Güzel seri bence bış zamanlarda okumak için en azındab
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
2. Bölüm Yalnız Yaşam (1)
İhtiyaç duyduğu kadar uyuduktan sonra, uyanıp mutfağa gittiğinde Melek tarafından hazırlanmış yemek (kahvaltı gibi hissediyordu) buharı hala üstünde, masada duruyordu. Meleğin kendisi orada değildi ama buna şaşmamak gerekirdi. Sonuçta Melek, kendisiyle karşılaşmasının başlı başına tuhaf olduğunu ve gelecekte onu fazla göremeyeceğini söylemişti.
“Çok lezzetli.”
Artık tamamen yalnız olduğundan, önemsiz şeyler bile ona dokunuyordu. Dahası, lezzetli olduğunu söylerken boş konuşmuyordu. Bundan üzüntü duysa da bu yemek kesinlikle annesinin yaptıklarından daha lezzetliydi. Besleyici bir şekilde dengelenmiş, aynı zamanda da lezzetliydi. Kısacası mükemmel bir yemekti.
‘Eğer bir de çok para kazanıyorsa, bir numaralı bir eş kumaşına sahip.’
Kim meleklerle evlenir? Tahmin edilebildiği gibi diğer melekler, değil mi?- Böyle önemsiz şeyleri düşünerek bulaşıkları yıkamak üzereydi ki bulaşıklar bir anda, sessizce kayboldular. Görünüşe göre bulaşıkları yıkamak da bir hizmetti. Yu Il Han yıkanıp giyindi, bir yandan da melek tarafından aklının çelindiğini hissediyordu. Tam üniversiteye gitmek için çoraplarını giyinmek üzereydi ki orada yapabileceği hiçbir şeyi olmadığını hatırlayarak durdu.
“Pekâlâ.”
Şimdi ne yapacaktı?
Cevap yakında kendini gösterdi. Melek vücudunu eğitmesini söylememiş miydi? Hücreleri yaşlanmasa da hala çalışıyorlardı. Yani eğer kendini eğitirse bu vücuduna da yansırdı.
Aslında vücudunu hareket ettirmeyi sevmiyordu. Bedeni hiç atletik değildi ve spora dair hiç güzel anıları yoktu. Ortaokulda spor karşılaşmalarında, çubuk ellerinden kayıp sıradaki oyuncuya gideceğine beden eğitimi öğretmeninin peruğuna çarpmıştı. Bir tane… bir tane güzel anısı vardı!
Ancak, küçük bir çocuk gibi bunu bir bahane olarak kullanıp eğitimden kaçamazdı, durum oldukça ciddiydi.
Canavarlar on yıl içinde ortaya çıkmayacak mı? Diğer insanlar gibi mana üzerine çalışamam dolayısıyla gücümü arttırmak için gereken ne varsa onu yapmalıyım.
“Spor salonuna gitmek ha…”
Kararını verdikten sonra Yu Il Han ayağa kalktı ve iç geçirdi. Vücudunu eğitmeye karar vermişti, yani şimdi etkili bir eğitim için gereken malzemeleri bulması gerekiyordu.
Günün yarısında kaslarını nasıl eğitebileceğine baktı, masadaki öğle yemeği olduğunu düşündüğü düşündüğü yemeği hızla silip süpürdü ve evden çıktı. O bölgeye ait spor salonu, tabii ki de açıktı. Birçok spor aleti onu karşıladı.
“Fuu…”
Yu Il Han şimdi biraz, çok az bir motivasyona sahip bir şekilde iç geçirdi. Vücut yağlarını yakabilecek bir bisiklete yaklaştı. Bu Yu Il Han’ın vücut geliştirmesinin ilk adımıydı.
Yu Il Han üç yıl boyunca hiç yakınmadan spor salonuna gitti.
[Sen gerçekten de modern bir insan mısın? Üç yıl boyunca her gün nasıl aynı şeyleri yapabiliyorsun?]
Melek bir noktadan sonra ortaya çıkıp sormuştu.
“Ama bunu yapmam gerekmiyor muydu?”
[Evet.]
“İşte bu yüzden yapıyorum. Üç yıllık lise boyunca ders çalışmaktan pek bir farkı yok.”
[…]
Melek, Yu Il Han’a, sanki bir canavara bakıyormuşçasına baktı. Meleğin dediği gibi vücudu yaşlanmamıştı ama Yu Il Han’ın vücudu etkili bir düzenli beslenmenin ve fazla egzersizin ardından öyle bir gelişmişti ki televizyona çıkan sağlık eğitmenlerine benzemişti. Eğer hiç başka bir şeyle uğraşmayıp gün boyu antrenman yaptığı düşünülürse bu oldukça beklenen bir şeydi.
[Sen sıradan biri değilsin. Gerçi bunu, seni Tanrı’nın gözlerinden bile saklayan gizlenme yeteneğini kullandığında anlamıştım.]
“Bu benim hatammış gibi konuşma!”
Ve iki yıl daha spor salonuna gitti. Melek on yıllık bir sürenin sözünü vermişti ve geriye beş yılı kalmıştı. Artık her gün spor salonuna gitmekten sıkılmış ve yorulmuştu.
“Dövüş sanatları ve silahlanmayı öğrenmeliyim değil mi?”
[Yine de bunları sana öğretecek birisi yok, değil mi?]
Gelecekte fazla karşılaşmayacaklarını söylemiş olmasına rağmen, Melek defalarca ortaya çıktı. Belki de Yu Il Han’a alışmıştı ancak artık kibar değildi. Eğer sırtındaki tüylü kanatları düşünülmezse, sadece güzel bir abla gibiydi. Dolayısıyla Meleğin tavırları onu kötü hissettirmiyordu.
“Neden bilmiyorum ama elektrik ve internet hala çalışıyor. Yani y*utube veya başka bir yerden videolara bakarak kendi başıma çalışabilirim.”
[Eh, zaman durdu ne de olsa.]
“Bu bahaneyi kullanıp duracaksın değil mi?”
[Ev-vet!]
Yu Il Han Meleğe bakmayı bıraktı ve iç geçirdi.
“Eğer bana bir şey önerecek olsaydın bu ne olurdu?”
[Vale Tudo – Brezilya dövüş sanatı – ve mızrak dövüşü. Mızrak eğitimi veren fazla video olduğunu düşünmüyorum yani ölene kadar temellerini çalış.]
“Bir tane dedim!”
[Beş yılın yok mu? İkisinin de temellerine çalış.]
Yani? Vale Tudo zaten tek başına bir dövüş sanatı değil miydi?! Yu Il Han, Meleğe yakınacakken onun ciddi yüzünü görünce fikrini değiştirdi. Onunla dalga geçmiyordu. Gerçekten de dünya Büyük Değişim ile karşı karşıya kaldığında işine yarayacak dövüş sanatlarını öneriyordu.
O zaman başka seçeneği yoktu. Eğer bu Meleğin tavsiyesiyse, buna uymak zorundaydı. Yu Il Han kendi kendine bunu telkin ettikten sonra vücudunu çalıştırdı. Hafif vücut hareketleri… Değişmiş bedeni zamanı hissetmesini sağladı.
İlk başlarda gerçekten üzgün ve yalnızdı, fakat belli bir süre yaşayınca buna alışmıştı. İnsanların adaptasyon yetenekleri inanılmazdı, değil mi? Uyku ve yemek çözüme kavuşmuştu ve her gün yapması gereken şeyler vardı. Dahası, onunla zaman zaman konuşan bir Melek vardı. Annesini düşünüp üzüldüğü zamanlar dışında, bu yapılabilir bir şeydi.
‘Buna beş yıl daha katlanmak zorundayım. Sadece beş yıl. O zamana kadar dayanalım.’
Bu düşünceyle, Yu Il Han gelişmiş bedenini bilgisayarın karşısına geçirdi. Vale Tudo ve mızrak kullanmayı sadece videodan öğrenmenin zor olduğunu düşünse de beş yılı vardı. Eğer sadece temelleri kavramaksa durum, bunu yapabileceğini düşündü.
İlk iki yıl deneme yanılmayla geçti. Bedenini eğitmişti ama daha önce hiç kavga etmemiş Yu Il Han için Vale Tudo bir kız arkadaş gibiydi, sadece ekranın içinde varlığını sürdürüyordu.
Ona kıyasla mızrak dövüşünde ilerleme kaydetmişti. Dövüş sanatlarının ‘d’sinden anlamayan Yu Il Han; saplamak, sallamak ve engellemek için mızrak yerine tahta bir sopa kullanıyordu. Ama zaman ilerleyip bir yıl iki yıla dönüştüğünde mızrağı da biraz ağırlık kazanmıştı. Yu Il Han biraz bilgi sahibi olmuştu.
‘Dövüş sanatları tıpkı ders çalışmaya benziyor.’
Yapılamayacak bir şey tekrar üzerine tekrarla yapılabilecek bir şeye dönüşüyordu. Bu düşünce onu daha da ilerletti. Ders çalışmakla, antrenman yapmakla ve şimdi de mızrak kullanmakla aynıydı.
O zaman Vale Tudo da aynı olamaz mıydı? Yu Il Han daha yeni yeni dövüş sanatlarının bir ucundan tutmaya başlamışken daha da şevkle kitaplar ve videolar aramaya başladı. Ve mızrak dövüşüyle Vale Tudo’yu daha da fazla kavradı.
Yapabileceğini düşünmeye başladığında ilerleme kaydetmeye de başlamıştı. İlk olarak, Vale Tudo düşmanını hiçbir kurala bağlı kalmadan öldürmeye yarayan kullanışlı bir dövüş tekniğiydi. Başka dövüş sanatları kitaplarına ve videolarına bakıp onları vücuduyla öğrenmek için emek harcıyor, Yu Il Han yavaş yavaş bir şeyleri kavramaya başladığını hissediyordu.
Bu mızrak dövüşü için de geçerliydi. Sadece saplama hareketlerinin yerine vücut hareketlerini de dikkate almaya başlamıştı.
Öncü-saldırı hareketi, artçı-saldırı hareketi… Saldırı gücünü arttırmak için gereken hareket… Adımları gelişti, mızrağı aşama aşama yol kat etti ve görüş alanı da arttı. Bu olumlu gelişmeler Vale Tudo’yu öğrendiği sırada olmuştu.
Yu Il Han’ın kasları bu dövüş sanatları eğitimiyle tek taraflı, savaşa odaklı gelişmişlerdi. Orada terk edilişinin üzerinden sekiz yıl geçtikten sonra Melek onu gördüğünde şok olmuştu.
[Değişik bir ilaç kullanmadın değil mi?]
“Bütün emeklerimin ne olduğunu sanıyorsun sen?!”
[Ne kadar da sürprizlerle dolu bir insan. Yoksa bütün insanlar böyle mi?]
“Beni yalnız bırak.”
Yu Il Han’ın asıl sorunu karşısında hiç rakip olmayışıydı. Tekniklerinin ne kadar işe yaradığını, nerede sorun olduğunu ve nereleri düzeltmesi gerektiğini görebilmek için birileriyle dövüşmeliydi. Ne kadar süre boyunca kum torbaları veya minderlerle kavga edecekti?
Terk edilişinin dokuzuncu, dövüş eğitiminin dördüncü yılında Yu Il Han bunu düşünmüştü. Tekniği konusunda kendine güvenmeye başladıkça sık sık düşündüğü bir şeydi bu. Başka birileriyle dövüşebilmek… Eğer dokuz yıl önceki hali olsa böyle bir durumda korkup kaçar veya polise haber verirdi.
[Biliyor musun?]
Bu sözlerle Melek kendisini işaret etti. Yu Il Han şüpheyle sordu:
“Sana vurmamı mı istiyorsun, Melek abla?”
[Böyle görünüyor olsam bile ben, Tanrı’nın bir elçisi ve kutsal bir varlığım. Yani senin düşünebileceğinden çok – çok daha fazla güçlüyüm.]
“Vale Tudo’nun ne olduğunu biliyorsun değil mi?”
Vale Tudo tam olarak merhametsiz ve kullanışlı bir savaş tekniğiydi. Bu teknik, rakibini etkisiz hale getirmeyi değil öldürmeyi düşündüren bir teknikti. Elbette sadece dört yıldır bununla uğraşıyordu ama yine de insanların üzerinde kullanırsa ne kadar ölümcül olabileceğini biliyordu.
[Fuu… Bunu çalışmanı sana söyleyen benim. Endişelenme ve bana saldır.]
“Gerçekten de sorun değil mi? Daha sonra tersini söylemezsin değil mi?”
[Elbette.]
Melek, gereksiz yere büyük göğsüne vurup ona güven verdi. Yu Il Han ona baktı ve tereddütsüz bir şekilde karar verdi ve Meleğe kocaman açılmış gözleriyle baktı.
“Dokuz yıllık terk edilişin kızgınlığını taşıyan yumruğumun tadına bak! Geeebeeeerrrrr!”
[Fuu…]
Ve acınacak bir şekilde kaybetti. Melek, Vale Tudo yıldızıydı.
[Şimdi anlıyor musun? Beni istediğin şekilde rakip olarak görebilirsin. Bu Meleklerin doğumundan beri en büyük hizmet!]
“Hayır..!”
Yenildikten ve vücudu yara bere içinde kaldıktan sonra Yu Il Han, tüm gücüyle reddetmişti. Ancak reddetme şansı yoktu. Çünkü Melek dokuz yıllık eğitim sürecini gördükten sonra gerçekten de onun Büyük Değişim’den sonra hayatta kalmasına yardım etmek istiyordu. Yu Il Han’ın bakış açısıyla, ne kadar kaçmak istese de Melekten kaçamazdı, bu doğru olmazdı.
Melekle dövüşmek, tekniğini gerçekten de geliştirmişti. Kabul etmek istemiyordu ama gelişimi oldukça belirgindi. Bu acıyı hissetmek istemiyor ve sonucu ne olursa olsun bu kadına vurmak istiyorum! – Bu onu harekete geçiren düşünceydi. Melek çok gururlu ve Yu Il Han acı içindeydi. Vale Tudo’da ve mızrak dövüşünde teknikleri gelişti.
Söz verilen on yıl gelene kadar.
Yu Il Han duş aldı, tıraş oldu, ve aynadaki görünüşüne baktı. On yıllık eğitiminden sonra vücudu bir kurtla savaşabilecek kadar güçlenmişti ama yüzü on yıl önceki birinci sınıf üniversite öğrencisiydi. Dolayısıyla değişik bir uyumsuzluk söz konusuydu.
“Eğer biraz uzun olsam güzel olabilirdi.”
[Büyük Değişim’den sonra büyümeyecek misin? Yüzün biraz hayal kırıklığı oluştursa da yani eğer biraz daha uzarsan… Hımm. Tam olarak kötü olmaz.]
“Yüzümle ilgili söylediğin de neydi?!”
Aynaya baktı. Gözleri çok büyük değildi. Serbest kaşları, çok yüksek olmayan burnu, hafifçe beyaz dudakları ve daha da beyaz olan teni… Hımm. Yüzünün cansız olduğunu reddedemezdi.
Ama bu onun yüzüydü. Dünyadaki eşssiz bir yüz…
[Bu kadar fazla tekniği vücuduna yükledin, dolayısıyla düşük sınıf canlıları sorunsuzca yenebilirsin. Bunu yaparsan yavaşça sınıf da atlayabilirsin. Ve böylece kısa sürede mana ile başa çıkabilirsin.]
Melek artık veda etme zamanı geldiğinden hafif bir düş kırıklığıyla konuşmuştu. Fakat Yu Il Han soracak sorusu olduğundan hemen konuştu:
“Canavarları nasıl öldürebilirim? Onların mana olmadan öldürülemediğini söylemiştin sanırsam.”
[Bu çok yüksek enerjiden oluşan yüksek sınıf canavarlar için geçerli. Düşük seviye canavarlar kolayca silahlarla, mızrakla veya bıçakla öldürülebilir, değil mi?]
“Beni kandırdın Meleeeeek!”
[Fufufu. Yalan söylemedim. Sadece sen ayrıntılarını hiç sormadın!]
Melek gururla göğsünü gere gere boşboğazlık yapıyor. Bu kadın ne zaman gerekse cinselliğine başvuran yaramaz bir kadın. – Karman çorman aklıyla bile Yu Il Han bunları düşünebildi.
Öfkeden kuduruyordu, ama biraz zaman geçtikten sonra yatışabildi. Sonuçta bu yalan onu daha da güçlü yapmak içindi. Melek mananın eksikliğini kapatmak için epey emek harcamıştı. Bu şekilde düşündüğünde, daha fazla sinirlenememiş, vücudundaki bütün enerji onu terk etmişti.
“Sıradan bir üniversite hayatı imkansız olur, değil mi?”
[Elbette. Toplumun büyük çoğunluğu felç geçirmiş durumda. Ve akademik bilgidense dövüş bilgisinin gerekeceği bir zaman gelecek.]
“Hıh…”
[Senin dışlandığın ilk zaman göklerin çöktüğünü sandım. Ancak senin çabanı görünce, çok da fazla endişelenmeme gerek kalmadı. Şu ana kadar çok sıkı çalıştın. Gelecekte başarılı olacaksın.]
Zaman gelmişti. On yıl öncekiyle aynı andı. Tabii ki de Yu Il Han zamanı bilemediğinden Melek ona söylemişti. Yu Il Han bilerek bir önceki bulunduğu yere geçti. Kampüsün içindeki çimenlerle kaplı plaza. On yıldır görmediği bir sahneydi ama hiçbir şey değişmemişti.
“Şu ana kadarki her şey için teşekkür ederim Melek abla.”
[Vay.]
Bu onun ilk kez teşekkür edişiydi. Melek de bir teşekkür alacağını bilmiyor gibi görünüyordu bu yüzden de biraz bocalamıştı. Ama sonunda gülerek kanatlarını çırptı ve yanına geldi.
[Oldukça eğlenceli bir on yıl oldu. Sana da teşekkürler.]
“Seni tekrar görecek miyim?”
[Aslında bu sana bağlı.]
Melek konuşmadan önce bir süre tereddüt etti.
[Benim adım Lita.]
“Lita.”
Yu Il Han, unutmak istemezmiş gibi adını mırıldanmaya devam etti. Melek, Lita, kanatlarını çırpıp gitmeden önce bu sahneyi memnuniyetle izledi.
[Gitmem gerekiyor. Dünyadaki zaman kısa bir süre sonra geri gelecek ve insanlar dönecek.]
“İyi yolculuklar Lita abla.”
İkisi de birbirine veda ettiler. Lita yavaşça gökyüzüne doğru yükseldi ve Yu Il Han, vedadan ve tekrardan on yıl önceki hayatına geri dönecek olmaktan dolayı hissettiği hayal kırıklığını elinden geldiğince bastırmaya çalışarak gözlerini kapattı.
Hiçbir şey olmadı.
“…”
Yu Il Han gözlerini açtı. Lita’nın havada panik içinde olduğunu görebiliyordu.
“….Açıklamak ister misin?”
Yu Il Han, sessizce konuştu. Lita yavaşça aşağıya indi ve sevimli bir şekilde güldü: ‘Teehee’. Ve konuştu:
[Sanırım bir yanlışlık olmuş.]
“Hay seni deli ****!”
[Büyük ihtimalle, zaman durduğu için zaman çizgisinde küçük bir sapma oldu. Sorun yok. Yani eğer bir on veya yirmi yıl daha dayanırsan…]
“Aaaaaaaaaaaa!”
Yine lanet olası zaman! Yu Il Han çimenlikte yuvarlanırken sinirden kuduruyordu. Bunu yapıyordu çünkü Meleğe saldırırsa yenileceğini biliyordu. Bu şekilde, Yu Il Han bütün vücudunu çimenle kaplayarak sakinleşti, kızgın mavi gökyüzüne bakarak mırıldandı.
“İyi, sadece on veya yirmi yıl. Beklerim sorun yok.”
İnsanlar adaptasyon sürecindeki hayvanlardır. Şu ana kadar başarılı olmuştu dolayısıyla gelecekte de iyi bir iş çıkaracaktı. Onunla ilgili iyi olan tek şey pozitif tavırlarıydı. Ancak artık sadece iyi özelliklerinden biri haline gelmişti. Kendini zorladı.
Fakat on yıl da geçse yirmi yıl da geçse insanlar geri dönmedi. Geçen yılların sayısı elliyi bulduğunda Il Han artık saymayı bıraktı.
Magnec