Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

20. Bölüm Benimle Avlanmayı mı İstiyorsun (1)

Çevirmen: Kamiyasora / Editor: Kamiyasora

Zırhı üstünde olduğundan, başka bir hazırlık yapmasına gerek yoktu. Çekiç ve örsü aldığı zaman mızrağının bakımını da yapmıştı. Hiç gözükmese de bir önceki ayıyla olan dövüşünde mızrağın zarar görmüş olmasından endişeleniyordu.

Erta da bir şey dememişti. Mızrak savaşın ortasında kırılsaydı, büyük bir sorun olurdu. Savaşçılar, silahlarına her daim dikkat etmeliydiler. Gerçi Il Han kendisinin bir savaşçı olup olmadığını bilmiyordu ama tekrardan bir mızrak yapmakla uğraşamazdı.

Sonsuz Alev’e sahip olduğundan ve demircilikte de en üst seviyeye ulaştığından, silahını birkaç dakikada tamir etmişti. Sonuç buydu:

[Ölümcül Keskinlikte Çelik Mızrak]

[Seviye – Nadir]

[Saldırı Gücü – 1,100]

[Dayanıklılık – 715/715]

[Seçenek – Hassas vuruş şansı 20% artar]

[Mana kullanılmadan, sadece teknik ve çabayla yapılan bir insan mucizesi. Son sınıf malzemelere erişim sayesinde, gelişim sağlandı.]

“…”

Ne? Saldırı gücü, sadece tamirle 300 artmış mıydı? Dahası, tek yaptığı demircilikti ama yine de alfa ve beta seçenekleri vardı. Bunnu ne kadar da inanılmaz olduğunu, Il Han herkesten daha iyi biliyordu.

Zamanı olmadığını bilse de, Il Han örse ve çekice bakarak Erta’dan bir şey istedi.

“Bunları bana ver.”

[Hayır.]

Il Han ile geçirdiği günler sonucunda Erta daha fazla karşılık veriyordu. Sözünün kesen basit kelimelerle, Il han yeni malzemelerden vazgeçti ve yumruk büyüklüğüne geri dönmüş Erta kafasında olduğu halde atölyeyi terk etti.  

“Neden insan boyutuna geçmiştin ki?”

[Bir insan olarak yapmam gereken bir iş vardı. Şimdi, yeniden senin yardımcınım.]

“Değişim konusunda çok titizsin…”

Elini yavaşça Sonsuz Alev’e doğru salladıktan sora - alev de ona veda eder gibi titremişti - dışarı çıktı. Sesler gittikçe artıyordu. Hatta bir binanın çöküşünü bile duyabiliyordu. BOM!

 Araştırma yapmasına gerek kalmamıştı. Toz bulutunun göründüğü yere doğru koşması yeterliydi. Yaklaştıkça tabanca sesleri, helikopterler, patlamalar ve çökme sesleri onu sağır edecek derecede artmıştı.

[Kuuoooohhhhh!]

Tam orada koca bir leopar duruyordu. Bir önceki gün yendiği ayıdan daha da büyük bir leopar!

Il Han olay yerine vardığında, leopar ön pençesini sallayarak üstünde uçan helikopteri yere düşürdü. Tıpkı bir canavar filmi izlemek gibiydi. Tek fark gerçek olmasıydı.

O anda bile, askerler umutsuzca savaşıyorlardı.

“RPG… RPG bile işe yaramıyor!”

“Siktir, özelleşmiş bir işe sahip olanlar gidip şuna bıçak falan saplasınlar.”

“Burası çok kalabalık bir bölge, biliyoruz. Ama füzeye ya da Mavi Saray’ı yıkacak boyutta bir şeye ihtiyacımız var. (Kore başkanlık sarayı.)”

Il Han’ın artık güçlü dostlara bir inancı kalmamıştı. Üstsubayların en ön sırada savaştığını görünce de şaşırmamıştı. Gerçi bunun sebebi, durumun diğerlerinden daha ciddi olması da olabilirdi.

“Bu tarafa geliyor!”

“Kaçın! Dağıldın!”

Etrafta sadece askerler vardı. Birkaç tane zırhlı yetenek kullanıcısı, ve de ilk işine yükselebilmiş kişiler silahlarıyla leopara saldırıyordu.

Başka dünyalarda deneyim kazanarak bunları kaydedebilseler de, açıkça ikinci sınıf bir canavarla dövüşmek için bundan vaz geçmişler ve dünyada kalmışlardı. Il Han sadece aptallıklarına gülebiliyordu.

Evet, doğru yoldaydılar. Diğer dünyalarda ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar geride bıraktıkları şehirleri harabeye dönerse o zaman her şey anlamını kaybetmez miydi?

Bunu bildikleri için hayatlarını ortaya koymuşlardı. Canavarı yok edebileceklerine güvenleri olmasa da, canavarın bir pençe darbesiyle ölecek olsalar da…

Canavarı yeneceğinden emin olmak adına mızrağını sivrilttiği için nedense zavallı hissediyordu. Yine de savaşın ortasında mızrağı kırılırsa tehlikede olabileceğini düşününce suçluluk hissi kaybolmuştu. Bununla birlikte onlara hemen yardım etmek istiyordu.

Diğerlerini kurtarmak için kendi hayatımı ortaya koyamam belki ama eğer biraz daha ciddi çalıştığımda insanları kurtarabileceksem bunu yapabilirim.  – Bu onun ilkesiydi.

“Heh!”

Il Han, değişik bir çığlıkla koşmaya başladı. Yıkılmış betona doğru koşarken kalbini daha da güçlendiriyordu.

Vücudunu saran zırh onu engellemiyordu. Aksine, onu rüzgâr yardımıyla daha da hızlandırıyormuş gibiydi.

Etrafı sarmış nesneleri, önemli yerlere telefon açan komutanları, leopar tarafından geri püskürtülen askerleri, hepsini geçmişti.

 Kimse onu fark etmedi. Onun da böyle bir niyeti yoktu.

‘Manayı kullanmak istiyorum hemen.’

Eğitiminden sonra insani sınırları aşmış, hareket kabiliyeti onu hiç hayal kırıklığına uğratmamıştı. Ama son hızda bile canavara yaklaşmak için zaman harcadığını görünce biraz hayal kırıklığına uğramıştı.

Eğer, mana kullanmayı öğrenseydim, fiziksel yeteneklerimi daha da geliştirebilirdim. Eğer büyüm olsaydı rüzgârı çağırarak uçabilirdim.

Leopar atıldı. İki zırhlı araca vurduktan sonra bir bombayı ezerek patlattı. Sonra yüksek bir binayı ezdi tekrardan. Bazı yetenek kullanıcıları saldıracakken canavar onlara saldırdı.

Yetenek kullanıcılarının uzun menzilli büyü kullanıyor olmaları büyük bir şanstı. Ama yakın saldırılarla ona karşılık verenler darbe aldılar. Belki de ölmüşlerdi.

[Kesinlikle kahverengi ayıdan daha güçlü. Çok yazık Yu Il Han.]

“…”

Erta, Il Han’ın birkaç dakika önce yaptığı şakadan bahsediyordu. Ama şuan şakayı falan unutan Il Han, Erta’yı görmezden geldi ve kaslarındaki bütün gücü sıkarak sınırlarını aşmaya çalıştı.

Leopara yaklaştığı anda, konumuna bakıp yeri tekmeledi ve havaya zıpladı. Daha da yükseğe zıplayabilmek için yanındaki duvarı tekmeledi, daha sonra da karşı duvarı. Bunu birkaç kere tekrar ettikten sonra, yerden onlarca metre yükselebilmişti. Durum böyleyken bile kimse onu fark etmiyordu.

Varlığımın fark edilmemesine daha önce hiç bu kadar minnettar olmamıştım. – Il Han elinde mızrağını tutarken mırıldandı.

Yanındaki binanın duvarını tekmeleyerek yönünü değiştirdi. Bu sonuncuydu. Havada hızla hareket ederken, kaplanın görüntüsü gittikçe büyüyordu.

O kadar binayı yok ettikten sonra bile tatmin olmamış mıydı? Ön pençesinde, içinde askerlerin olduğu askeri aracı tutuyordu.

Askerler el bombalarını onun açık ağzına fırlattığında, kendilerini de ölüme hazırlamışlardı. Fakat bu saldırı da ölümcül bir zarar vermemişti. Il Han bile el bombasıyla yaralanmayabilirdi, öyleyse leoparın bundan kurtulması şaşılacak bir şey değildi.

Havadan, hedefine doğru düşerken mızrağını tüm gücüyle geri çekti. Leoparın koca yüzü gittikçe yaklaşıyordu. Ağzını,  askeri aracı yutmak için kocaman açmıştı.  Tam o sırada Il Han’ın görüntüsü sarı gözlerine yansıdı.

 Il Han tüm gücüyle mızrağını canavarın sol gözüne batırdı.

[Kritik vuruş!]

[Kraaahhhraaa!]

Dünyayı yerinden oynatabilecek bir çığlıktı. Parçalanma sesiyle birlikte gözü patlarken çıkan sıvı Il Han’ın bütün vücudunu kaplamıştı.

Böylelikle varlığı ortaya çıktı. O an, savaş alanındaki havanın değiştiği andı.

“Sung Daein Bolt!”

“Değişmiş ama kesinlikle o! Bu Sung Daein Bolt!”

“Başka bir dünyaya gitmemiş.”

“Şimdi kurtulduk…!”

Bir binaya tutunmuş olan leopar acıya dayanamayarak yere kaydı. Yere düşerken bile askeri aracı bırakmıyor oluşu korkutucuydu.

Il Han, canavarın gözüne saplanmış mızrağı tutarak hızla geri çekti ve canavar aracı bırakır bırakmaz yere atladı.

Sonuç olarak, yarısı saplanmış çelik mızrak, Il Han’ı takip ederek yüzünden kayıp düştü ve geride gözünden çenesine kadar inen bir yara bıraktı.

[Kuhoooooo!]

Vücudunu sallarken ayaklarını hareket ettiriyordu ama Il Han çoktan onun erişim alanından çıkmıştı. Dahası, gözünü kaybettiğinden dolayı aklı başına gelmişti. Kurşunlar ve büyüler her yönden ona saldırıyordu. Saldırılar küçük de olsa, zarar görmüş olmalıydı.

Bu arada Il Han, umutsuzca yere düşen askeri aracın tepesinde ayak izinden bir göçük bırakarak arabaya iniş yaptı. Mızrağını hafifçe sallayarak arabanın tepesini yok ettikten sonra içeride ölümü bekleyen iki askeri de koluyla yakalayarak araçtan atladı.

Yerden onlarca metre yüksekte olmasına rağmen, hiç duraksamıyordu.

“Kaçıncı seviyesin sen!?”

“Ben 3.”

“Ben 2.”

“Eğer ölmek istemiyorsanız bana sıkıca tutunun.”

Askerler, onu rahatsız edecek şekilde sarıldıktan sonra bir ‘bom’ sesiyle yere indi.

Çoktan çatlamış olan beton zemin, çarpışmanın da etkisiyle paramparça oldu. Ama Il Han’ın sadece bacakları hissizleşmişti.

Yere indikten sonra askerleri serbest bıraktı. Il Han’a tıpkı bir kahramana bakar gibi bakıyorlardı. Ama Il Han’ın onları kurtarmasının tek sebebi gözlerinin önünde insanların öldüğünü görmek istememesiydi. Kurtarabileceği müddetçe aksini yapması için bir sebep yoktu.

“Kaçın.”

Askerlere ayrıntılarıyla açıklayacak değildi. Tuhaf bir şekilde, ardında tek bir kelime bırakarak tekrardan yeri tekmeledi. Yere düşmüş canavar gözlerini Il Han’dan ayırmıyordu.

Tek gözünden kan fışkırıyor, öldürme isteğiyle dolu diğer gözüyle ise ona bakıyordu. En büyük darbeyi ondan aldığına göre hedef olarak onu belirlemesi çok mantıklıydı. Bu canavar, acıdan dolayı durumunu unutan ayı kadar aptal değildi. Yani Il Han tekrardan gizlenemeyecekti.

Bunun bir önemi yoktu. Karşısındaki, doğrudan yenebileceği bir rakipti. Sırıtırken hızını da arttırdı.

“Çok havalı...!”

“Leopar bütün dikkatini Sung Daein Bolt’a verdi. Şimdi saldırmanın tam zamanı!”

“Herkes büyüsünü kullansın! Darbe almış gözü hedefleyin.”

Orada bulunan insanların büyük çoğunluğu ilk kez birbirleriyle karşılaşmıştı ve aynı savaş alanında acı çekmişlerdi.  Buna rağmen, leoparı öldürebilme arzusuyla için iş birliği yapıyorlardı. Her birini keskin birer bıçağa çeviren arzu…

 Tabii bunu mümkün kılabilecek tek şey, Il Han’ın ortaya çıkarak onlara nefes alacak zaman kazandırmasıydı. Ama etkileri Il Han’ın beklediğinden büyük olmuştu.

[Krrrrrrrrrrr!]

Leoparın kükremesi, saldırılar devam ettikçe insanlara yöneldi. Saldırılardan kaçınmaya çalışırken rahat hareket edemiyordu. Sebebi herkesin, tek bir kişinin sözüne uyarak, yaralı gözünü hedef almasıydı.

O sırada, son vuruş gerçekleşti. Mavimsi bir yıldırım ona çarparak yarasından tekrardan kan fışkırmasına sebep oldu!

“Bu İmparatoriçe!”

“İmparatoriçe bile burada! Gerçekten de kurtulduk!”

[Kuaaaaa! Kyaaaruuuuu!]

Vurulduktan sonra tuhaf bir şekilde kükremeye devam etse de bakışını Il Han’dan ayırmayarak yeri tekmeledi.

Tüm gücüyle kafa atmayı mı planlıyordu? Bu Il Han’ın planıydı. Il Han elindeki mızrağı biraz eğimli bir şekilde geri çekerek hızını artırdı.

“Uooooooooooh!”

 Koştuğu sırada, içinde bir şey otomatik olarak kaynamaya başlamıştı. Mızrağını daha da çekerken bunu içinde tutamayarak bağırdı.  Kendisiyle leopar arasında yüz metre kalmıştı. Bir göz kırpışıyla fark elli metreye düşmüştü. Ve bir nefes alışıyla da aradaki fark kapanmıştı.

Leopar vücudunu fırlatırken pençesini savurdu. Saldırırken ki tek amacı onu dümdüz etmekti. Il Han da benzer bir tepki verdi.

Pençe ona saldırmadan önce mızrağını kaldırıp yere sapladı ve tepki kuvvetiyle geri sıçradı!

Hemen ardından da leoparın suratına çarptı.

“Hayır!”

“Eğer Sung Daein Bolt ölürse ne yapacağız? … Ama bu biraz tuhaf değil mi?”

“…Vücudunu saran şey de ne?”

Şok dalgası çok büyüktü. Bir anlığına iç organları yer değiştirmiş gibi hissetmişti. Tüm vücudu acının ardından da hissizleşti.

Neyse ki canavar tarafından ezilerek öldürülmeyecekti.

[Khhhkkkkraaaaa!]

Çünkü Il Han ve leopar arasında, şok dalgalarını ileten sayısız kemik bıçağı vardı. Sonuç olarak leopar yüzünden bıçaklanmıştı.

Il Han, mide bulantısını durdurmaya çalışırken burnundan konuştu.

“…Gördün mü? Onu yapar yapmaz kullandım.”

[İki kelime. İğrenç görünüyorsun.]

Leoparın kendi darbesini kullanarak leopara zarar vermişti ama şuanda bir arabanın camına yapışmış kurbağa gibi görünüyordu. Bu görüntü üzerine bin yıllık bir aşk bile yok olabilirdi. Lita’nın burada olmaması çok iyiydi.  

Il Han kemikleri geri sokarken bunları düşünüyordu.

İnsan havalı görünmeye çalışırsa eninde sonunda kendini aptal bir halde bulur.