4.sinifya da 5. Sınıf seçiminde doğrudan ölüm tanrısı gelse şaşırmam
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
132. Bölüm Ele Geçiriyorum (7)
Geçide girdiğinde etrafı anında temiz havanın egemen olduğu geniş bir çayır olarak değişti. Gökte iki güneş olması özellikle etkiliydi.
Sualtından bir anda yüzeye çıkmış olması tuhaf hissettiriyordu ama o an hiçbir şey Il Han’ı şaşırtamazdı.
Her ihtimale karşı düz bir yere basıyordu. Dolayısıyla başını sallayarak zırhını değiştirdi. Yıldırım hızıyla değiştirmişti. Ona bakan Liera ‘cık cık’ dedi.
[En azından biraz göstermelisin.] (Liera)
“Altımda zaten deri zırh var, daha önce de söylememiş miydim?”
Düzgün bir şekilde zırhını giydiğini doğruladıktan sonra tekrar çizmelerinin bağlarını bağlayarak etrafa baktı.
Arkasında Dünya’nın sualtı zindanıyla bağlantılı olan geçit ve de geçidin iki tarafında da büyücüler vardı.
Il Han’dan 20 metre kadar uzakta Il Han’ın temizlediği birliğin bir kopyası daha vardı.
Bunun anlamı da Il Han’ın bu kadar insanın önünde göz açıp kapayana kadar zırhını değiştirmesinin gerektiğiydi. Elbette Il Han gizlendiğinden dolayı kimse onu göremezdi. Mekan, kesin emirler yüzünden sessizdi.
“Buradan şatonun duvarlarını görebildiğime göre burası şatonun içinde bulunan bir çeşit bahçe olmalı?”
[Böyle daha gizli olmaz mı? Vov, burası çok büyük. Sence de şato duvarının ötesine geçersek kendimizi bir tepenin yamacında bulmaz mıyız?]
Il Han, sanki kamp yapmaya gelmiş gibi etrafı gözden geçirerek nerede olduklarına dair bir tahmin yürüttü ve vücudunu esnetti.
“Şu büyücüler…”
[Onları öldürebilirsin. İlk baştaki bağlantı kurulu olduğu sürece bozulan bağlantıyı yeniden kurabilirim.]
“Anladım.”
Il Han parmaklarını şaklattığı anda büyücülerin bedeni patladı. Daha da açık olmak gerekirse bedenleri anında on bin ton ağırlığındaki mızraklarla ezilmişti.
“Kyaaak!”
“B-bu da ne!?”
“Herkes sakin olsun! Sakinleşin dedim!”
Kapıyı kontrol eden büyücülerin patlamış bedenlerini gördüklerinde büyük bir kaos yaşandı. ‘Kaos’ Il Han’ın en sevdiği kelimeydi. Böyle durumlarda en güçlü kişi kendisi oluyordu.
O an da öyleydi.
[6,201,293 deneyim kazandın.]
[10,291,343 deneyim kazandın.]
[…deneyim…]
Orada birçok insan olduğundan aralarında az da olsa üçüncü sınıflar vardı. Il Han, denizde yaptıklarının aksine fırlatma mızraklarını çıkarmıştı.
Sadece fırlatma mızrakları değildi. Il Han, mızraklarla öldüremeyeceklerini seçerek bizzat kendisi öldürüyordu.
Ama bunu yapmak için kullandığı mızrak değil, kamçıydı. Asıl malzeme olarak ejderha derisi kullanılmış ve üstünde ejderha pulları bulunan siyah kırbaç!
[Delice Tutkulu Siyah ejderha mızrağı]
[Seviye – Efsanevi]
[Saldırı Gücü – 6,200]
[Dayanıklılık 7,200/7,200]
[Seçenekler –
- Saldırı hızında 40% artış, vurulduğunda; aşırı kanama, kanama, felç etme lanetlerinden birini aktive etme şansı 100%.
- Eğer mızrak ustalığı 60. Seviyenin üzerindeyse kırbaçla vurulduğunda kanlı alev yanar. Kırbacın alevleri, kırbaç ustalığının seviyesiyle doğru orantılı olarak artar ve içine çektiği düşman kanına bağlı olarak da güçlenir.
- Ek saldırı olarak saldırı temas ettiğinde diken çıkarır.]
[Kullanıcı kısıtlaması – Kırbaç ustalığında 50 veya daha üstü seviye.]
[Ustanın son seviyedeki saldırma arzusuyla yaptığı kırbaç. Yalnızca bir dezavantaj vardır; düşman acı bile çekmeden ölebilir.]
Eserin açıklaması biraz rahatsız edici ve saldırı gücü sekiz kuyruklu ejderha mızrağından düşük olsa da kırbaçta, sekiz kuyruklu ejderha mızrağında olmayan bir yetenek vardı. Etraftaki her şeye saldırması için özelleşen birçok saldırı seçeneğinin olması!
Il Han’ın en çok hoşuna giden ikinci seçenekti. Sekiz kuyruklu ejderha mızrağının da Mor Alev’i vardı ve açıkçası Mor Alevler kan alevlerinden biraz daha güçlüydü, ama kırbaç daha uzun bir mesafeye ulaşabileceğinden, sabit bir zamanda mızraktan daha büyük bir hasar vermek mümkündü.
En önemlisi de ikinci seçenek, Tutuşma ile buluştuğunda iyice gün yüzüne çıkıyordu. Çünkü Tutuşma geniş bir alandaki yaşam gücünü ve manayı yakarak daha da güçleniyordu.
Diğer bir deyişle kırbaç ne kadar uzun olursa olsun Tutuşmayı aktive etmek için ek olarak mana harcamaya gerek yoktu! Ve gerçek anlamda karşılayamasa da Il Han dünyadaki en fazla yaşam gücünü toplayan kişiydi!
“Düşman hala yakında. Paniklemeyin ve geri çekilebileceğimiz yolu güvende tutun! Ve de gizlenmeyi fark edebilen büyücüleri çağırın… Kuaaaak!”
Sakince emir veren gelişmiş bir şövalye bir anda bulunduğu yerde yandı. Bir anda yanmasının sebebi Il Han’ın aşırı hızlı kırbacının bütün vücudunu sarmasıydı.
[14,302,395 deneyim kazandın.]
Il Han, tekrar saldırmadan önce hızla kırbacını geri çekti. Kırbaç, büyüleyici bir şekilde sıradaki gelişmiş şövalyeyi sarmalarken hiç ses çıkarmadı.
[Kritik Vuruş!]
“Kuhak!”
Kırbaç saldırısı üç aşamadan oluşuyordu.
İlki, kırbaç düşmanı sarmaladığı anda kırbacın darbesi ve içinden çıkan ejderha pulları anında hedefin savunma ekipmanlarını parçalıyordu.
Vurduğu anda keskin dikenler dışarı çıkarak derin bir şekilde düşmanın etine saplanıyordu.
Son olarak da hedefin kanını emen kanlı alev yaralar sayesinde vücuda girerek vücudu patlatıyordu.
[Çok acı verici duruyor.]
Liera bütün düşüncelerini tek bir cümlede toplamıştı. Evet. Her ne olursa olsun çok can acıtıyor olmalıydı. Hiçbiri acıya katlanamadan ölüyordu.
[16,043,439 deneyim kazandın.]
“Lyel Şövalyelerinin bölük kaptan yardımcısı bile…”
“Daha düşmanın gölgesine bile rastlayamadık.”
“B-bbbbbbiz gizli Rekabet Savaşı’na leke sürdüğümüz için cezalandırılıyoruz!”
Bütün şövalye takımlarının kaptan ve yardımcıları ölümüne yanmaya başladığında binlerce asker kendilerini kaybederek etrafta umutsuzca dolaşmaya başladı.
Ama kırbacın asıl hareketi daha yeni başlıyordu. Mızraklar tekrar ve tekrar yağarken Il Han bağımsız olarak hareket ederek kırbacının ısısıyla birlikte savaşıyordu ve Tutuşmanın gücüne sahip olan kırbaç, onlarca metre uzağa fırlasa bile gücünü kaybetmiyor ve önündeki bütün şövalyeleri parçalayarak yakıyordu!
“K-kurtarın beni…!”
“Kaçın, buradan kaç- Kkuaaaak!”
[…deneyim…]
Lazer fırlatmak da böyle bir sahne oluşturmaz mıydı? Il Han’ın savurduğu, önünde duran her şeyi yok edebilen kırbaç, Il Han her bileğini savurduğunda o tarafa yöneliyor ve yolundaki her şeyi parçalıyordu.
Onlarca ikinci sınıf, Il Han’ın ışık saldırısı sonucunda öldü. Dünyalı insanlar böyle bir şeyi görse büyük ihtimalle şok geçirirdi. Hayır, belki de bir başka kırbaç kullanıcısı olarak Takagaki Asuha sinirlenebilir ve bunun bir kırbaç değil de kitle imha silahı olduğunu söyleyebilirdi.
Sadece bu kadar mıydı? Il Han nerede bir kaosa sebep olsa kırbaçtaki ateş de yere yayılarak yerlerin alev almasına neden oluyordu.
Alev almış yer onun ateş saldırısına katkıda bulunurken aynı zamanda o bölge Il Han’ın hiç umursamadığı bir yer olduğundan istediğini yapabildiği için mutluydu.
[…deneyim…]
[Ölüm Tanrısı yeteneği 34. Seviye oldu. Yeteneklerini en fazla 65% daha geliştirmen mümkün.]
Gelişmiş bir yetenek olduğundan sürekli olarak yükselmeyen Ölüm Tanrısı yeteneği bile seviye atlamıştı. Elbette Il Han’ın gizlenmesi buraya geldiğinden beri bir kez bile bozulmamıştı, dolayısıyla da Ölüm Tanrısı yeteneğinin gelişimi için gerekenleri en son seviyede ayarlayabilirdi.
“Oldukça fazla üçüncü sınıf var. Burası onların ana kampı olduğundan mı yoksa sadece elitleri mi buraya toplamışlar?”
[Il Han. Dördüncü sınıfların uzaktan geldiğini hissedebiliyorum. İkisi birden geliyor!]
“Sonuçta bu kadar karmaşadan sonra bir şeylerin yanlış gitmediğini anlamamaları tuhaf olurdu.”
Biraz da olsa bunu amaçlıyordu. Il Han bütün bir ülkeyi yakamazdı, değil mi? Bu yüzden de bir örümcek ağı kurarak ağına kapılanları yavaş yavaş çiğnemeyi düşünüyordu. Aynı zamanda Orochi’nin sorgusu sayesinde de ana hedef belirlemek çok kolaydı.
Ama iki tane dördüncü sınıf vardı. Canavar değil de buradaki insanların gizli kartıydı. Bu yüzden de şaşırmıştı. Doğrusu yüzlerce kolayca üçüncü sınıf bekliyordu bu yüzden de bu beklenmedik bir durumdu. Olaylar böyle bir hal aldığından yalnızca örümcek ağı planında ufak tefek değişiklikler yapabilirdi.
Terkedilmiş Dünya’da olmadıklarından veya karşısındakiler üstün varlık olmadığından Melek Desteğini kullanmak imkânsızdı ve elindeki ejderhalara karşı kullanabileceği silahlardan da yararlanamayacağından kolay olacağını söyleyemezdi.
Il Han’ın o sırada inanabileceği tek şey Ölüm Tanrısı yeteneğinin sağladığı tuzak kurma olanağıyla artan büyük saldırı gücüydü. Sadece bu düşünceye güvenerek önündeki dördüncü sınıf duvar kolayca geçilemezdi.
“Kahretsin. Önce buradaki ayak takımını temizleyeyim. Kalanını sonra düşünürüz.”
Il Han düşünmeyi bırakarak kırbacını daha da geniş bir şekilde savurmaya başladı. Sanki bütün şatoyu yakacakmış gibi saldırıyordu!
“SENİ PİÇ KURUSUUU!”
“Ne kadar da yüksek bir sesin varmış.”
Uzaktan gelen bağırtıyı duyan Il Han sessizce konuştu. Sessiz konuşmasıyla aynı anda saldıran kırbaç onlarca şövalyenin boyunlarını yaktı.
“Ama görünüşe göre bacakları sesi kadar hızlı değil.”
[Ne kadar şeytani sözler… Ama düşmanların seni duymuyor.]
“Kapa çeneni. Zayıf bir kalbim olduğundan onlarla yüzleşerek laf sokamam.”
[Zayıf kalbi ola birisi bu şekilde insanları mı yok ediyor?]
“O ayrı, buysa sadece deneyim kazanmak.”
Il Han suratını asarak cevap verirken bile bileği hiç durmuyor ve düşmanlarının sayısı da gittikçe azalıyordu.
Dördüncü sınıflar dur durak bilmeden ona doğru geliyor gibiydi ama ikisi de Il Han’ın av hızına karşın aşırı derecede yavaştı. Sadece Il Han’ın deneyimleri artmaya devam ediyordu.
“Bu ateşte nasıl…!”
“O bir büyü savaşçısı. Bundan eminim. Hayatta kalanlar cevap verin!”
Geçidin etrafındaki alan bir ateş denizine dönüşmüştü. Durmadan tüten sonsuz ataş ve rahatsız edici duman kokusu, Il Han’ın beklentisiyle sivri bir iğne sunuyordu. Bir grup olarak bütün gücünü kaybeden ordu parçalara bölündü. Aslında her biri, gerçekten de yanmadan önce parçalarında ayrılıyordu.
“Kesinlikle seni bulup öldüreceğim!”
“Efendim!”
Sesin sahibi Il Han’ın yakınlarına geldiğinde geriye ordudan hayatta kalan kimse kalmamıştı. Yalnızca dev bir alev, şato duvarlarına doğru hızla ilerliyordu. Geçidin hala açık olması bile ilginçti.
“Aman Tanrım, bütün ordu katledildi…!”
Ses, olay yerine gelmiş olan orta yaşlı bir adama aitti. Durumu doğrular doğrulamaz konuşmuştu. Yani sadece ateşle dördüncü sınıfı kandırmak imkânsızdı. Elbette Il Han’ın onları kandırmak gibi bir niyeti yoktu.
“Katledilmek mi? Katledilmişler mi!? Bu nasıl olur! Çoktan Dünya’ya gitmiş olmalılar!”
“Hayır, hepsi öldü. Hepsi de burada, kahrolası Dünyalı köpek yüzünden öldü!”
Oooh, istilacılar farklı bir sınıftandı demek. ‘İnsan’ olarak sınıflandırılan bu kişiler diğer insanların derilerini yüzerken kendisi köpek olarak adlandırılıyordu!
Böyle soğuk bir şekilde ırkçılık yaptıklarından Il Han kendini iyi hissetti. Yaşananları bildiği için hiç suçluluk duymuyor olsa da son sözleri apaçık bir şekilde sınırı aşmıştı.
[Orta yaşlı adam çok daha güçlü duruyor! Huh, gerçekten de güçlü! 300 yıl daha çalışırsa üstün varlık olmaz mı ki?]
“Hayır, çünkü o adam bugün burada ölecek.”
Görünüşe göre dördüncü sınıflardan biri usta biri de öğrencisiydi. Nispeten daha genç olan ve orta yaşlı adam… ‘Orta yaşlı’ bir tanım olsa da Liera’ya bakıldığında odamın birkaç yüzyıl boyunca yaşamış olması gerekiyordu.
“Onları öldürmem gerekiyor…”
[Zor olacak. Genç olanı da kolaya benzemiyor. En az 220. Seviye olmalı.]
“Biliyorum.”
İkisiyle birden savaşması gerekeceğinden tuzak kursa da kurmasa da zor olacaktı. Ama Il Han, ikisiyle birlikte savaşmayı düşünürken dâhice bir çözüm buldu.
“Liera, az önce geçidin kapandığını mı söyledin?”
[Evet, ben veya sihirli sözleri ezberlemiş olan on tane üçüncü sınıf ya da bir tane dördüncü sınıf büyücü sınıf büyücü on dakika boyunca açmazsa kapalı kalır.]
“Taaaamaaam.”
Il Han koşmadan önce gülümsemeye başladı. İki adamın geldiği yöne doğru hızla koşuyordu. Elbette gizlemesi hala bozulmamıştı.
“Görüşürüz!”
Sinirli orta yaşlı adam ile genç olan, dişlerini sıkarak sinirlerini masum yerden çıkarırken Il Han yanlarından hızla geçti.
“Hala burada. Bu ateşin içinde, dikkati elden bırakmamızı bekliyor! Ateş ne kadar iğrenç olursa olsun dayanmalıyız!”
“Anladım efendim! Onu kesinlikle öldüreceğim!”
Usta ve öğrencisinin güzel eğitimini izleyen Il Han, hayalperest ve gereksiz hareketler yapan iki aptala da ciddiyetle selam gönderdi.
“Evet, evet. Burada en iyi yeteneklerinizle dayanın. İmparatorluk düşene kadar!”
Bir de üstüne etraftaki ateş zamanla daha büyük zamanlar verecekti!
[Aman Tanrım, ne kadar zekice.]
“Oldukça yetenekliyimdir.”
Böyle bir övgüden sonra gururlanan Il Han, iki korumasının da terk ettiği şatoya saldırdı.
Bir şeylerin yanlış gittiğini anlamaları ikisinin ancak yirmi dakikasını aldı. O sırada krallıkta önemli olan her şey çoktan yanıp kül olmuştu.
Magnec