimal evet. Eğer insan Yu Il Han Reta Kar’iha’yı öldürmemiş olsaydı Erta ve Feyta anlamsızca hayatlarını kaybedeceklerdi. En kötü senaryo ise Dünya ve Terkedilmiş Dünya’nın karşıması olurdu.]

[Bekle.]

O sırada bir başka melek konuştu.

[Reta Kar’iha’yı bir insanın mı öldürdüğünü söyledin?]

[Evet, söyledim.] (Başkan)

[Dünyalı bir insan? Tek başına?]

[Yalnız değildi. Yanında Na Yu Na denilen birisi de vardı.] (Feyta)

[Bu mümkün mü? Büyük Değişim olduğundan beri sadece iki ay geçti. Nasıl tek biri insan üçüncü sınıf bir kaçağı öldürebilir?]

[Dediğim gibi Na Yu Na da oradaydı.] (Feyta)

Toplantı anında gürültülü bir hal almıştı. Feyta iki kez görmezden gelinince utanarak sessiz kalmaya karar vermişti.

[Nasıl olur? Bu insan şüpheli değil mi peki?]

[Eğer bu durumun arkasında biri varsa şüphelenmemiz gereken kişi o insan değil mi?]

[Hepiniz sesinizi kesin. Benim Il Han sadece cehennem gibi acı çekerek güçlendi!]

Lita dayanamayarak patladı.

[O iyi bir çocuk!] (Lita)

[Sürekli Il Han ile birlikte olan melekler vardı. Onda şüphelenilecek bir şey yok. Ona vermemiz gereken şey ödül, ondan şüphelenmek değil.] (Başkan)

[Haklısın. O beni ve Feyta’yı korudu ve bu yüzden de kaçağı özel yeteneklerle öldürdü. Ayrıca özel yeteneklerinin dışında melek Lita çoktan bir rapor vermeliydi.]

Lita’nın sözleri bozuk olsa da başkan ve Erta düzgünce kendilerini ifade ettiler ve Il Han’a yönelmek üzere olan şüpheler güzelce yok edildi. Il Han’ı sevmeyen melekler olduğu gibi onu seven bir sürü melek de vardı. Dik başlılıkla şüpheli olduğunu savunan kimse kalmamıştı.

[Şuanda bir sonuca varamayız. Bu yüzden de durumu ayrıntılarıyla araştırmak için dünyaya atanan meleklerin sayısını dört katına çıkarmayı öneriyorum.] (Başkan)

Başkanın açıklamasıyla mekân tekrar gürültüye boğuldu.

[Dört kat mı? Dünya sadece, bir kez değişim geçiren küçük bir dünya. Bu konuda fazla ciddi davranmıyor muyuz?]

[Eğer bir problem olursa dünyayı kapatsak olmaz mı? Bence sadece melekleri tehlikeye atıyoruz. Cennetin Ordusu sonsuz değil.] (Ç/N: Cennetin Ordusu özel bir isim) (Ç/N: ‘kapatma’nın ne anlama geldiğini bilmiyorum ama burada kullanılan kelime ‘terk etmek’ değil ‘kapatmak’.)

[Haklısın. Sadece küçük bir dünya için savaş gücümüzü harcamayalım.]

Karşı çıkan birçok melek vardı. Ama buna katılanların sayısı daha fazlaydı.

[Hayır, Dünya’nın diğer dünyalarla çok fazla bağlantısı var. Onu öylece kapatamayız.]

[Ben de katılıyorum. Oldukça ilginç duruyor.]

[Ben de katılıyorum. Küçük veya büyük olsun, birinci veya üçüncü değişiminde olsun, bir dünyanın yaşama hakkı vardır.]

[Bence tamamen dengesi kurulmuş dünyalardan bazı kıdemlileri çekmemizde sorun olmaz.]

[Ben de katılıyorum.]

[Kabul edilmiştir! Tamamen kabul edilmiştir! Lütfen çalışma yeri başvurularını kabul edin.]

Çalışacak yer seçmek isteyenler için hiç şüphe duyulamazdı. Başkanın önerisi anında yarıdan fazla oyla kabul edilerek geçti.

[Size bununla ilgili olmayan bir şey söylemeliyim. Yüce Tanrı Dünya’nın özelliğini düşünerek dünyada dengeyi sağlayabilecek bazı öne çıkmış insanlara bazı yararlar sağlamayı düşünüyor. Erta ve Feyta gibi küçük bir grup meleğin zaten yaptığı gibi bir grup melek daha koruyucu melek olacak.]

[Problemin kaynağına inmek, eğer güçlü insanlarla birlikte olursak daha kolay olur.]

[Gerçi düşük varlıklara karışmak istemiyorum ama…]

Toplantı bu noktada sona erdi. Melekler ayrılmaya hazırlandılar.

Başkan melek biraz daha konuşmak istese de melekler aceleyle dağılmaya başlamışlardı ve ortada şüpheli bir durum olduğundan sadece şunu söyledi.

[Dünya’ya dikkat edin. Bunu istemesem de bir kez daha Terkedilmiş Dünyalardan biriyle temasa geçerse durum kontrolümüzün dışına çıkacak.]

[Tam da kargaşadan korunmak için Dünya’yı diğer dünyalarla temas haline geçirdiğimizde bunlar yaşandı, merak ediyorum…]

[Neden bu temas çok güçlü? Artık istediğimiz gibi göremeyeceğiz bile. Kahretsin.]

[Geri dönenler arasında iyi birileri var mı...?]

Meleklerden birkaçı Il Han’a verilecek ödülü kararlaştırırken diğerleri dağıldılar.

[Benim Il Han’ı ne mutlu eder?]

[Onu neyin mutlu edeceğindense ona yardım edecek bir şey vermemiz gerekmiyor mu?]

[Benim Yu Na’ya da. O da çok uğraştı!]

Zavallı melek Lita ile katı anne gibi olan melek Erta’nın konuşmaları bütün ciddi ortamı yok etmişti. Başkan melek, Myuta, gülmeye başladı.

[Myuta’nın otoritesi adına Il Han’a en iyi ödülü vereceğime söz veriyorum. Lita inadını kabul edeceğim.]

[Myuta, gerçekten mi? Çok teşekkür ederim!]

[Myuta-nim, neden?] (‘nim’ en üst saygı eki.)

Lita mutluyken Erta başını kaldırdı. Çünkü Myuta her zaman tarafsız, adil ve otoriter olarak bilinirdi.

Myuta omuz silkerek cevap vermeden önce bir süre Erta’nın sorusunu düşünmüş gibi göründü.

[Ben sadece Tanrı’nın isteğini yerine getiriyorum. Dünyadaki dengesizliği dengelemeye çalışıyorum. Hepsi bu. Ayrıca…]

[Ayrıca?]

[Bence 7,4 milyon geri dönendense bir dışlanmış probleme daha da kolay yaklaşabilir.]

Myuta’nın sözleriyle melekler söyleyecek kelime bulamadılar. Eğer Il Han burada olsaydı ‘Kahrolası ön gösterim!’ diye bağırırdı. Ama ne yazık ki atölyesinde gayretle metal dövmekle meşguldü.