Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

133. Bölüm Ele Geçiriyorum (8)

Çevirmen: Kamiyasora / Editor: Kamiyasora

İmparatorluklara boşuna ‘imparatorluk’ denmiyordu. Kadra İmparatorluğu, Birinci Büyük Değişim’den sonra binlerce yıl boyunca şu ana kadar, üçüncü değişimden hemen öncesine, varlığını koruyordu. Ferata’nın bütün gücünün burada toplandığı söylenebilirdi.

Özellikle de imparator için yapılan şato, ‘Pajin Meccadria’, adeta tarihin ve imparatorluğun bir simgesiydi.

Yüz yıldan daha uzun süredir büyücüler güçlerini birleştirerek şato üzerinde koruyucu biçimi oluşturmuş, aşırı güçlü süper insanlar ve imparatorluğun mutlak güçteki kraliyet ailesi de şatoyu daha da güçlendirmişti.

İmparatorluk Askerleri ise şatoyu koruyan şövalyelerdi. Şövalyelerin hepsi kraliyet ailesini korumakla görevliydi. Daha önce Dünya’ya gelenlerden çok farklı seviyedeydiler.

Ama nedense – diye düşündü Il Han…

“Hey, bu insanlar Dünya’ya geldiklerinde ben bile onları öldürebilirim, neden böyle çöpleri gönderiyorlar ki?”

[Yani sonunda biraz kibirli davranmaya başladın.]

Liera gülerek cevapladı. Ama konuştuktan sonra kafasını Il Han’ın göğsünden uzatarak etrafa bakındı. Geri çekildiğinde tekrar konuştu.

[Belki de kibir değildir…]

Yanan şato ve sadece üçüncü sınıflardan oluşan kraliyet askerleri… Üstelik hepsi de tek bir kırbaç darbesiyle yok olmuştu! Hepsi anında Il Han’ın envanterine gönderildiğinden uzaktan toplama tekniği şimdi bile gelişiyordu.

“Kibir tabudur. Kendimi öznel bir şekilde değerlendirmeye başladığım an her şey biter. Aslında olduğunu sandığın kişi olmadığını fark ettiğinde yaşadığın korku…”

[Hayııııır, duuur!]

“Evet, evet. Aslında ben bir yalnızım bu yüzden de bu konuda da bir deneyimim yok. İlerideki potansiyel utanç verici olayın ne olacağını tahmin etmeye ve dikkatli olmaya çalışıyorum.”

Ama görünüşe göre Liera’nın geçmiş tecrübeleri vardı. Liera üzgünce saçını çekiştirdiğinde Il Han nazikçe başını okşadı. Bir yandan da yürümeye devam ediyordu.

Bu sırada ateş yayılmaya devam ediyordu. Pahalı süs zırhlar, vazolar, resimler, kil eserler ve çeşitli koruyucu büyünün uygulandığı birçok yer yanıp kül olmuştu. Bunu ancak kanlı aleve borçluydu. Kan ve büyünün karışımı, Tutuşma sayesinde tekrar doğmuştu.

Elbette Il Han, etrafta kaçışan şövalyeleri gördüğünde dikkatlice yaklaşarak boyunlarını koparıyor ya da kırıyordu. Kamçı, hızına rağmen sessiz olduğundan gizlenme esnasında kullanılacak en iyi silahtı.

[37,346,811 deneyim kazandın.]

[35,204,485 deneyim kazandın.]

[141. Seviye oldun. 1 Güç, 1 Çeviklik, 1 Sağlık, 2 Büyü artar.]

İyi deneyim kaynakları sayesinde bir kez daha seviye atlamıştı. Kollarının artık daha güçlü olduğuna seviniyordu bir yandan da biraz kafası karışmıştı.

“Eğer ben onların yerinde olsaydım böyle bir kaosta yalnız başıma hareket etmez ve toplanırdım.”

[Oh, evet. İstila eden kişinin gizlenme yeteneğiyle üstünlük elde edebileceğini düşünen fazla kişi yoktur…]

Daha en başında Il Han’ın girişini çok geç fark etmişlerdi. İşleri temizleyecek iki tane dördüncü sınıf olduğundan bu oldukça normaldi.

Asıl sorun yargılarının tamamen tuhaf olmasıydı.

Ancak sarayın yarısı yandığında yöneticiler dördüncü sınıfının ve de öğrencisinin kaybettiğini anlayarak güçlü bir şövalye birliğini yanan yere gönderdiler. Elbette düşmanın nerede olduğunu bilmediklerinden şövalyeleri takımlara böldüler.

“Kahk!”

“Kuhuk!”

[42,101,439 deneyim kazandın.]

[51,001,396 deneyim kazandın.]

Ve her bölük de Il Han’a yeniliyordu.

“Güzel, birçoğu 170. Seviyelerde. Belki de bir kez daha seviye atlamak rüya değildir.”

 2000 kadar daha öldürürse bir kez daha seviye atlayacağını hesaplayan Il Han’ın bedeni güçle doldu. Bu sırada bir şey hissetti. Dördüncü sınıf birinin enerjisi tam da bulunduğu koridora doğru hızla yaklaşıyordu!

“Oh, ikiliden daha genç olanı.”

[Doğrudan buraya geliyor! Eminim öldürdüğün şövalyelerde bir çeşit sinyal aleti gibi bir şey vardır!]

Eğer Il Han’ı hedef alan şey bir alarmsa gizlenmesi yüzünden işe yarayamazdı bu yüzden de ancak biri öldüğünde işaret veren bir cihaz kulağa mantıklı geliyordu! Il Han yumruğunu sıktı.

 “Doğruca buraya geliyor!? Anladım!”

Il Han tam da o noktaya oturarak bir insan üstünden geçtiğinde kesinlikle patlayacak bir mayın yerleştirdi. Birçok üçüncü sınıf taşla yaptığı özel boyutlu bir büyü taşıydı. Dahası hepsi de Il Han’ın gizlenmesinden etkilendiği için fark edilemezdi de.

Şeytani olan bir şey varsa o da madenin patlaması, mızrak yağmuru gibi Il Han’ın saldırısı olarak sayılmayacaktı bu yüzden de birisi yakalansa bile Il Han’ın gizlenmesi bozulmazdı!

[Beynin nasıl böyle iyi bir şekilde şeytani yollar üretiyor…?]

“Geldi. Eğer patlama olursa bütün koridor havaya uçacak bu yüzden de dikkatli ol.”

Ama patlama yüzünden mayın gizlenmesini kaybedeceğinden ve Il Han da adamı sadece tek saldırıyla öldüremeyeceğinden ek bir tuzak saldırıya ihtiyacı vardı. Bu yüzden de Il Han en iyi şekilde uzaktan kontrol edilen kalkanı Aegis’i kullanmaya karar verdi!

Toplamda beş kalkanın birleşimi olan Aegis kalkanlarını ayırarak büyük bir alanı koruyabiliyordu. Ayrıca hepsini bir araya toplayarak ince bir kalkan da olabiliyordu. Tam anlamıyla kutsal bir kalkandı.

“Oooh, bu çok ilginç.”

Viiiiin.

Il Han mana gönderdiği anda Aegis Il Han’ın önünde bölündü. Onları kontrol etmek uzaktan toplama özelliğini kontrol etmekten daha kolaydı ve Il Han onu kontrol ederek kendini ve Liera’yı koruyabiliyordu.

“Sinyal buradan geldi!”

İşini bitirdiği anda bir adam koşarak oraya geldi. Il Han bilerek mayına yakın yerlerde cesetler bırakmıştı. Adam anında gözlerini kocaman açarak doğruca cesetlere doğru koştu.

[Ne kadar da şeytani bir plan.]

“Preha, ıcoro! Nasıl…! Kuuuuhk, SENİ PİÇ KURUSUUUUU!”

Bbbbboooooooommm!

[Kritik Vuruş!]

Mayın patladı. Bırakın cesetleri, patlama adamın başlığını ve göğüs zırhını eritti. O kadarla da kalmayarak göğsünde ve boynunda kemikleri görünecek kadar derin yaralar açmıştı!

“Kha, Kyahak!?”

Adam bir anlığına durumu anlayamayarak tuhaf sesler çıkardı.

Çok normaldi. Böyle büyük bir patlamada mutlaka mananın varlığı hissedilmeliydi ama dördüncü sınıf olduğundan hisleri gelişmiş olan adam bile hiçbir şey hissedememişti. Bunun anlamı da ortada ondan daha güçlü bir büyücü vardı ama Dünya’da böyle bir büyücünün olması mümkün değildi.

Il Han Aegis’i kaldırarak hiç zarar görmemiş bir halde ortaya çıktı ve ondan sonra cevap verdi. Gerçi adam onu duyamıyordu bile.

Hayır, aslında adam çöken molozlar yüzünden düştüğü için herhangi bir şeye odaklanmasının imkânı yoktu.

“Hup!”

Yerin çökeceğini bildiği için sütuna tutunmuş olan Il Han kamçısını, aşağı düşen adamın boynuna doğru savurdu.

Kırbaç, kanlı alevle birlikte onlarca metre uzayarak adamın boynunu ikiye ayırdı. O noktada durmadı ve alev adamın bütün bedenine yayılarak her şeyi yaktı.

Il Han için bir düşmanı kaçırmak ve sonrasında da buna sinirlenmek gibi bir şey söz konusu olamazdı.

Kör noktaların kontrol edilmesi gerektiğini düşünmüş, cesedi yakmış, tepeden aşağı inmiş ve her savaştan sonra etrafı araştırdı.  Daha önce hiç karşılaşmamış olsa da, ya düşmanı Il Han’ın öldürdüğü birinin bedenini kullanarak güçlü bir canavar yaratabilen bir büyücü olsaydı ne olurdu? İnanılmaz derecede hayal kırıklığına uğrardı!

“Kya, deneyime bak.”

[Il Han, iki taraftaki duvarda da kocaman delikler var.]

“Acil katliam mayını yapabilmek için bir sürü üçüncü sınıf büyü taşı harcadım. Çok normal bir sonuç. Aslında şatonun hala yerinde olduğuna şaşırdım.”

[İyi hissetmelisin, ‘acil’ durumlarda ‘katliam’ yapman gerektiğini hissettin.]

Mayının patlaması büyük bir etki oluşturmuştu.

Belki de şövalye ve zırhı bütün şoku kendileri yaşadığından tavan mucizevi bir şekilde dayanabilmişti. Ama bunun yerine sadece yer değil iki taraftaki duvarlar da anında mahvolmuştu. Sayısızca yıl dayanan imparatorluk sarayının bir kısmı biraz önce çökmüştü!

Şatonun dışındaki yangını söndürmeye çalışan askerler, ağızları açık bir şekilde yukarıdaki koridorda gerçekleşen patlamaya bakıyordu. Diğer tarafın da durumu aynıydı. Yakında olay, üstlere rapor edilecekti ve burası sarayı görmek için gelen birçok kişinin ilgisinin odağında olacaktı. Yine de yer olmadığında çok fazla kişi içeri giremeyecekti.

Eğer mümkün olsaydı başka bir çukur kazarak düşmanlarını öldürmek isterdi ama artık kazacak bir yer olmadığından pek de iyi bir plan olmazdı. Il Han, Aegis’in kalkanlarından birini çağırdı ve ona basarak başka bir koridora zıpladı.

Kollarında az önce öldürdüğü şövalyenin kafası vardı. Kanlı alevi kullanarak bedeni yanarken bile kafası hala tek parçaydı.

[O kafayla ne yapacaksın ki?]

“Elbette içine mermi dolduracağım. Bunu bir yere bırakalım ve yakınlarına da mayın bırakalım. Eminim basacak bir aptal vardır.”       

[…]

Şeytan, tam bir şeytan. Hala insan mıydı ki?

Liera ne kadar Il Han’ın sonsuza kadar müttefiki olsa da bu planın başarısızlıkla sonlanmasının daha iyi olacağını düşündü, ama plan harika bir şekilde başarılı oldu.

“K,khaaaa! Festooooo!”

Görgü tanığı olan şövalyeler sayesinde öğrencisinin öldüğünden emin olan usta, kafayı gördüğünde iyice üzülerek doğruca ona koştu ve mayını tetikledi.

“Kuhuk!?”

Oldukça dokunaklı bir sahne yaşandı. Mayının patladığını fark eden usta anında kafayı korumak için sarmalayarak yere çömeldi. Sonuçta hasar daha da büyüdü.

Il Han öğrencisinin kafasının içine de mayın yerleştirdiğinden her şey anlamsızdı!

Hem dışarıdan hem de içeriden darbe alan usta, öğrencisine duyduğu aptalca sevgi yüzünden ölümcül bir yara almıştı. Yüzü neredeyse tamamen yok olmuştu, gözleri kararmıştı ve neredeyse kalbi görülebiliyordu.

Sadece bu da değildi, arkadan omurgası gözüküyordu.

“Vov, insnalar sonuçta insan. Üst seviyede olanları bile canavarlardan daha güçsüz.”

Asıl inanılmaz olan, aldığı yaralara rağmen ustanın hala ayakta duruyor oluşuydu. Öğrencisinin kafasının geride toz bile bırakmadan yok olduğunu gördüğünde usta umutsuzlukla çığlık attı.

“Khak! SENİ PİSLİK, HALA KENDİNE İNSAN MI DİYORSUN!”

“Ahah, yani Dünya’da insanların derisini yüzmen, insan olduğun içindi, öyle mi?”

Il Han kırbacını vahşice, saçmalayan orta yaşlı adama savurarak saldırdı. Eğer zamanı olsaydı adamı o kadar kolay öldürmezdi. Çok yazık!

Kırbaç, sessiz sinirini, öfkeli rüzgâra yükleyerek kılıçtan daha keskin bir şekilde ve büyük bir hızla adamın boynunu koparttı. Il Han parçalanmış bedeni yakarak kafayı aldı.

[11,493,018,374 deneyim kazandın.]

“Vao!”

Tekrar baktı ama doğruydu. Az önce 11 buçuk milyar deneyim kazanmıştı! Öldürdüğü adam ne kadar yüksek bir seviyeye sahip olsa da hala 250. Seviyeyi geçememişti! Liera övünerek konuştu.

[Gördün mü? Oldukça inanılmaz bir insan. Deneyiminin miktarı da bunun kanıtı!]

“Karrows bile 242. Seviyedeyken bunun üçte birini verebilmişti…”

Görünüşe göre kazanılan deneyim, artan seviyeyle birlikte üstel olarak artıyor – dedi Il Han. Ama daha da inanılmaz olanı, bu kadar deneyime rağmen seviyesinin artmamış olmasıydı.

“141 seviyede, 250. Seviyeli birini öldürsem bile seviye atlayamıyorum… Bu dünya berbat bir yer.”

[Tuhaf olan kişi sensin. 140. Seviyenin üzerinde olmana rağmen bir günde iki seviye atlamak istemen…]

Il Han, orta yaşlı adamın başını alarak bir sonraki yere yöneldi. Ama o sırada retinasında kısa, yeşil bir yazı belirdi.

[Kırbaç Ustalığı ve Kılıç Ustalığını birleşik şekilde evrimleştirmen mümkün!]

[100 tane üçüncü sınıf ve bir tane dördüncü sınıf büyü taşıyla yetenekleri birleşik şekilde evrimleştirmek mümkün. Deva edecek misin?]

“…Vao.”

Görünüşe göre Il Han’ın saldırılarının ölçüsü Akashik Kaydı etkilemişti.

Kırbacın etkisi, daha önce kılıcın gücünü mızrağa yönlendirmeye çalıştığı zamankini geçmişti! Bir şekilde birleşik evrim silahı kazanmıştı!

“Hayır, yapmıyorum.”

Elbette Il Han anında reddetti. Eğer Kılıç ve Mızrak yeteneklerini birleşik şekilde evrimleştirirse o zaman onları tekrar birleşik evrim için kullanamazdı. Il Han’ın ulaşmaya çalıştığı, Büyük Evren-parçalayan Mızrak yeteneğiydi.

“Kırbacın gücünü mızrağa aktarmamalıyım ama öyleyse neden… Oooh? Sanırım anladım.”

Il Han kırbacın özgür ve kontrol edilemeyen varlığının mızrağın en ucundaki bölgeye geçtiğini hissetti. Elbette gelişmiş yetenekler bir hiçten doğmuyordu!

[Bunu öğrenirse Spiera bayılır.]

“Her neyse. Pekâlâ, gidelim. Öldüreceğim çok kişi var.”

[Evet.]

**

Bu sırada hakkında konuştukları kişi Spiera, hayatının fırsatını elde etti.

İlk başta saatlerce mızrağını tuttuktan sonra sadece kapıyı gözlüyordu.

Bu, şu ana kadar beklediği fırsattı ama kendisi pek de beğenmemişti.

[Üzgünüm.]

Sessizce mırıldandı. Kimden özür diliyordu? Sözleri hiç kimseye ulaşmadı ve suda dağıldı.

Ama biran sonra savurduğu mızrak hedefini ikiye bölmeyi başardı!

…

[Kahak!]

Kapıya yaklaşan melek ikiye bölünmüştü. Adı Lupeta’ydı. Elbette bu meleğin Il Han ile hiçbir alakası yoktu. En ufak bir alakası bile.

[Na-sıl…? Hiç… işaret yoktu…] (Lupeta)

Üstün varlıklar kesinlikle inanılmazdı. İki parçaya bölünmüşken bile nasıl hala dayanabiliyordu?

Ama bu sakinlik çok sürmedi. ‘Gizlenerek Tuzak kurmayı’ kullanırken kendini rahatsız hisseden Spiera nazikçe açıkladı.

[Nasıl insanlar meleklerin gücünü ödünç alabiliyorsa biz de anlaşma yaptığımız kişinin gücünü ödünç alabiliriz. Ama tuzak kurmak benim ilgi alanıma girmiyor. Lupeta, eğer hain değilsen açığa çıkacak ve seninle adilce dövüşeceğim.] (Spiera)

[Ne, sen…!] (Lupeta)

Elbette meleğin sınırı da buydu. Beyaz ve kül rengi kana boyanarak yok oldu. Spiera içini çekerek mızrağını geri aldı.

[Sanki Il Han’ın Ferata’ya gideceğini tahmin etmiş gibiler. Lütfen öyle olmasın.] (Spiera)

Ne kadar umursamaz olurlarsa olsunlar Il Han’ın önüne bütün bir dünyayı yem olarak atamazlardı.

Ama belki de bunda bir beklentileri vardı. Etkisini de göstermiyor muydu? Il Han sürekli ortaya çıkan Terkedilmiş Dünya bağlantılarından şüphelenmişti ve hatta sadece geçidi kapatmak ona yetmemiş ve geçitten içeri girmişti.

‘Yani düşman Il Han’ın titizliğini de hesaba katan biri? Görünüşe göre beni dikkate almamışlar.’

Bu çok doğaldı. Kimseye yapacaklarından bahsetmemişti. Bunun sayesinde de onlara bir darbe indirebilmişti.

[Asıl endişe verisi olan…] (Spiera)

Başını kaldırmadan önce mırıldandı. O sırada düşündüğü kişiler Ferata veya Il Han değildi. Il Han’ın astlarının gittiği New York’taki savaş meydanını düşünüyordu.

 ‘Hain buraya geldiyse Il Han’ın savaşta olmadığını biliyor olmalı.’

En başından beri bundan şüphelense de, sadece tek bir hain yoktu. Üstelik birçok hain o sırada savaş meydanındaydı.

‘Kaç tane başka insanın öldüğünü umursamasam da…’

Savaş meydanında Il Han ile bağlantılı birçok kişi vardı. Flemir ve Ericia’nın dışında Il Han’ın tam tersiymiş gibi gösterse de ilgilendiği elfler ve de en çok değer verdiği kişi olan oğlu Yu Mir oradaydı!

[…Eğer ellerini Mir’e sürerlerse o zaman hepsini öldürürüm.] (Spiera)

Aslında Spiera Mir’i de oldukça sevmeye başlamıştı!