Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

17. Bölüm Onları Ben Yaparım (3)

Çevirmen: Kamiyasora / Editor: Kamiyasora

“…Ben ne yapacağım?”

[Zindan kurmalısın.]

Yanlış duyma ihtimaline karşı sormuştu, ama duydukları doğruydu. Erta’ya endişeli bir şekilde sordu.

“Sen iyi misin? …Eğer yulaf lapası istersen yaparım. İster misin?”

[Ben çok iyiyim! Cennetin emirleri! Sana söylüyorum! Bu zindanların kurulması için bir görev!]

Yu Il Han sessizce iç çekti. Sert bakan gözlerini kıstı.

“Bu görev benim için değil, sizin için, yanlış mıyım?”

[...Ben, bu dünya için de. Yani senin için de oluyor.]

“Sevimli davranmak şuan beni kandıramaz.”

Dün, bütün hikâyeyi Erta’dan dinlememiş miydi zaten? Tuzaklar, diğer bir deyişle Tanrı’nın dünyaya dağıttığı zindanlar canavarları çekmede başarısız olmamış mıydı?

“Tanrı’nın yapamadığı bir şeyi ben nasıl yaparım?”

[Zindanların tam olarak çalışmama sebebinin, zaman durduğunda canavarların Tanrı’nın enerjisine alışmaları olduğunu düşünüyoruz. Yani Tanrı’nın gücüne bağışıklık kazanan canavarlar, Tanrı’nın gücünün yayıldığı bir zindana yaklaşmazlar.]

“Yine bunlar zaman durduğu için oldu diyeceksin, değil mi?”

[Evet!]

O kadar utanmazdı ki Il Han ona kanabilirdi!

[Tersine, sen insan olmana rağmen zaman durduğunda, bin yıl boyunca her türlü teknikte ustalaştın. Sonuç olarak, demircilik yeteneklerin öyle bir seviyeye ulaştı ki biz yüce varlıklar bile buna zorlukla inanıyoruz. Tek sorunun, mana kullanamıyor oluşun ama mana işçiliği yeteneğin bu durumu çözebilir. …Bu dünyada zindanları oluşturabilecek tek varlık sensin.]

Yağcılıkla dolu sözler bir süre sonra onu rahatsız etmeye başlamıştı, gözlerini daha da kıstı. Yalnızlıkla bilenen ve çok hassaslaşmış olan hisleri, onu kullandıklarına dair uyarı veriyordu.

Bu kadın onu inanılmaz miktardaki işle terk etmek üzereydi.

“Şuan bana iş yıkıyorsun, değil m?”

[Bu herkesin yararına. Biz istenilen şeyleri yaparız, sen de yeteneklerine uygun bir görev almış olursun ve hatta uygun bir ödül bile kazanabilirsin!]

“Sürekli bağırsan da iyi konuşabiliyorsun.”

Il Han’ın bütün bunlar için her şeyi yapmak istemesi onu bir alçak mı yapardı? Alçakça bir zihin, ‘iddialı ve ‘kendine güvenen’ kelimeleriyle mi dolu olurdu?

Bir dakika, iki şekilde de bu onu bir alçak biri yapmıyor muydu?

Il Han yavaşça sordu.

“Eğer yapmazsam ne olur?”

[Cennet başka bir grup zindan yaratır. Elbette, Tanrı’nın enerjisiyle dolu olacakları için başarısız olma ihtimalleri çok yüksek. Sonuç olarak da insanlar biraz daha vahşi bir ortamda hayatta kalmaya çalışırlar.]

“Eğer ben yaparsam canavarlar tuzağa düşer mi?”

[En azından cennetinkilerden daha fazla şansı var. Yani evet, tuzağa düşerler.]

“…Ama bu en önemli soru.”

Herhangi bir özelliği olmayan bedenine, sadece basit malzemelerin olduğu atölyesine baktı.

Döndüğünde meleğin eşi benzeri olmayan bir parıltıyla dolu gözlerini gördü.

“Zindan yapabilir miyim?”

[Elbette. Eğer bir tasarım planın ve gerekli malzemelerin olursa yapabilirsin. Ve bizde de bunlardan var.]

Il Han gülümsedi.

“İyi, yapacağım.”

[O zaman hemen başlayalım.]

Erta atölyenin içine bir anda ortaya çıkan dev metal yığınını koydu.

Siyah ışık saçan bir grup metal ‘harkanium’u; kırmızı ve sert bir enerjinin hissedilebileceği başka bir metal grubu ‘fecinom’u; ardından mavi bir ışık saçan bir şişe ‘el hazra’ adlı sıvı barındıran bir şişeyi ve son olarak da çekiç, keski, örs gibi sade ve görüntüsü güzel olmayan malzemeleri çıkardı.

[Bu üç metal, daha yüksek sistemli dünyalardan gelen metaller. Eğer şu anki dünya iki kere daha seviye atlasa, dünyada da bunlardan çok az bir miktar ortaya çıkabilirdi.]

“O zaman bu sıvı da mı metal? Bunun cıvaya benzediğini söyleyebilir miyim?”

[…Beni hiç dinlememişsin gibi görünüyor.]

Erta devam ederek, mana işçiliğinde kullanacakları sayısızca büyü taşını ortaya çıkarttı. Ama yeni taşlar, gri kurdunki ile karşılaştırılamayacak kadar büyüktü ve çok daha parlak ışık yayıyorlardı.

Bunlar da Erta’nın çok sevdiği üstün varlıklardan gelen büyü taşları mıydı? Il Han dikkatli bir şekilde sordu.

 “Bir işçinin iradesi mana işçiliğinde önemli, değil mi? Daha önce hiç zindan yapmadım ve onları nasıl yapabileceğimi bile bilmiyorum. Böyle değerli görünen taşlarla başa çıkmam için bana yardım edecek misin?”

[Yapım aşamasında melekler sana yardımcı olacak. Yoksa baştan sona bütün işi tek başına mı yapacağını sandın?]

“Evet.”

Yalnızlar her zaman, başından sonuna kadar tek başlarına çalışırlar, başka insanlarla konuşmaktan ve onlarla birlikte çalışmaktan nefret ederler! Il Han da her şeyi tek başına yapmayı planlıyordu, dolayısıyla Erta birlikte çalışacaklarından bahsedince çok şaşırdı.

[Bu malzemelerin hepsi kiralık, dolayısıyla iş için kullanmadıklarını geri vermelisin. Sana verilecek ödül için, başka bir şey hazırlayacağız.]

“Ödül olarak bana sendeki gibi dört boyutlu bir cep veremez misiniz?”

[Envanter bir büyüdür.]

“Kahretsin…”

Yatakların bir bilim olduğunu öğrendiğinden beri bu kadar hayal kırıklığına uğramamıştı. (Kore deyimi.)

Düşüncelerini bir kenara bırakarak eski örsünü (çok hafifti) değiştirerek Erta’nın getirdiği örsü (çok ağırdı) aldı. Bir usta hangi malzemeyi kullandığını umursamazdı ama bu durum Il Han için geçerli değildi.

Çekiç de olsa, örs de ve hatta maşa bile; kullanıcısı için farklı boyuttaydılar. Yakın gelecekte kaybolmayacak malzemeleri kullanmanın daha iyi olacağına karar vermişti.

[Temel işlemler çoktan bitti yani senden tek istediğimiz şekil verip dolgu yapman. Sana baştan sona bir zindan yaptıracak kadar düşüncesiz değiliz.]

“Buradaki malzemelerle ve bu atölyede nasıl zindan yapabilirim? Benden çömlek değil bir zindan yapmamı istiyordun, değil mi?”

Malzemeleri gördüğünden beri aklında olan soruyu sordu. Bu mantıklıydı; ne de olsa dolgu, yüzeyi oyarak başka bir malzemeyle kaplamak anlamına geliyordu.

Bunların içinden,  karmaşık ve güzel bir teknik olarak dolgu yapımı oldukça zor ve sinir bozucu bir işti.

Böyle eklentilerle bir zindanı nasıl yapabilirdi? Eğer dolguya bir goblin çizerse o goblini ortaya çıkaracak bir tür büyü mü vardı?

[Zindan kocaman bir yerdir. Onları doğrudan yapabilmemizin bir yolu yok, yanlış mıyım? Senin yapman gereken canavarları çekecek ve etraflarını saracak büyülü bir araç. Buna Yıkım Tuzağı denir.]

“Bunu bana en başından söylemeliydin! Öyleyse bu dolgu…”

[Bir tür büyü dizisi olarak adlandırılabilir.]

Erta, özel malzemeden yapılmış bir kâğıt çıkardı. Il Han ona baktığında, korkudan bembeyaz kesildi. Bunun bir büyü dizisi olduğunu duyduktan sonra, yapımının zor olacağını düşünmemişti ama olayı tamamen yanlış anlamasıydı.

Bir küp merkezdeydi, sayısız metal halkalar da onu sarmalıyordu. Ve sadece küpün kendisinde değil,  her halkanın üzerinde de anlaşılmayan harfler vardı. Eğer birisi bu plandaki büyü aracının bitmiş halini görseydi, ‘Bu, fantastik romanların sonunda çıkan araçlara benziyor!’ diye bağırırdı.

Bu kesinlikle, yapımı şuana kadar yaptığı her şeyden daha zor olan bir nesneydi. Demirciliktense işçiliği, yapımda büyük rol oynayacak gibiydi… Daha işe başlamadan iç geçirdi. Dişlerini gıcırdatarak mırıldandı.

“Bu görevin ödülü… Güzel olsa iyi olur, tamam mı..?”

[Söz veriyorum. Çok şaşıracağın bir şey hazırlayacağım. Görevdeki gelişimin seviyesine göre, sana en uygun hediyeyi alacaksın.]

Erta işin zorluğunu bildiğinden ciddi bir şekilde onu onaylamıştı.

Öyleyse sorun yoktu. Sadece Sonsuz Alev’e bakarak bile cennetin hediyelerinin özel olduğunu söyleyebilirdi. Bu durumda onlara güvenebilirdi.

Il Han, zor olacağını düşündüğü işin hayal etmediği bir şeye dönüştüğünü fark ederek işi kabul etti.  

Alnındaki terleri emecek bir kıyafet giyerek, sertliği bir dokunuşla anlaşılabilen, sade, metal maşayı aldı. Ve bir grup siyah ‘harkanium’ metalini seçerek ocağın içine yerleştirdi. Bir yandan da kendisiyle konuşuyordu.

“Hadi başlayalım.”

 Bu Il Han’ın, Sonsuz Alev’i kullandığı ilk işti.

Erta, daha önce Il Han’ın yaptığı mızrağa bakıp tekniklerinin ne kadar inanılmaz olduğunu görmüştü. Ama onu doğrudan metal işlerken hiç görmemişti.

Görüntüsü, alevlere odaklanması ve her işlemden sonraki metalin hali, onu şaşkına çevirmişti.  

“…Alevler hala güçsüz. Eğer büyü taşıyla beslersem güçlenir mi?”

[Evet.]

“Hımm… İyi, bu yeterli…”

Şuana kadar sadece, Büyük Değişim gerçekleşmeden önce dünyada bulunan cevherlerle çalışmıştı. Üstelik titanyum gibi maddelerin bile küçük bir atölyede, üzerinde çalışmak zordu. Yani aslında üzerinde çalıştığı cevherlerin de belli bir sınırı olmalıydı. Kanıt olarak başyapıtı olan çelik mızrağı sadece çelikti.

Her neyse.

Yine de hareketleri bin yıl boyunca harkanium üzerinde çalışmış usta bir demirciye benziyordu.

“Fuu… Tak!”

Harkanium, büyü taşı sayesinde oldukça gelişen Sonsuz Alev ile yeteri kadar ısıtıldıktan sonra, ciddi bir yüzle kaynak yapmaya başladı.

Metallerin erime noktalarını biliyordu, yani en başından beri bütün gücüyle metale vuruyordu. Çekiç ve harkanium vahşice çarpıştıktan sonra hissetti.

‘Büyük ihtimalle bunu yapabilirim.’

Asıl gücü yetersiz kalabilirdi ama bu çekiç, kullanıcısının gücünü geçici olarak artırıyor gibiydi. Il Han birkaç vuruştan sonra buna alışmıştı ve harkaniuma, yetecek kadar bir güçle vuruyordu.

Klang, klang, klang, klaaaang.

Harkanium değişime direnebileceği kadar dirense de, bu küçük atölyede bununla ilgilenmek için gereken her şey vardı: Sonsuz Alev, maşa, çekiç ve son olarak da fevkalade bir demirci. Sonunda yavaş yavaş ama kesin bir şekilde boyun eğdi.

Demir değişiyordu. Il Han planı bir kez gördükten sonra ezberlediğinden metali ısıttıktan sonra maşanın yerini değiştiriyor ve çekiçle devamlı vuruyordu.

Çelişen hareketler – karmaşık ama güçlü, dengesiz ama kontrollü – bir makine için bile imkânsızdı. Bazı zamanlar Il Han’ın iradesi, harkanium ile oynuyordu.

Bunun harkanium olduğunu kim söyleyebilirdi ki? Sonsuz Alev mi bunu yapıyordu? Çekiç mi? Örs mü?

Hiçbir alet mucizeler yaratamazdı. Bu bir insanın eseriydi. Bu insan geçmişte olmamış, gelecekte de olmayacak, sadece bu güne özgü bir mucizeyi çağırıyordu.

Erta nefessiz kalarak önündeki manzaraya baktı.

‘Bir yanlış mı yaptım acaba? Bu kişi mızraktansa demirciliği mi seçmeliydi? O zaman Tanrı’ya meydan okuyacak bir şey yapabilirdi… Evet, Tanrı’ya meydan okuyabilecek bir şey.’

Il Han ile karşılaşan bütün melekler neden kâfirleşiyordu. O anda Erta, Il Han’ın Tanrı’yı geçebilecek potansiyeli olduğunu biliyordu. Savaşarak değil de teknikleriyle.

Çok da uzun olamayan bir sürede şekillendirme bitmişti. Merkezdeki küpe ve ince metalik çizgilerle birbirine bağlanan sayısız halkayı bitirdikten sonra Il Han, yine Erta tarafından hazırlanmış küçük bir keskiyi aldı. Şimdi sıra dolgudaydı.

Kendinden yeterince emin olmasına rağmen, işleme başlayacağı sırada bilinçsizce iç çekti.

“Kahretsin. Daha başarısız olup olmayacağımı bile bilmiyorum.”

[Eğer başarısız olursan, onu eritip tekrardan yaparsın. Elbette bu çok zamanını alır.]

Erta’nın sözlerini tamamen görmezden gelerek bıçağını ‘Yıkım Tuzağı’ şeklini almış eserine doğrulttu.

 Tam o sırada deneyimlerle bile açıklanamayacak kadar kuvvetli ‘kayıt’ dünyada işlenmeye başlamıştı.