Altın vallhala
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
129. Bölüm Ele Geçiriyorum (4)
“Huh? Hey, yukarı bak…!”
“Kahk!”
Fark ettiklerinde artık çok geçti. Üçüncü sınıflar arasında çeviklikleri ve refleksleriyle övünen kurt türü bile tepki verememişken hangi ikinci sınıf canlı Il Han’ın fırlattığı mızrakları engelleyebilirdi ki?
Il Han adımını attıktan sonra orayı temizlemesi iki saniyesini almıştı. Yüzlerce ton ağırlığındaki ejderha kemikleri yukarıdan düşerek kafalarını ezmişti. İkinci sınıfların böyle bir saldırı karşısında hayatta kalma şansı sıfırdı.
“Hayatta kalan yok ha.”
[Hepsini öldürdükten sonra cesetleri bir araya getirmiş olmalılar.] (Liera)
[Ölümlerinin üzerinden iki saat bile geçmemiş. Bu demektir ki planları hala yapım aşamasında. Sezgilerin sayesinde en kötü senaryodan kurtulmayı başardık.] (Spiera)
Il Han hem kurbanların hem de suçluların cesetlerini envanterine gönderdi. Onları yakmak istiyordu ama önündeki durum şu an çok acil olduğundan önce onu düzeltmeye karar vermişti.
[Il Han. İyi misin?] (Liera)
“Evet iyiyim… gerçekten iyiyim.”
[Il Han…] (Liera)
En başından beri Dünya’daki insanları kurtarmak için uğraşmıyordu. Dünyadaki insanların onu övmesi çok komikti. Önderlik, görev veya adalet gibi şeyler saçmalıktan ibaretti.
İnsanlığın geleceği, Dünya’yı koruma ya da başka şeyler anlamsızdı ve onu sinirlendiriyordu. Eğer kendisi, ailesi, Liera, Erta, Elfler, Mir,…pekala tamam, Ericia, Kang Mi Rae ve Spiera iyi olduğu sürece başka bir şey onu ilgilendirmiyordu. Diğer insanları hiç umursamıyordu.
Dünya için tehlikeli olan o insanları öldürmesinin sebebi, kendisi için de tehlike oluşturmalarıydı. Yıkıcı Şeytan Ordusu Dünya yerine başka bir on milyar insanın yaşadığı başka bir evreni yok etmeyi seçseydi bundan ona neydi ki?
Il Han’ın yaşadığı yer olan Dünya’yı birbirine kattıkları için sorun oluşturuyorlardı. Şu ana kadar Il Han hiç bahçesini temizler gibi düşmanlarını öldüreceğini düşünmemişti.
Ama evet, şimdi iğrenmişti. Dünyalı insanlar öldüğü için değil, başka dünyadan gelen insanların, kendi türünden olan başka insanların derisini yüzdüğünü görmesindendi.
Canavarlar şüphesiz yamyamdı ama bunlar sadece belli bir varlıktan oluşmuyordu, bütün ırk böyleydi. Ama bu insanlar ne yapıyordu? Canavarlardan daha da kötü değiller miydi?
‘Gerçekten de kendimizi dünyayı geliştiren ırk olarak çağırabilir miyiz? Kendi yıkımımızı kendimiz getiriyoruz.’
Belki başka birisi karşılık verirdi, ‘onların dünyaları açısından bakıldığında onlar sadece ‘insandı’’ ve ‘Dünya’yı ele geçirmek istemelerinin ve buranın insanların derilerini yüzmelerinin sebebi insanlığı mutlak bir başarıya taşımak’ diyebilirdi. Yani hiçbir şekilde kendi yıkımlarını getirmiyorlardı.
Bu insanlara Il Han şu şekilde cevap verirdi.
‘Sizi bizzat ben yok edeceğim.”
“Hadi biraz daha hızlanalım.”
Il Han sessizce ve derin bir şekilde sinirlenmişti. Kararını verdikten sonra meleklere bu sözleri söylemeden önce hızını artırdı.
[Daha öncesinden bile daha hızlı gidiyorsun!] (Liera)
[Hmm… Oldukça iyisin.] (Spiera)
Nefes ile dolu olan paketi emerken süper insan gücünü etkinleştirerek ileriye doğru öyle güçlü bir şekilde zıpladı ki az kalsın bacak kasları yırtılacaktı. Kutsal Yenilenme yalnızca bacaklarına yoğunlaşarak yırtıldıkları anda onları onardı.
Denizin üzerindeki hızı en son seviyesindeymiş gibi görünüyordu ama aynı zamanda da öyle değil gibiydi. Hala daha hızlanabilirdi.
Daha hızlı koşma iradesiyle bütün bedenini ve kalbini koşmaya adadı. Melekleri etrafa bakarak düşmanı bulmaya gönderdi ve daha hızlı koşmaya odaklandı.
[Üçüncü sınıf birinin bu seviyede bir hıza ulaşabileceğine inanamıyorum.] (Spiera)
[Bir süre boyunca Il Han ile kalırsan bunun gibi birçok şey görebilirsin.] (Liera)
Bütün bir takımadaya bağlı küçük bir adada olduklarından içinde yaşayan fazla insan yoktu ve sanki bu durumu biliyormuşçasına az sayıda da istilacı vardı. Il Han düşmana ait iki grup ve bir gemide de cesetler buldu.
Il Han adadaki insanlardan hayatta kalan olmadığını doğruladıktan sonra istilacıları öldürerek hepsini envanterine koydu. Dareu’nun ejder türlerini ve Kiroa’nın kurt türlerini işlemeyi bitirmesi iyi olmuştu. Canavar cesetleri yüzünden onların cesetlerini alamasaydı biraz sinirlenebilirdi.
[Buralardaki bütün adalar böyle mi?] (Liera)
[Eğer biraz bile geç kalmış olsaydık o zaman geri dönüşü olmayan bir yola girerdik.] (Spiera)
Eğer birisi, simyayı kullanarak başkasının derisini giyseydi o zaman dışarıdan hiçbir şey belli olmazdı ve dönüşüm büyüsü olmadığından manayla da algılanamazdı. Tanıdık insanlar olsaydı hainleri bulmak daha kolay olurdu ama bu tanıdıkların hepsi öldürülmüş ve çoktan yerlerine başka birisi geçmişse? O zaman mükemmel bir suç işlenirdi.
Peki ya istilacılar bu şekilde bütün ülkeyi istila etseydi ve Dünya’daki yetenek kullanıcıları Terkedilmiş Dünyalara karşı savaşırken kendilerini işgal ettikleri ülkede saklasalardı ne olurdu? O noktada durmayarak bütün dünyaya yayılsalardı ne olurdu?
Aralarında bir düşman olduğunu bulsa bile bir şey yapamazdı. Çünkü kimin Dünya’dan kimin başka bir yerden geldiğini anlayamazdı. Üstelik o sırada ikinci değişim yaşansaydı o zaman saklanan yabancı istilacıları asla bulamazlardı.
Aslında şu an içinde bulunduğu duruma da olumlu gözlerle bakamazdı. İstila o sırada başlamış görünüyordu ama Il Han başlangıç yerinin neresi olduğunu bilmiyordu.
Bu yüzden yapabileceği tek şey olabildiğince fazla suç mahallini temizlemek ve çoktan kimliğini değiştirmiş insanların izini sürmekti.
Kendini gizlemek için uğraşan insanların izini sürmek? Başka biri olsaydı imkânsız olabilirdi ama Il Han için bunu yapmak mümkündü. İstediğinde üstün varlıklardan bile saklanabileceği güçte bir gizlenme yeteneği vardı!
Il Han hızlandı. Çok geç kalmadığını umarak bütün bunları geride bırakabilmeyi diledi.
[Il Han, burada hissedebiliyorum! Bu grup oldukça büyük…?] (Liera)
[Yüzlerce ikinci sınıf ve bir tane de üçüncü sınıf. Onları hissedebiliyor musun?] (Spiera)
“Hissedebiliyorum.”
Beklediği gibi Güney Amerika’nın yakınlarındaki birçok ada ülke yok edilmişti. Eğer cesetlerden geriye kalanların yakıldığına dair bir iz varsa orada Il Han’ın ilk defa tanık olduğu planın aynısı işliyor demekti.
Il Han’ın durduğu yer de öyle bir yerdi. Binaların arasında hafiften kör bir açıda durmuş olan zırhı, şövalye birliğinin başına benzeyen bir adam yüzlerce astına, iğrenç şeyler yaptırıyordu.
“Kaptan, bu kadar dikkatli olmak zorunda mıyız?”
“Onlarla doğrudan yüzleşerek savaşabiliriz. Dünya’dan bizim dünyamıza gelen insanlar da zayıftı, değil mi? Onlara zarar veremediğimizden dolayı sadece bize gülebildiler.”
“Kim sana çalışmayı bırakarak konuşmanı söyledi?”
“Emir yukarıdan olduğu için yapacak bir şey yok. Fazla zamanımız kalmadı acele edin!”
Görünüşe göre onların da kendince sebepleri vardı. Yani durum buydu, Il Han başıyla onaylayarak elini salladı. Beş mızrak yukarıda belirerek doğruca üçüncü sınıf kaptanın başına düşerek önce kaskını sonra da vücudunu deldi.
[14,039,384 deneyim kazandın.]
[134. Seviye Chromano Il Pedra’nın kaydını kazandın.]
“K-kaptan!?”
“Çalışmayı bırakın! Hepiniz çalışmayı bırakın! Kaptan pusuya düşürülerek öldürüldü!”
Olayın gerçekleştiği yerde bir kaos yaşanmaya başladı. Böyle bir çevre Il Han’ın en sevdiğiydi. Acımasızca mızrakları yağdırarak onları öldürdü.
Onlara karşı başka bir yöntem kullanmak istemiyordu. Araştırarak bulduğu birçok düşmanını öldürme yöntemiyle onları acı çektirerek öldürmek istiyordu.
Böylece onları kimin öldürdüğünü öğrenemezlerdi; böylece hiçbir şey başaramayacaklardı.
Sadece 30 dakikada Il Han on adadan geçerek yedi tane üçüncü sınıf ve 2,900 tane ikinci sınıf insan öldürdü. Il Han ve Dünya anormal olduğundan bu sayı hiçbir şeymiş gibi dursa da başka dünyalarda bütün bir müfrezeye eşitti.
“Ama bu sadece başlangıç olmalı.”
En azından etrafındaki adalarda istilacılardan iz kalmamıştı. Orada yaşayan bütün insanlar öldüğünden dolayı adanın bomboş kalması kalbini acıtsa da başka bir ordu istila etmediği sürece buraya tekrar gelmeyecekti.
Birçoğunun yok edilip edilmediğini sorsanız cevap hayır olurdu. Öldürdükleri arasında bütün bunlardan sorumlu bir insan olmadığı gibi başka bir dünyayla bağlantılı olan bir geçit de bulamamıştı.
Başka bir dünyayla bağlantı kurulduğundan Cennet’in Ordusu’ndan bir hain adadaki planların arkasındaydı ama tek bir melek kanadının tüyüne bile rastlamamıştı.
Bunun anlamı açıktı. Ortaya çıktıkları ilk yer burası değildi. Yok etmesi gereken asıl istilacıların kökeni buralara yakın olan başka bir yerdeydi.
Il Han bu yerin Venezuela olduğunu düşünüyordu – adalara en yakın ülke orasıydı. İşe bakın ki uçakla gidecek olsaydı aktarma yapacağı yer, şimdi gitmesi gereken yer olmuştu.
Liera dikkatli bir şekilde sordu.
[Peki ya Venezuela değilse?]
“O zaman…”
Böyle bir senaryoyu düşünmek istermiş gibi konuşan Il Han, ejderha kemiğinden yapılma bir kalkanı ayak basmak için çağırarak havaya zıpladı.
“Bütün Güney Amerika kıtasını temizlemeliyim.”
**
Yetenek kullanıcıları, Kiroa krizinin üzerinden çok geçmeden başka bir Terkedilmiş Dünya bağlantısını duyduğunda oldukça korkmuştu. Bağlantı New York’taydı! Hem de şehrin hemen dışında!
Zindanı ilk fark eden Cephe Birliği’ne bağlı klanlardan ‘Yanan Ruh’ klanının başkanıydı. Yetenek kullanıcılarından birine gardiyan melek atandığı için diğerlerine kıyasla iyi bir insandı ve başkalarına yardım etmek istiyordu.
Üstelik Kore’de, Yıldırım Tanrısı klanı ile birlikte kurtlara karşı yapılan savaşı yaşadığından Terkedilmiş Dünya ile bir bağlantının ortaya çıkmasının ne kadar sinir bozucu olduğunu biliyordu.
“Kahretsin, bütün yerlerin içinde neden New York…”
“Sanki Terkedilmiş Dünya ile bağlantı kurulursa çok büyük bir zararın yaşanacağını biliyorlarmış gibi. Siktir….!”
Il Han’ın da tahmin ettiği gibi Dünyalı insanların hepsinin dikkati New York’a çekmişti. Yeteneklerinden emin olan ‘bütün’ yetenek kullanıcıları New York’a doğru gidiyordu; eğer orası düşerse zararın sadece Amerika ile sınırlı kalmayacağını hepsi çok iyi biliyordu.
Gangnam, Kore’de ortaya çıkan Terkedilmiş Dünya’dan çok farklıydı. Gerek yetenek kullanıcılarının dikkati, gerek ordu gerekse Dünya basını çok büyük farklılık oluşturuyordu.
Kore olayında kapı patlar patlamaz Susanoo çabucak olayı bitirmişti ama bu sefer kapının patlamasına çok az zaman kalmıştı.
Bundan dolayı yaşanan olaylar, ne gariptir ki bir festivali andırıyordu. Olimpiyatlar ya da Dünya Kupası gibi bütün insanlar toplanmış ve tezahürat yapıyordu.
“Aptal insanlar.”
Metal şövalyelerin başkanı Smithson, kapının patlamasına fazla zaman kalmamışken birçok insanın tezgâh kurarak gürültüyü daha da artırmasını saçma bulmuştu.
“Bence kapı açılınca diğer dünyalara kaçmayı düşünüyorlar.”
“Bayan Malaesta… Eğer bu herkes için mümkün olsaydı o zaman canavarlar tarafından mahvedilmiş Dünya’da hiç insan kalmazdı.”
“Belki de canavarlardan korktukları için bu kadar büyük bir gürültü çıkarıyorlardır. Ya da belki de bizim New York’u savunarak düşmanları yenmemizi izlemek istiyorlardı. Oh, yemek ister misin?”
“Hmph, memnuniyetle kabul ediyorum.”
Verdiği sosisli sandviçi ısıran Smithson’a bakan Malaesta güldü. Kabul etmesini sevimli bulmuştu.
Koreli biri arkalarından yaklaştı. Yıldırım Tanrısı klanından biriydi.
“Nasılsınız Bay Smithson, Bayan Malaesta? Klan başkanımız sizleri görmek istiyor.”
“Yıldırım Tanrısı Klanı? Bayan Kang?”
Smithson’un yüzü aydınlandı. Bu sırada Malaesta başını yana eğdi.
“İkimizi birden mi? İkimizin ortak nesi var ki? Savaş ile mi ilgili? Gidelim o zaman.”
“Çok iyi bilmiyorum. Hafıza azaltıcı bir eserim olduğundan dolayı insanların bakışlarından kaçınarak gidebiliriz.”
“İnsanlardan kaçınarak mı?”
Sadece onlar değildi. Cephe birliğine bağlı olan klan başkanları arasında gardiyan meleğe sahip olmayan kişiler Mi Rae tarafından çağırıldılar.
Hiç kimseye fark ettirmeden onları topladı. Na Yu Na’ya bile haber vermemek için kardeşini onunla takılması için feda etmişti.
Küçük boyuttaki Erta omuzlarının üzerinde süzülüyordu. Kendini sadece Mi Rae’nin görebileceği şekilde gizlemişti.
“Herkes burada.”
Gözleri parladı. Bu sırada kafaları hala karışık olan klan başkanları bir açıklama istediler.
“Yıldırım Tanrısı klanını başkanı, Zindan Yıkımının gerçekleşmesi için hala zaman olduğuna inanıyorum. Eğer birlikte zindanın içine girerek savaşmamızı söylersen reddederim.”
“Endişelenmeyin. Ülke benim ülkem olmadığından öyle bir şey yapmaya niyetim yok. Sizi buraya çağırdım çünkü hepinize söylemem gereken bir şey var.”
Mi Rae çevreyi tarayarak Erta’ya işareti verdi. Erta başıyla onaylayarak bir büyü yaptı. Üst sınıf bir bariyer büyüsüydü, kimse içeride ne olduğunu anlayamazdı.
Büyünün tamamen aktive edildiğini doğruladıktan sonra Mi Rae sert bir sesle konuştu.
“Susanoo bu savaşa katılamayacak. Yapacak başka önemli meseleleri var.”
Orada toplanan bütün klan başkanlarının umutsuzluğa kapılması için yeterli bir bilgiydi. Ama kimsenin bir şey sormasına fırsat vermeden devam etti.
“Bunun yerine, Susanoo’nun emrinin altındaki bir grup bize yardım edecek ve Vanguard’dan özel destek alacağız. Sizi çağırma sebebim bunun içindi. Sadece benim klanımın kullanması için çok fazlalar.”
“Birçok konuyu merak ediyorum ama önce şunu sormama izin verin.”
Büyülü Ejder klanının başkanı Takagaki sordu. Ejderhalarla savaşmak üzereymiş gibi bakıyordu.
“Bu destekle kazanabilir miyiz?”
“Evet.”
Mi Rae kendinden emin bir şekilde cevap verdi.
“Kiroa ile karşılaştırıldığında düşmanın sayısı üç kat daha fazla olsa da onlara karşı kendimizi savunabiliriz. Bu yüzden de lütfen şu andan itibaren beni dikkatle dinleyin. Buraya sadece sizi çağırmamın bir nedeni var.”
Zindan Yıkımı yaşanmadan önce 19 saat geçti.
Dünya’daki en geniş çaplı savaş başlayarak Vanguard’ın çoktan yükselen değerini gökyüzüne çıkardı ve birkaç seçilmiş klana cennetin yolunu açtı.
Magnec