Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

151. Bölüm Evimi Kendim Yaparım (4)

Çevirmen: Kamiyasora / Editor: Kamiyasora

[Oldukça geniş.] (Liera)

Liera, Kiroa’yla bağlantılı olan geçidin çevresindeki açıklığa bakarken mırıldandı. Hayır, oraya açıklık demek yeterli değildi. O kadar büyüktü ki, oraya bir veya iki park sığdırılabilirdi.

Burası bir zamanlar Gangnam’ın zenginleri için ayrılmış olsa da, birçok binayla birlikte oldukça büyük bir zarar almıştı. İlk olarak zindan kapısı oluştuğunda, ikinci olarak da Kiroa ile olan bağlantı yüzündendi. Ağırlığınca altın eden yer artık değersiz bir hale bürünmüş ve sonunda da Il Han’ın eline geçmişti.

[Demek evini buraya inşa edeceksin…] (Liera)

“Bunlara bakmak için istediğin kadar zaman harcayabilirsin.”

Il Han, kesit alanı ve zemin planları da dahil olmak üzere onlarca katlanmış taslağı açtı, taslaklara bakıldığında inanılmaz derece büyük bir malikane olacağı görülebiliyordu.

Karmaşık dizayn ve detaylar taslakların ünlü bir mimarın elinden çıktığı izlenimini veriyordu.

Ericia’nın alnında soğuk ter damlaları belirirken taslaklara baktı.

“Efendim, bunların hepsini siz mi yaptınız?”

“Evet. Daha önceden zamanım varken üzerinde biraz çalışmıştım.”

Il Han devam ederek dev, beyaz bir tahta çıkardı ve bütün taslakları tahtaya sabitledi. Sonrasında özel detaylar ve açıklamalarla malzemelerin malikanede nerede olacağıyla ilgili dağılımı yaptı.

“Pekâlâ.”

Efler ve Ericia’nın yüz ifadelerinden de anlaşılacağı gibi hepsi de büyük bir şaşkınlık geçiriyordu ama Yu Mir nedense heyecanlanmıştı. Il Han başında oturan üç meleğe sordu.

“İkini Büyük Değişim’e ne kadar kaldı demiştiniz?”

[Dünya ölçüsüyle bir ay civarında. İlk değişimin üzerinden neredeyse bir yıl geçmiş olacak.] (Liera)

[Demek bir yıl oldu. Aslında Sonsuzluğun Kum Saati’nde harcadığımız zaman yüzünden bir yılı da geçiyor.] (Erta)

Il Han, ev için malzemeler yaparken Sonsuzluğun Kum Saati’ni bile aktive etmişti. Bir ev şeklinde olacak kalesini, ne olursa olsun ikinci Büyük Değişim’den önce bitirme düşüncesinde boğulmuştu!

“Bir ayımız var. Eğer size verdiğim talimatlarda ustalaşırsanız hiçbir problem olmaz. Tek yapmamız gereken – temelleri sertleştirmek, üstündeki kısımları inşa etmek ve mana işlemek!”

[Bütün ir malikaneyi tek bir eser haline getirmeye mi çalışıyorsun!?] (Erta)

1,800 tane üçüncü ile bir tane de dördüncü sınıf büyü taşı çekirdek görevi görecekti. Bütün bunları çok önceden hazırlamıştı.

Malikane, Il Han’ın ekipman yapma, dil yeteneğiyle büyü dilini öğrenme ve canavarlardan aldığı malzemelerle uğrama sonucu elde ettiği sayısız deneyiminin somutlaşmış halinden farksızdı!

“Geçidin hemen önüne inşa etmeyeceğiz. Öncelikle, geçit merkezde olacak şekilde genişçe bir çit ve Kiroalıların gücüne ihtiyaç duymamız halinde bir eğitim alanı yapacağız. Evi de buralara inşa etmeyi düşünüyorum. Ve bundan daha da fazlasını kaplayan bir duvar…”

Il Han’ın, malikane yapma dersi 20 dakika daha devam etti. Astları, ona yetişebilmek ve bilgileri kafalarına kaydedebilmek için çok uğraştı.

“Majesteleri?”

En sadık ve en bilge elf olan Phiria dikkatli bir şekilde sordu.

“Ya binayı yaparken bir şey ters giderse? İşleri yanlış sırada yapmak ya da konumunu yanlış ayarlamak gibi…”

“Küçük hataları mana işleyerek düzelteceğim, dolayısıyla sorun yok. Tek yapmanız gereken sıkı bir şekilde çalışmanız.”

Kaçacak hiçbir yol yoktu! Tek yapabilecekleri kaderlerini kabullenmekti!

Il Han mütevazi bir şekilde her kaz 1600 m^2 olacak şekilde üç kat tasarladı. Elbette sadece tek bir bina yapmak yalnız olacağından bir tarafına çok işlevli bir kulübe ve oraya gelecek olan kur türleri için de bir yurt tasarladı.

[‘Mütevazi’, evet tabii!] (Erta)

“Arka bahçeyi, kurt türleri her geldiğinde rayı ezeceğinden dolayı çok umursamıyorum. Ama bunun yerine muhteşem bir yüzme havuzu inşa edeceğim.”

[Yüzme havuzları iyidir!] (Liera)

Neşeyle konuştu Liera. Çoktan Il Han’ı baştan çıkarabilmek için ne tür bir mayo giyeceğini düşünüyordu. Bu sırada Spiera hafif üzgün bir ifadeyle konuştu.

[Ufak dekoratiflerde estetikliği sevmediğini sanıyordum… Bu değerli zamanda neden böyle çocuk oyunlarıyla zamanını harcıyorsun…] (Spiera)

[İnsanların hayali vardır. Bunu zaman zaman unutsak da Il Han hala bir düşük varlık. Aslında bu tür bir yanının olması kötü değil. Biraz olması sorun oluşturmaz…] (Erta)

Ama o sırada Il Han’ın yaptığına ne kadar bakılırsa bakılsın ‘biraz’ olarak adlandırılamazdı!

[Havalı ve sağlam bir ev inşa etmek istediğini anlıyorum. Ama bu yine de çok fazla!] (Erta)

Hala heyecanını koruyan Il Han onu görmezden gelerek konuşmaya devam etti.

“Malikanenin yapısını bitirdim, bu yüzden bir sonraki seviyeye geçiyorum.”

“Hala bir şeyler var m!?”

Elfler arasında en cesur, ama aynı zamanda da en cahil olan savaşçı Mirey şaşkınlıkla bağırdı. Beyni çoktan sınıra ulaşmıştı!

“Evet, geriye en önemli şey kalıyor.”

Ama, Il Han acımasızca başını sallayarak konuştu. Ama bir sonraki konuşmasında Mirey’in tahmin etmediği bir yöndeydi.

“Şu ana kadar tartıştıklarımız malikanenin dışarıdan görünen kısmıydı ve bundan sonra kalenin inşasından sonraki ayrıntılı özelliklerden bahsedeceğim.”

[…Kale?]

“Evet, kale.”

Il Han’ın gözleri parladı.

“Bu malikane, Dünya’daki en güçlü kale olacak. Şu an için mümkün olmasa da en nihayetinde uçmasını ve canavar avlamasını amaçlıyorum!”

[Yani senin hayalin basit bir malikane değil de taşınabilir bir kale!?] (Erta)

“Aynen öyle!”

Ön bahçedeki yüzme havuzu bile planlarına hizmet ederek zırhının özelliklerini kullanıp silaha dönüşebiliyordu. Ne kadar da korkutucu!

[Bu mimari değil…] (Liera)

Gerçeği sonunda fark eden Liera karanlık bir sesle mırıldandı. Bu sırada Il Han malikanesinde etrafa yerleştirilecek silahlardan ve tuzaklardan bahsediyordu. Herkes aynı anda mırıldandı.

[Bu sadece aşırı derecede büyük br demircilik!] (Liera)

[Aynı zamanda da mana işçiliği.] (Erta)

Oradaki herkes Il Han’ın gerçek amaçlarını anladıktan sonra Il Han büyük miktarda malzemeyi toplayarak malikanenin nerede olacağına dair temelleri sağlamlaştırdı. Normalde bu, gizliliğin söz konusu bile olamayacağı çok büyük ölçekli bir inşaat işiydi. Ama Il Han’ın insanüstü gücü ve de envanterinin uzaktan kontrol özelliğiyle bu dünyada imkansız olan hiçbir şey yoktu.

“Şimdi zemini düzenleyeceğiz.”

En azından aylarca sürecekmiş gibi duran inşa kısmı, Il Han’ın, bir orkestrayı yönetircesine yaptığı parmak hareketleriyle ilerledi. Astları inşa kısmından kaçış olmadığını anlamıştı. Şimdi ancak Il Han’ın oluşturduğu bu dalgaya kapılmaktı!

“Güzel, hadi başlayalım.”

“Evet!”

“Phev…”

Bu şekilde Il Han ve takımı kalenin saçma inşasına başladı. Yaptıkları demircilik ve mana işçiliğinin temeli oluşturduğu bir kale inşaatıydı. Böyle bir şey üçüncü değişimini yaşamış dünyalarda bile görülemezdi!

**

Il Han’ı rahatsız ettikleri için birçok klan, şirket ve hatta ülkenin yok olmasının ardından insanların öfkesi biraz olsun yatıştı ve ortalık da duruldu.

Bazı fanatikler var olan ülkelerin yok edilerek yerine yenilerinin oluşturulması gerektiğini söylese de ikinci değişim her an yaşanabilirken yeni ülkeler kurmak ve temellerini güçlendirmek için zaman yoktu.

Susanoo’ya iftira etmenin sonuçlarına ilk elden tanık olan çeşitli devlet kendi gelecekleri için endişeleniyor, geleneksel politikayı bir yana kaldırarak bütün kaynaklarını ikinci değişime hazırlanmak için koyuyordu.

Elde olan azıcık yeni malzemeyle birçok kalkan yapılırken klanlar ve ordu nüfusun yoğun olduğu bölgelerle ilgilendi. Bunun yanında da onlara gelecekte ortaya çıkabilecek olan zindanların yeri söylenmişti. Böylece sayısız bölgedeki nüfus başka yerlere yerleştirildi.

Bu sırada Vanguard standart seviyeli ekipmanların fiyatlarını düşürerek birçok kişinin oradan silahlanmasına izin verdi. Hatta gücü olmayan insanların kendilerini koruyabileceği ekipmanlar bile satılmaya başladı ve zaten yüksek olan konumunu yükselterek çok farklı bir seviyeye taşıdı. 

“Vangard’ın başkanı ünlü Ölüm Tanrısı, değil mi?”

“Su-susanoo gerçekten de Koreliymiş.”

“Gerçek adı ortaya çıktı. Görünüşe göre adı Yu Il Han’mış.”

“Ne isim ama…”

Birçok ülkenin devleti Il Han ile tanımayı istiyordu. Kang ailesi bütün bu girişimleri daha en başından engellemek istiyordu ama artık kontrol edebilecekleri boyutu aşmıştı. Hepsinden de öte bunların yaşanmasındaki en büyük faktör Il Han’ın Rekabet Savaş’ı sayesine Dünya’ya birçok gelişmiş Yıkım Tuzağı getirmesiydi.

Japonya’dan başlayarak, Kang Chan’dan sonra ikinci en büyük hayalperestler olarak, Il Han’ın kendilerine ait olduğunu düşünen Amerika, Çin, Rusya, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, İsviçre, Kanada… sayısız ülke ona barış çağrısı gönderdi. İlk değişimden sonra gücünün büyük çoğunluğunu kaybeden ülkeler bizzat Kore’ye bile geldi!

Ama hepsi de düşündüklerini yapmada başarısız oldu; Il Han kendi topraklarında inşaattan önce yapılmış dev duvarlarla çevrelenmişti. Telefonların kapalı olması temel kuraldı.

Böylece insanlar bir sonraki hedef olarak Il Han’ın ailesini belirledi ama bu da imkansızdı. Il Han’ın babası Yong Han Vanguard’da çalışıyordu ve annesi Ye Seul de eve Yong Han’dan başkasını almıyordu!

Bazen zorluyorlardı ama ‘neredeyse’ ölümle burun buruna gelen bu insanların hepsi korkuyla kaçıyordu. İnsanlar sonunda Il Han’ın annesinin de şahane yetenekleri olduğunu anlamıştı.

“Bu aile ne yapıyor böyle!”

“Ugh, doğumdan itibaren sıradan olmadığını biliyordum, ama yine de…!”

Il Han çoktan çözüm olarak insanlara Vanguard’ı vermişti. Bununla yetinmeyen ve daha fazlasını isteyenlere verecek başka bir şeyi yoktu. Böylece hiç kimseye cevap bile vermedi.

Meydan okuyanların hepsi ortadan kaybolduğunda Kang Chan her zamankinden de fazla hayal kurmaya başladı ve Ölüm Tanrısı üzerindeki gizem gün geçtikçe büyüdü.

[Gördünüz mü, o bir insan değil.]

[Siz de onun kahraman gibi hareket eden bir melek olduğunu düşünmüyor musunuz?]

[Dünya’da büyük değişiklikler olduğundan beri, insanlığı kadim zamanlardan beri koruyan kahraman gözlerini tekrar açtı…!]

Bu noktada şehir efsaneleri türemeye başladı. Bunun anlamı insanlık ona güveniyor ve umutlarını ona bağlıyordu. Eğer Il Han hareketlerini kontrol altına almazsa her şey burada bitmezdi. Belki de ‘Nadirizm’ diye bir din bile oluşturulabilirdi. (Yu Il Han Korecede ‘nadir’ anlamına geliyor.)

 “…Dışarıda durumlar böyle…”

Açıklamayı bitiren Mi Rae, perde arkasındaki neredeyse bitmiş olan malikaneye baktı. Gözleri anlatılamaz duygularla doluydu.

Liera’nın tavanın ağır bir parçasını iki çift kanadını çırparak havada tutarkenki görüntüsü özellikle etkileyiciydi.

“Il Han-shi, burada bir malikane oluturuyorsun…”

“Hey! Yamuluyor! …Özür dilerim? Ne dedin?”

İşi yerinde denetleyen bir yönetici ve de bir numaralı işçi olan Il Han başını Mi Rae’ye çevirdikten sonra sordu.

“Il Han-shiiii, benimle evlen! Ben de burada yaşamak istiyorum Kuhk!”

“Ah, hiçbir şey.”

Mi Rae için ‘hiçbir şey’ olsa da, yarı uyutulan yarı boğulan Yu Na için oldukça önemliydi.

Ama Il Han Mi Rae ve Yu Na’nın arasındaki arkadaşlığa inandığından hiçbir şey söylemedi. Bunun yerine çalışan astlarına bağırmaya devam etti.

“Biraz daha! İkinci değişim yaşanmadan işimizi bitirmeliyiz!”

Astları canlı bir şekilde geri bağırdığında ll Han işinin başına geri dönecekti ki, hiçbir ey yapmamış olmasına rağmen retinasında birbirinin ardına yeşil yazılar belirdi.

[Ast Kiera Maymun, ‘Niruad’ adlı dünyanın kaydının bir kısmına sahip oldu.]

[Dünyaların kaydı 100/100]

[‘Kuyudan zıplayarak çıkan kurbağa’ unvanını kazandın. Hangi dünyada olursan ol doğduğun dünyaya geri dönebilirsin. Mana harcayarak başkalarını da getirebilirsin. Kullanıldıktan sonra bir hafta bekleme süresi var. ]

[Il Han, ne oldu…?] (Liera)

[Yu Il Han?] (Erta)

“ll Han-shi?”

“…Ah, bir şey yok.”

Yeni ve muhteşem unvanın bilgilerini doğruladıktan sonra böyle devrimsel bir yeteneğe sahi olduğundan gelecekte nasıl saçma bir duruma sürükleneceğini düşündü. Derince iç geçirdi.

İki hafta sonrasında Dünya’da ikinci Büyük Değişim yaşandı.

Ama Dünya’da, diğer dünyalarda yaşanmamış bir problem ortaya çıkmak üzereydi.