Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

145. Bölüm En Önemli Oyuncu Bana Ait (3)

Çevirmen: Kamiyasora / Editor: Kamiyasora

Il Han, Dünyalı insanların birbirleriyle ölümüne dövüşmesini ve geriye Dünya’yı korumak için bin kişinin kalmasını beklemişti.

“Susanoo takımı.”

“Onlarla savaşmamalı ve güçlerini düşürmemeliyim.”

“Üyeleri çok korkunç, değil mi? Hepsi de Terkedilmiş Dünya’ya karşı olan savaşta en önemli kişilerdi.”

“Onların yolundan çekilelim.”

Ama Il Han’ın takımı büyük arenaya girdiğinde tam olarak bin kişi içinden bazıları ayrıldı.

“Huh?”

Bütün bunlar çok çabuk oluyordu ve Il Han’ın gözlerini dört açarak, bir şekilde neler olduğunu anlaması gerekiyordu.

“Birisi ceza mı aldı?”

[Kesinlikle.] (Erta)

Evet. ‘Burada geri adım atmalıyım!’ diye düşünen insanlar mekânı terk etmişti. Gidenlerin sayısı tam olarak Il Han’ın getirdikleri (Il Han’ın takımı) kadardı!

Bu sayede sahnede kalanların sayısı hala bindi ve o anda Il Han katılımcıların nasıl seçildiğini anlamıştı.

Katılımcıları seçmek için iki yöntem vardı; teke tek dövüş ve grup dövüşü.

Teke tek savaşmak isteyenler bin kişi içinden birini seçerek ona meydan okumalıydı. Eğer meydan okuyan kazanırsa kaybeden geri çekilir ve kazanan yeri alırdı. Gönüllü olarak geri çekilmek de sorun değildi. Asıl önemli olan sahnede tam olarak bin kişinin kalmasıydı.

Ama grup savaşları teke tek ile karşılaştırıldığında daha karışıktı. Sadece on günde 120% güçlenmiş halde gelen Mi Rae kendi klan üyeleriyle katılmıştı ve on bin kişi içinden tekli kişileri seçmeliydi. Bu seçilen kişilerin sayısının klanına eşit olması gerekiyordu. Sonrasında da karşılaşmada iki kez kazanması gerekiyordu.

Herkesin tüm gücünü ortaya çıkardığı teke tek dövüşün tersine grup savaşlarında başka birçok önemli unsur vardı. Dolayısıyla da katılımcı olarak kendilerini kanıtlamak için iki kez savaşmak kaçınılmazdı. Eğer iki kez kazanırlarsa katılımcı olacakları kesinleşirdi. İki türün arasındaki fark art arda ve rastgele rakiplerle dövüşmekti.

  Ayrıca bir kez bu şekilde savaşı kazandıklarında kaybedenlerin hepsi arenayı terk etmeliydi, böylece katılımcılar arasında bir boşluk olacaktı. Eğer zayıf insanlar bu boşlukları doldurursa o zaman yeteneği olan birisi onlara tekrar meydan okuyabilir ve onun yerini alabilirdi.

Bir kez yenildikten sonra tekrar sahneye gelemeyeceklerinden sahne bekledikleri kadar kalabalık değildi.  

“Yu Il Han-shi kesinlikle inanılmaz.”

Il Han’ın bütün can sıkıcı kısmı geçmesini ve insanlara kendi takımını katılımcı olarak kabul ettirmesini izleyen Ha Jin heyecanla bağırdı.

Her zaman havalı olan tek parça zırhı ve bir anda bıçaklı kanatlarla ortaya çıkışı onu tuhaf göstermişti ama hala ezici bir karizmaya sahipti.

Arkasındaki yedi astı bile kimseye karşı kaybetmezdi…

“Ama aslında en güçlü bin kurdu getirseydi her şey daha çabuk bitmez miydi?”

Övünülecek bir şey olmasa da insanlar Kiroa’ya karşı geldiğinde Il Han olmasaydı hepsi kaybederdi. Savaşmaları mümkün olmuştu çünkü Il Han geçide girerek karşı tarafın en güçlülerinin icabına bakmıştı. Hayatta kalan kurtlar ise onun emrine girmişti…

Mi Rae soruya cevap verdi.

“Elbette çabucak biterdi.”

“O zaman neden?”

“Şu anki gücün yeteli olduğunu düşünüyor olamaz mı?”

Mi Rae’nin cevabını duyan Ha Jin’in ağzı açık kaldı.

Artık bütün insanlar Rekabet Savaşı’nı çevreleyen bütün koşulları biliyordu; katılan dünyaların sayısını ve kazananın nasıl seçileceğini biliyordu. Il Han ikinci değimini geçirmiş dünyalara karşı bir şekilde onlara liderlik edebileceğine güvense de Kıdemli seviyesinde takımlara karşı kazanacağına dair nasıl kendine güvenebilirdi?

Ha Jin böyle mantıksız şeyler düşünürken Terkedilmiş Dünya’da geçirdikleri süreç sonucunda biraz değişmiş olan ablası ve arkadaşı kendi fikirleriyle bir adım attılar.

“Aslında Yu Il Han-shi ve Mir yalnız başına gitseler ve bu sürede biz de Dünya’yı korusak çok daha iyi olur.”

“Ona sonuna kadar zorluk çıkartamayız. Onsuz da bir şeyler yapabileceğimizi ona göstermeliyiz.”

“Siz kızlar o dünyaya gitmeden önce de kendinize güvenseniz bile şu anda tavan yapmış kendine güvenizle birisini öldürene kadar dürtebilirsiniz.”

Mi Rae yalnızca gülümseyerek, kendi de dâhil olmak üzere on kişilik Yıldırım Tanrısı klanına baktı.

Terkedilmiş Dünya’ya gittikten sonra üyelerle kendisi arasındaki boşluk artmış olsa da oradaki klan üyeleri, bizzat kendi seçtiği elitlerdi. Eğer Rekabet Savaşı’nda gelişirlerse ikinci değişimden sonra iyi bir şekilde dayanabilirlerdi.

“Lütfen hazırlanın. Artık başladı.”

Mi Rae oluşturduğu altın yıldırımı bir eline alarak sahneye adım attı. Yaklaşık üç yıl olduğundan bilekliğin özelliklerini kolayca kullanabiliyordu.

“Takım dövüşüne katılacağız. On kişiyiz. Güçlülerle savaşmak istemiyoruz bu yüzden kendi iradenizle önümüzden çekilin.”

Tıpkı kendi istediği gibi oldu. Güçlü takımlar onun ne kadar güçlü olduğunu fark ederek kendilerini gizledi. Bu sırada sağ ve solu birbirinden ayıramayan tutkulu takımlar daha kendi büyülerini kullanamadan elendi.

“Efendi’nin büyüsü çok güçlü.”

“Hayır, Yu Na-shi’nin desteği çok güçlü…”

Birlikte savaşan takım üyeleri bile şaşırmıştı. Onların paniğini hisseden Mi Rae cansız bir gülümsemeyle konuştu.

“Gelecekte bizi şevkle takip etmelisiniz.”

“Evet.”

“Anlaşıldı!”

Sonrasında birçok insan New York’taki sahneye katıldı. Il Han ve Yıldırım Tanrısı klanı dışında çoğu ve bazı bilinmeyen ustalar da elendi.

Emin olunacak bir şey varsa o da oradaki hiçbir üye güç konusunda, ikinci değişimi yaşayacak olan dünyalardaki hiçbir kişiye yenilmezdi.

[Katılımcı seçiminin sona erdiğini ilan ediyorum. Tam olarak iki saat içinde Lu Füera’ya transfer başlayacak, bu yüzden lütfen sahnede bekleyin.] (Spiera)

“Demek sona erdi.”

Belirlenen süre sona erdiğinde Il Han anında sahneye oturdu ve etrafına baktı. Il Han’ın takımı ya da Yıldırım Tanrısı gibi ezici bir güce sahip olmasalar da Cephe Birliği’ne ait birçok klan sahnede kalmayı başarabilmişti.

Elbette aç gözlülükle bütün üyelerini getiren klanlar yenilgiden kaçamamıştı ama genellikle yakın dövüşte uzmanlaşmış üyelere sahip olan Şeytan Ejderha sadece elitlerini getirerek gelişmiş silahlarının da aracılığıyla kolayca zafer kazanmıştı.

Öte yandan şu ana kadar yalnız bir şekilde savaşan Magia klanı ve Metal Şövalyeler elitlerini seçerek, mükemmel şekilde dengelenmiş ortak bir takım kurmuştu. Hem Malaesta hem de Smithson, Kantou savaşından sonra oldukça farklı bir şekilde gelişmişti.

“Hey, sen de Malaesta ve Smithson’un aralarında bir şey olduğunu düşünüyor musun?”

Dolayısıyla da Il Han merak ediyordu. İki klan başkanının arasında ne oluyordu!

[Lise zamanlarında insanlar hakkında çok dedikodu yaparmışsın gibi konuştun.] (Erta)

“Bence yanılıyorsun. Çünkü ağzımı açtığım zamanlar kayıt yaptırma, yoklama, müzik dersleri ve yemek zamanıydı.

[Özür dilerim. Bundan sonra seninle fazlasıyla konuşurum.] (Erta)

“Hiç sorun yok. Hiç arkadaşa sahip olamamak benim hatamdı. Evet, diğer insanların ardından konuşma hakkına sahip değilim.”

[Aaavavava, ne yaptım böyle! Büyük bir mayına bastım!] (Erta)

“Eğer bu kadarı mayınsa kalbim askeri bölge. Bu kadar endişelenmene gerek yok.”

[Tersine daha çok endişelenmeme neden oluyorsun!] (Erta)

Erta, umursamazlığı için kendini suçladı. Bu sırada, aşk tanrısı tarafından kutsandıktan sonra başka insanların aşk hayatların ilgi duymaya başlayan Liera hemen yanında duran adam ve kadına bakarak bir sonuca vardı.

[Ahaa… Görünüşe göre kadın adamla ilgileniyor ama duyguları karşılıksız. Adamın başka bir kadını düşündüğünü görebiliyorum.]

[Benim gördüğüm kadarıyla kadın hem yetenekte hem de görünüşte çok daha iyi, ama nasıl? Normalde kadına yapışanın adam olması gerekir.] (Spiera)

Seçimde hâkimlerden biri olarak görev aldıktan sonra geri dönen Spiera sordu. Liera cevap verdi.

[Gerçek aşkın böyle somut şeylerle bir ilgisi olmaz, aptal.] (Liera)

[Gerçekten mi? Liera aşkı gerçekten iyi biliyor gibi. Senin farklı olduğunu biliyordum ne de olsa kutsandığın t#$%^.] (Spiera)

Meleklerin ikinci süper küçük savaşı başlamıştı. Lise travmasını bir kenara bırakabilen Il Han envanterinde temizlik yapmaya başladı.

“Ben açım, bir şeyler yiyelim.”

[Böyle bir durumda yemek yemeyi düşünmen… muhteşem…] (Erta)

Il Han küçük boyutlu bir ocak çıkardı ve Tutuşma’nın aleviyle yakarak tavayı en üste yerleştirdi.

Az bir ejderha yağında ve yüksek ateşte ejderha etini kızartmaya başladığında, ister sahnede olsun ister sahnenin dışında, herkesin gözü üzerinde toplandı.

[Bu kadar iyi koktuğu için fazlasıyla hayal kırıklığına uğradım!] (Erta)

“Lezzetli görünüyor.”

Envanterinden vakumlanarak paketlenmiş pilavı çıkararak çeşitli sebze ve sos ekledi.

Biraz tuz, özel ejderha sosu, Yu Na sayesinde zehirden arındırılmış Nefes karışımı ve istiridye sosu kattı. Mükemmel bir kızarmış ejderha eti pilavı olmuştu.

[Hayatımda bir gün seçim sahnesinde yemek pişiren birini görebilmek…] (Spiera)

[Savaştığım için ben de açım. Il Han bana da biraz ver.] (Liera)

Spiera bile Liera ile savaştığından şaşırmıştı. Bu sırada açlıklarını konservelerle yatıştıranlar yalnızca yutkunma sesi çıkarıyordu.

“Susanoo’nun pişirdiği yemek…”

“Hayalini bile kurma. Sonunda kendimiz yemek olabiliriz.”

“Kahretsin. Pizza sipariş et! Eğer seçim sahnesi olduğunu söylersek yeri anlarlar!”

Il Han artık saklanması gerekmediğinden kaskını çıkararak takımı toplayıp yeni pişirdiği kızarmış ejderha etli pilavı yedi. Ha Jin, Yu Na ve Mi Rae de acımasızca klan üyelerini terk ederek onlara katıldı.

“Lezzetli!”

“Vhoa? Geçrekten de lezzetli! Yapamadığın ne var!?”

“Konuşmak, yani lütfen sessizce ye.”

“…”

Ha Jin, Il Han’ın dürüst sözlerini duyduktan sonra uysalca yemeğini yedi. Elbette Yu Mir istisnaydı.

“Baba, daha fazla istiyorum! Bir seviye daha atlayabilirim sanırım.”

“Evet, evet. Mir çok yemek yiyerek büyümeli.”

“…Yemek yiyerek seviye mi atlıyor?”

Birçok insanla bu şekilde yemek yemek dışlanmışlık zamanlarında yaşamadığı keyifli bir olaydı. Sinir bozucu Rekabet Savaşına katılmanın neşeyi sağladığını görmek içini güçle doldurmuştu.

Daha sonra Il Han, herkesin karnını doyurabilmek için iki kez daha yemek pişirmek zorunda kalmıştı.

Bazıları için acı dolu bazıları için neşe dolu bekleme zamanı sonunda sona erdi ve sonunda üstün dünyaya gitme vakti geldi. Bazıları oraya giderken kendi kendilerine karar aldı, bazıları da bunun sayesinde Susanoo kadar ünlü olmayı diledi.

Farklı düşünceleri varken bile sahnenin ortasındaki geçide girerken amaçları aynıydı: Karşılaşmadan iyi sonuç alarak gelişmiş Yıkım Tuzaklarını Dünya’ya getirmek!

[Oh, Lu, Füera. Uzun süredir buraya gelmemiştim.] (Liera)

[Benim buraya ilk gelişim. Bu tarafla hiç ilgilenmedim.] (Erta)

“Vao..!”

Geçide girdikten sonra geldikleri yer, şu ana kadar Dareu, Kiroa ve Ferata olmak üzere üç farklı dünyada bulunmuş Il Han’ı bile şaşkına çevirecek kocaman bir yerdi.

“Çok sıcak…!”

“Hayır, yanıyor! Burada hiç su sınıfı büyücü yok mu?”

Çimenler, ağaçlar, çiçekler, böcekler ve hatta güneş bile Dünya’dakilerden 10 kat daha büyük olduğundan sonuç olarak etraf oldukça sıcaktı.

Elbette Ateş’in kahramanı unvanını kazanan Il Han bu kadarlık bir ısıdan etkilenmiyordu… ama burada nasıl yaşam formları büyüyebilirdi ki?

[Tam olarak önünde gördüğün yaşam formları, yanlış mıyım?] (Liera)

“Biraz alabilir miyim?”

[Ve alabileceğini düşünüyor musun?] (Liera)

Il Han’ın gözleri parladı. ‘Bana-söylemesen-de-biliyorum’ saldırısıydı. Liera üç saniye içinde savuşturdu.

[…Elbette alabilirsin. Il Han’ın isteği. Sorumluluğu alıyorum, o yüzden çok az al olur mu?] (Liera)

[Asla!] (Erta)

[Görünüşe göre olaya dâhil olmalıyım.] (Spiera)

Liera da Erta da oldukça rahatlamış görünüyordu ama Dünyalı bir hâkimmiş gibi davranan Spiera farklıydı.

Bin katılımcının da güvenli bir şekilde Lu Füera’ya geçtiğini gördükten sonra orada bekleyen meleklere emir vererek Il Han ile konuştu.

[Bundan sonra turnuva bitene kadar hâkimlerden biri olacağım. Yu Il Han, Dünya’nın ilk savaşı başlayacak dolayısıyla rahat davranma. …Gerçi bunu söylememe gerek bile yok.] (Spiera)

“Evet, endişelenme.”

Spiera, nasıl gizlice buradaki çimenleri almaya çalıştığından bahsetmedi ve başıyla selam verdi. Yüzünde bir gülümsemeyle uçtu, katılımcılar ise meleklerin öncülüğünde bu geniş dünyadaki savaş arenalarından birine gidiyordu.

[Koruyucu zar, çizgiyi geçtiğiniz anda oluşacaktır. Zar parçalanır parçalanmaz Dünya’ya geri gönderileceksiniz. Zara müttefikleriniz bile zarar verebileceğinden dikkatli olun. Zar bir kere oluştuktan sonra turnuvanın sonuna kadar onu korumalısınız. Lütfen savaşın dışında zarı parçalamayın.]

“Kalkanların enerjisi yenileniyor mu?”

[Zamanla yenileniyor. Eğer kritik vuruşa yakın bir darbe alırsanız geriye çekilip kendinizi toplamak esastır.]

Melekler temel açıklamalardan sonra geri çekilerek, on dakika içinde girmelerini ve savaşın başlayacağını söyledi.

“Bir kez sınırı geçtiğimizde…”

“Yıkım Tuzakları. Benim gittiğim dünyada gelişmiş Yıkım Tuzakları olmadığı için üçüncü sınıf canavarlar vardı..! Kesinlikle Dünya’yı koruyacağım!”

İnsanlar, hiçbir aletin yardımı olmadan hafifçe uçan sınırın önünde dikildi. Dünya’nın kaderini taşıdıklarından ağır hareket etmeleri doğaldı. Ancak yavaş hareketlerle dikkatli olabilirlerdi.

Ama herkes ‘hayır’ derken yalnızlar hep ‘evet’ diye bağırır.

Il Han diğer herkesin gergin olacağını düşünmeden karşı tarafa geçti. Yu Mir ve astları da onu takip etti.

“Vao!”

Yu Na, Il Han’ın tereddüt etmeyen hali karşısında kendine özgün nidasını attı. Sonra da Mi Rae’ye baktı.

“Biz de gideliiim, Mi Rae!”

“…Tabii ki.”

Mi Rae onaylayarak sınırı geçti. Bunu yaptığında üstün seviyeli büyü vücudunu kapladı. Bir gün böyle bir büyüye sahip olmayı aklına koyarak başını kaldırdı.

 Savaş başladı.

Dünya yedi dakikada kazandı.

Üç savaş daha aynı şekilde sona erdi.

Dünya artık finallerdeydi.