Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

47. Bölüm Ben de İkinci İşimi Geliştiriyorum (9)

Çevirmen: Kamiyasora / Editor: Kamiyasora

Erta daha da uzağa uçtukça gücünün azaldığını hissediyordu. Sadece çok az üstün varlığa verilen, yalnızca İnfazcı Meleklere sunulan Cennetin gücü…

Dünyaya geldiğinde gücü zaten kısıtlanmıştı ama inanılmaz bir şekilde Erta şuan kendini Il Han’dan daha zayıf hissediyordu. Eğer durum böyle olmasaydı kendisini zindanda koruyabilirdi.

[Bunun Terkedilmiş Dünyalar dışında yaşanmadığını duymuştum.]

Ama neden böyle bir şey Dünya’daki bir zindanda yaşanıyordu? Sayısız teori düşündü ama hiçbirine somut bir kanıt bulamadığından hepsi b teori olarak kaldı.

Şuan asıl önemli olan şey bu krizden kurtulmaktı! Dudaklarını ısırırken çırptığı kanatlarına biraz daha güç verdi.

Sadece Il Han’ı rahat bırakmak için uçmuyordu. Destek kuvvet bulmaya çalışıyordu. Onlar gibi zindanda hapsolmuş ve güvenilecek kişiler!

Birkaç dakika önce bundan emin olmadan etrafta rahatça hareket edemezdi. Ama Ölüm Tanrısıyla savaşırken, iletişim özelliğini kaybeden melek halkasında sönük bir sinyal hissetmişti. Bu kişi Feyta’dan başkası değildi.

Ve şuan Feyta bir kadın ve adamla takımdı. İkinci işlerine geçmiş iki yetenek kullanıcısı.

[Kaçış parşömenleri bile olmasına rağmen buradan kaçamadıkları düşünülürse, burası gerçekten de sahte bir Terkedilmiş Dünya olmalı.]

Bu durumdan kaçabilmek için de, bu zindanın özü olan yabancı canavarı yenmekten başka bir seçenek yoktu.

Eğer bu gerçekleşirse ya zindanın girişi ortaya çıkar ya Yıkım Tuzağı kendini gösterir ya zindan kendini yok eder ya da böyle bir şey olurdu. Eğer onlar da bu zindanda ölmek istemiyorlarsa Il Han ile iş birliği yapmaları gerekiyordu.

Bir Ölüm Tanrısının görünüşüne sahip olan canavar 3. Sınıftı. Il Han’ın onunla yalnız başına savaşması bile bir mucizeydi. Ve aslında ikinci sınıf bir insanın bu durumu tersine döndürmesinin imkânı yoktu.

Ama Erta, Feyta’nın gözlerine güveniyordu. Aşırı derecede kutsal gücü olan o kıza, Na Yu Na’ya inanıyordu.

[Üstelik…]

Ayrıca başka bir şey de düşünüyordu. Eğer düşündüğü şey gerçekleşirse Il Han kesin Ölüm Tanrısını yenebilirdi.

[Yani lütfen biraz daha dayan Yu Il Han.]

Kim onun böyle düşük bir varlık için bu kadar çok endişeleneceğini bilebilirdi?

Kendisi de dâhil olmak üzere hiç kimse bu duyguların ne olduğunu bilmiyordu. Ama Erta bu duyguların gelecekte onu etkileyeceğini içten içe biliyordu ve bu durumdan çok da nefret etmiyordu.

Konumları arasındaki fark o kadar önemli gelmiyordu artık.

Yani lütfen… Sana yalvarıyorum…

Daha önce başka bir meleğin yaptığı gibi inandığı ve takip ettiği Tanrı’ya dua etti ve zindanda uçmaya devam etti.

Erta gideli ne kadar olmuştu? Il Han hala zorlukla, Ölüm Tanrısıyla dövüşüyordu.

*Nefes nefese*

‘Sınır’ onun daha önce de deneyimlediği bir şeydi. Ama şuan, geldiği sınır diğer hepsinden beterdi. Dayanma gücü tükenmiş, vücudu yaralarla kaplanmış ve kolundaki yaraya iyice işleyen lanet daha da yayılıyor ve vücudundaki bütün yerleri hissizleştiriyordu.

Eğer bin yıl boyunca yaptığı antrenmanlar olmasa, çoktan yıkılmıştı çünkü artık ne kollarını ne de bacaklarını hissedebiliyordu. Sadece o yıllar boyunca vücudunu kazınmış kayıtlara güvenerek hareket etmeye devam ediyordu. Ve bu da onun için çok acı verici bir işkenceydi.

[Düşmüyorsun. Düşmeyeceksin.]

Ölüm Tanrısı da ona inanamayarak bakıyordu. Il Han’ı öldürdükten sonra Erta’nın peşinden gitmeyi düşünmüştü ama karşısındaki kişi sürekli yeteneklerini kullandığı için manası azalmıştı ve bu yüzden de ne bıçaklarını kullanabiliyor ne de rüzgâr bıçakları yollayabiliyordu.

[Neden düşmüyorsun?]

“Bana sorma şerefsiz!”

Il Han ona bağırarak tekrar mızrağını savurdu. Şuana kadar binlerce kez yapığındaki gibi mızrağı artık yırtılmış kukuletanın altındaki bedeni parçaladı. Zırhı gerçekten de defalarca kez hayatını kurtarmıştı.

“Fuuu, fuuu.”

Nefesini düzene sokabilmek için elinden geleni yaparken duruşunu düzeltti. Rakibine koşarak onun saldırılarında kaçınmadan önce rakibinin yerini belirleyerek mızrağını kavradı. Hareketleri artık bir insandan çok vahşi bir canavara benziyordu.

Aslında lanet görüşünü çoktan engellemişti. Şimdi bile görüşü yavaşça, çok yavaşça soluyordu.

Düşmanının görüntüsü, mızrağı tutan kendi görüntüsü artık görünmüyordu bile. İnanılmaz güçteki lanet Il Han’ın her şeyini yiyip bitirmeye başlamıştı.

Yine de Il Han mızrağını tekrar savurdu. Il Han’ın bütün gücünü barındıran mızrak Ölüm Tanrısının orağından zar zor kurtuldu ve canavarın omzunu parçaladı. Canavar çığlık attı.

[Kuaak! Nasıl, nasıl seni öldüremem?]

Öfkesi artık sınıra dayanmıştı. Meleği yakalamak için sakladığı büyüyü bile ortaya koydu. Etrafındakileri uzun, keskin bir orakla ve hortumla değiştirdi.

Yani gerçekten de gücünü saklıyordu. Mana kullanamasa da bunu hissedebilen Il Han etrafında siyah bir mananın kaynadığını hissedebiliyordu. Umutsuzca bunlardan kaçarken hafiften güldü.

 “Heh, Saf büyü gücü!”

Canavar büyü gücünü kullanarak ne olursa olsun yapabilirmiş gibi davransa da on dakika boyunca Il Han’ı öldürmeyi beceremedi. Bunun yerine kimin ne kadar vuruş yaptığını saysalar Il Han onu çoktan geçmişti.

İyi bir silahın güzelliği neydi? Sonuçta her şey yeteneği kullanan kullanıcıya bakıyordu. Şimdi bile Il Han orağın hareketlerini anında okuyabiliyor ve hepsinden kaçabiliyordu. Canavarın o sırada büyük miktarda manası buharlaşıp havaya karışmıştı.

Canavarın yaptığı donuk orak hareketlerini okumak yerine ona yaklaşarak mızrağını bütün gücüyle batırdı!

“Hop!”

[Kritik Vuruş!]

[Kuvaaaaak!]

Il Han’ın mızrağı canavarın göğsünü parçalamıştı. Aynı yere defalarca saldırdı ve sonunda kemiklerini imha etmeyi başardı.

Ama ne yazık ki bir sonraki an Il Han tam da orada yıkıldı.

“Ka.”

Küfredemiyordu bile çünkü çene kaslarını nasıl hareket ettireceğini bilmiyordu. Eğer dikkatli olmazsa dilini ısırabileceğini düşünerek hareket etmeyi kesti. Ağzı hala biraz açıktı.

Lanet gerçekten de şiddetliydi. Bir yanlış adım atmıştı ve şimdi bir adım daha atmayı düşünemiyordu. Vücudundaki bütün sinirleri karmaş dolaş olmuş gibi hissediyordu.

Bir hastane yatağına bağlanmış bir hasta da aynı hissediyor olmalıydı.

[Kuhahahahaha!]

Bir an sonra Ölüm Tanrısının orağı acımasızca uçarak sırtına saplandı. Zırhın savunma gücü kesinlikle özeldi ve darbeyi engelledi ama artarda gelen saldırılara daha fazla dayanamayarak sonunda parçalandı.

[Öl!]

Ölüm Tanrısının saldırısı onu arkasından vurdu. Kemikleri kırılırken yaşadığı acı ve yeni bir lanetin vücuduna yayılması onu acılar içinde bırakarak bilincinin kapanmasına neden oldu.

Bir sonraki saldırıdan korunmak için vücudunu hareket ettirmesi de bundandı. Bilinçaltı onu aşan bu hareketi yapmasını sağlamış ve başarıya ulaşmıştı.

[Çok inatçısın!]

“Heeeh.”

Ne uluma, ne çığlık ne de bağırmaya benzeyen tuhaf bir ses etrafta yankılandı. Il Han nedense bunun komik olduğunu düşündü. Kendi kendine, akıl sağlığının şuan hiç de yerinde olmadığını düşündü.

‘Böyle giderse gerçekten ölebilirim. Gerçekten.’

Daha önceleri de ‘bu bir kriz’ diye düşündüğü zamanlar olmuştu ama bu gibi zamanlarda, hep kaçabileceğine dair kendine güveni vardı.  

Ama şuan durum öyle değildi. Yeni yarasından yayılan lanet daha da kötüydü.

Görüşü simsiyahtı, vücudunda hiç güç kalmamıştı ve güçsüzlük iradesini göremezden gelerek vücudunu ele geçirmişti. Her nasılsa ayaklarında güç toplayarak ayağa kalkabilmişti ama artık hiçbir şey yapamayacağını hissediyordu.

Sence ölecek miyim? – Il Han kendi kendine düşündü.

Sence ölecek miyim?

Büyük Gelişim’den sonra iki ay… Bu süre dilimi, onun dünyada geçirdiği zamandı.

Bin yıl boyunca, sadece iki ay yaşamak için dayanmamıştı. Daha yapmadığı birçok şey vardı. Daha deneyimlemediği çok şey… Yapmak istediği, öğrenmek istediği, görmek istediği şeyler… Birçok şey vardı.

Lita’yı görmek istiyorum.

Böyle ölemem.

[Hayatını alacağım. Kaydını, her şeyini alacağım.]

Zaferden emin olan Ölüm Tanrısı kendini beğenmiş bir şekilde konuştu. Il Han bütün dövüş boyunca onu ezmişse de artık onun sınırlarını bildiğinden durum bir anda değişmişti.

Canavar komik biriydi. Il Han buna uzun zamandan beri gülmek istiyordu ama bunu görememesi onu hayal kırıklığına uğratıyordu.

“Kim ölecek?”

O anda meraklı bir şekilde sormuştu. Bunu kendine yapan yine kendisi de olsa, insanların meraklı ruhlara sahip olduğunu düşünerek konuşmaya devam etti.

“Senin için öleceğimi düşünüyor musun?”

Il Han, hayatını almak için harekete geçen oraktan kurtulmak için bedenini hareket ettirdi. İşte o sırada daha ikinci sınıfa ulaşmamış bir insan sadece iradesiyle bir laneti tamamen bozmuştu.

Ama bununla birlikte hareketleri de durdu.

Anlık bir sonuç… Hareketi ona, Ölüm Tanrısı onu parçalamasından önce üç saniye kazandırmıştı.

Ve üç saniye içinde ortaya çıkan insanlar vardı.

“Eiii! O insanı kurtar lütfeeeeen!”

Komik bir efsun Il Han’ı sarmaladı.

Yine de bu komik efsun, Il Han’ın vücudundaki iki laneti yok etti, az da olsa tükenmiş gücünü onardı ve Ölüm Tanrısının saldırılarından kaçabileceği kadar akıl sağlığı verdi.

[Iiiiiiiik!]

[Yu Il Han!]

[Voaa. Neden zindanda bu kadar güçlü bir canavar var?]

“Ah, siktiiiiiiiiir!”

[Kvaaaaaaaa!]

Grubun sağlığından sorumlu olan ve şuana kadar fazla bir şey yapmasa da Il Han ile karşılaştıktan sonra birçok şey yapan Kutsal İnsan Şövalye Ha Jin, Ölüm Tanrısına vurdu.

Aslında saldırısıyla en ufak bir zarar veremeyecek olsa da işi olan kutsal şövalyelik ve Yu Na’nın ona verdiği güç sayesinde saldırısı Ölüm Tanrısına zarar vererek canavarı havaya uçurdu.

[Kik, Kuaaa!]

[Hayatta olman çok güzel, Yu Il Han.]

[O bir insan değil. O canavarı tek başına bu hale getirdi. O bir insan değil.]

Melek Erta mutluyken melek Feyta ise şok olmuştu.

Il Han ufukta bir şey olduğunu fark etmeden hemen önce onlara bakarak gülümsedi. Bunu görür görmez Erta’nın planını anladı.

Sonra da kısaca, Ölüm Tanrısına bakmakta olan Ha Jin’e sordu.

“Onu ne kadar tutabilirsin?”

“Tek başıma mı!?”

Ha Jin korkuyla bağırdı. Bunun işbirliğiyle yapılacak bir saldırı olacağını duymuştu ama savaşa katıldığında hikâye de değişmişti.

Ama Il Han’ın ciddi bakışlarıyla karşılaştığında ağlamaklı bir ifadeyle gerçeği söylemekten başka bir çaresi kalmamıştı.

“Y-yaklaşık otuz saniye?”

Otuz saniyede ne değişebilirdi ki? Ha Jin neyin değişebileceğini bilmiyordu.

Ama Il Han biliyordu.

“Bu yeterli.”

Yarısı parçalanmış maskenin ve başlığın ardındaki ağzı rahatlatıcı bir hilal şeklini almıştı. Ha Jin dalgınca bakarken Il Han yeri tekmeleyerek koşmaya başladı.

Ufuk çizgisinde öylesine dolaşan üç trole doğru…