I am imparator bebek :D
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
117. Bölüm Hayatlarınızın Efendisiyim (8)
“Yıkıcı Şeytan Ordusu bize şöyle demişti: Dünya ile olan bağlantı koparılamaz ve daha fazla dünya yakında Dünya ile bağlantıya geçecek! Dünya bir savaş meydanına dönecek ve sayısız uzman da mistisizmin toprakları olan Dünya’yı işgal etmeye çalışacak!”
Her nedense bu sözler ona bir oyun tanıtımı gibi gelmişti.
“Bu yüzden bir orduya ihtiyacın olacak. Güvenerek arakanı dayayabileceğin bir ordu! Biz bu gücü sağlayabiliriz!”
“Ve bunun karşılığında da benden canınızı bağışlamamı istiyorsunuz.”
“Evet.”
Prenses hemen dizleri üzerine çöktü. Gerginlikle titrerken bile Flemir, kırmızı kurtların saldırması ihtimaline karşı siyah kurtları topladı.
“Hm.”
Il Han tekrar parmaklarını şaklatarak yalnızca kırmızı kurtları öldürdü ama düşünceleri oldukça karışmıştı.
‘Eğer bu kadın üzerinde Hükmetme yeteneğini kullanırsam gerçekten de bana ihanet edemez. Ama kurt türleri için kraliyet ailesi ne kadar önemliydi ki bütün kalan kurtların Il Han’a boyun eğeceğini söyleyebiliyordu? Başka birini prenses olarak ilan edip beni sırtımdan bıçaklamazlar mı?’
“Kurt türleri kraliyet ailesini merkeze oturtur. Kraliyet kanının da dâhil olduğu özel bir vaftiz olmadan kurt türü ay tarafından vaftiz edilemez. Yıkıcı Şeytan Ordusu bu yüzden beni öldürmeye değil canlı yakalamaya çalışıyor. Ben olmadan kurt türünün soyu tükenir.”
Prenses, Il Han’ın aklını okumuşçasına açıklayarak konuşmasına devam etti.
“Hayatta kalan tek kraliyet ailesi üyesi benim. Hayır, eğer bana Hükmeder ve sorarsan sana doğruyu söylemekten başka bir çarem kalmaz ve her şeyi öğrenmek de kolaylaşır.”
“Fazlasıyla umutsuzsun.”
“Hayatta kalmak istiyorum. Ve diğerlerinin de hayatta kalmasını istiyorum.”
Il Han prensesin yalan söylemediğini hissedebiliyordu. Evet, bütün bunlar doğru olduğundan her şey daha da gülünçtü. Il Han bir kahkaha patlattı.
“İşte bu yüzden neye bulaştığını iyi bilmeliydin.”
Prenses dudağını ısırdı. Anlık olarak Flemir’e baktığında kurt yalnızca utançla başını yere eğdi. Il Han artık Dünya’yı ele geçirme planının ardında kimin olduğunu biliyordu ama son açıklamayı yapan prenses olduğundan onu kolay kolay bırakmayı düşünmüyordu.
“Hiçbir bahane üretmeyeceğim. Sadece bizim ne kadar umutsuz bir durumda olduğumuzu anlamanı istiyorum. Eğer beni dinler ve astın olarak kabul edersen o zaman senin için her şeyi yaparım. Bu ayakkabını yalamak bile olsa.”
“Nah, çok pisler yani hayır.”
“Öyleyse! O zaman ben-”
Il Han Erta’ya sormadan önce bir süre düşündü.
“Ne yapmam gerekiyor sence?”
[…Yeni bir kadının sana yapışacağını düşünmek beni iyi hissettirmiyor.] (Erta)
“…Huh?”
[H-hiç! Böyle dev boyutta bir canavar ordusuna hükmedebileceksen yapmalısın derim. Ama eğer onları gerçekten kontrol edebileceksen… evet elbette.] (Erta)
Nedense son günlerde, etrafındaki melekler tuhaflaşmıştı. Ne oluyordu böyle? Başını eğerek kulağını kaşıyan Il Han sonunda onayladı. Sonra da parmaklarını son bir kez daha şaklattı.
“Kuaaaaah!”
“Kgwaaaaahk!”
400’den fazla ejderha kemiği… Yüzlerce kez fırlatılmalarına ve bütün kıtadaki kırmızı kurtları öldürmelerine rağmen yüzeylerinde tek bir çatlak bile oluşmamıştı.
Bu şekilde, en azında Kiroa’daki bütün Yıkıcı Şeytan Ordusu’na ait olan kurtlar yok edilmişti. En azından bu savaşta yer alanlar!
“Pekâlâ.”
Duygusal olması gerekirse Il Han, hiç kabul etmezdi ama kararlarını duygularına göre veren bir aptal değildi.
Eğer Il Han tek başına olursa her yerde ve her koşulda hayatta kalabileceğine inanıyordu ama Dünya’daki bütün insanlar ölür de yalnız kalırsa o zaman xox oynayacak kimse de olmazdı, değil mi? En başından beri onunla oynayacak biri olmasa bile sorun yoktu!
“Teklifini kabul ediyorum.”
“Çok teşekkür ederim!”
“Kahretsin.”
Prenses minnettarlıkla kafasını yere koyarak yere kapanırken Flemir karmaşık duygular içinde somurtuyordu. Buna bakarak prensesin yalan söylemediğini görebilirdi.
“O zaman lütfen, hemen beni astın olarak kabul et!”
“Bekle. Yeteneğimde başka bir kişiye daha yer olduğunu san-”
Il Hna mırıldanarak zümresini kontrol etti ve Hükmetme yeteneğinin onu şaşırtacak bir şekilde 13. Seviye olduğunu gördü. Sebebi de basitti. Görünüşe göre Yu Mir ve elfler etrafı birbirine katıyordu ve bu şekilde de yeteneğinin seviyesi gittikçe yükseliyordu.
Yeterince yer vardı. Prensesten sonra 7 kişi daha alabilirdi bile.
“Her neyse. Acele edelim o zaman.”
“Evet!”
Elini uzatan Il Han Hükmetme yeteneğini aktive etti. Flemir ne pahasına olursa olsun olanları durdurmak istiyormuş gibiydi. Il Han, Flemir’in hala rol yapmaktan vaz geçmediğini düşünürken Hükmetme yeteneği güvenli bir şekilde kadını astı olarak kabul etti.
[Ay Kurdu, Ericia senin astın oldu. Ericia’nın gelişim hızı artar. Ericia’nın zümresini görebilirsin.]
Onu geliştirecek değildi ama kadının yalan söyleme ihtimaline karşı zümresini açtığında prensesin gerçek bir kurt türü olduğunu gördü; unvanlarından biri ‘Ay Tanrıçası tarafından kutsanmış’tı.
“85. Seviye. Zayıfmışsın.”
“Majesteleri doğalı fazla zaman olma-”
“Flemir, efendimin önünde beni saygıyla çağırma.”
“Anlaşıldı!”
Tam Il Han birbirlerini unvanlarla çağırmalarının çok can sıkıcı olduğunu söyleyecekti ki iki kurdun ciddi bakışları karşısında bunun bir öneminin olmadığına karar verdi. Daha açık olmak gerekirse onlarla uğraşmayı istemiyordu.
Artık onu ast olarak aldığından dolayı değişen bir şey varsa o da hayatta kalan siyah kurtların tavrıydı. Kurtlar hala Il Han’a karşı korku ve düşmanlık kırıntıları barındırsa da yine de önünde eğiliyor ve saygı gösteriyordu.
Yaklaşık on bin kurdun ona saygı göstermesi o kadar da kötü bir duygu değildi. İlgi odağı olmaya alışık değildi ama başlarını eğdiklerinden bu çok da sorun değildi. Il Han memnun olmuş bir şekilde etrafına bakındı. Hala hiç kırmızı kurt göremiyordu.
“Pekâlâ, hızlıca her şeyi toparlayalım.”
“Evet efendim.”
Geçide ilk prenses girdi. Flemir Il Han’a bir şey söylemek istiyormuş gibi baktı ama bir süre sonra kaşlarını çatarak prensesi takip etti. Il Han arkalarından bakarken başını yana eğdi.
“Onlar çıkıyorlar mı?”
[Muhtemelen.] (Erta)
Erta söylediklerinin gerçek olmasını fazlasıyla istermiş gibi konuşmuştu. Şimdi de başkalarının aşk ilişkilerine mi karışmaya başlamıştı? Il Han güldü.
“Flemir’in de astım olmasını istemiyorum ama evlenmek istiyorlarsa onu da astım yaparak birbirleriyle evlendiririm.”
[Peki ya doğacak çocukları?] (Erta)
“Bedavadan bir köle.”
[Doğuştan köleymiş gibi mi davranacaksın!?] (Erta)
Il Han geçide yöneldi. Geride başlarını eğmiş on bin kurdu ve kanla boyanmış karlı araziyi bırakmıştı.
“O tarafı savunun!”
“Dayanın, sağ tarafta! Biraz daha dayanın!”
“Kroaaaang!”
Geçitten geçerek kapıdan çıktığında karşılaştığı tam bir karmaşaydı. Siyah ve kırmızı kurtlar uluyordu ve insanların saldırıları her yeri doldurmuştu.
Cesur insnalar, korkak insanlar, eserleri sayesinde kendilerini gizlemiş dört elfin hepsi oradaydı ve kabaca yedi yaşlarından görünen bir çocuk meleğin kucağından korkunç büyüleriyle kurtları öldürüyordu! Bekle, tekrar büyümüştü!
“Susanoo!?”
Il Han’ı fark edebilen Smithson sesli bir şekilde bağırdı. Tam da Il Han adamın ondan hoşlandığını düşünmeye başlamıştı ki insanların çoğunluğu bir anda başlarını kaldırarak Il Han’ı buldu ve bağırmaya başladılar.
“O gerçek!?”
“Susanoo geri döndü!”
Anlaşılamayan bir hisle birlikte Il Han tekrar parmaklarını şaklattı. Kiroa’nın büyük kısmını yok eden mızraklar tekrar ortaya çıktı. Kurtlar savaşmaktan vaz geçerek kaderlerine boyun eğmiş bir şekilde ölümü bekleyerek öylece kalakaldılar. Ama mızraklar kaosun hükmettiği savaş alanında bile yalnızca kırmızı kurtları bularak öldürdü.
Bütün bunlar hep Mutlak Kesinlik yeteneği sayesindeydi. Daha da açık olmak gerekirse, bu yeteneğe sahip olmasaydı mızrakların havada belirip yere düşmesine bile izin vermezdi.
“Hah.”
“Şimdi de yüzlerce mızrak yağdırıyor.”
İnsanlar şok yaşarken mızrakların hepsi geri toplanarak tekrar fırlatıldı. Yukarı, aşağı. Yukarı, aşağı. Kurtlar tekrardan öldü.
Eğer insanlar Il Han’ın yapabildiği bu seviyedeki şeylerin bile bir sınırının olduğunu fark etseydi o zaman kendileri hakkında ne düşünürdü? Elbette bunu bilerek yapmıştı çünkü olacakları tahmin etmişti!
“Baba!”
Yu Mir, Liera’nın da yardımıyla Il Han’ın yanında geldi, gizlenmesini bozarak Il Han’a sarıldı ve kafasını tekrar zırha vurdu. Gülümsemesine bakıldığında hiç acı hissetmiyor gibiydi. Liera karmaşık savaş meydanına bakarak Il Han’a açıklama yaptı.
[Bu çocuk hiç de hafife alınacak gibi değil.] (Liera)
“Art arda seviye atlaması durduğundan bu kadarını becerememeliydi gerçi.”
Orta seviye rüzgâr büyüsü kesinlikle çok güçlüydü ve ejderhanın mana kontrolü de büyüyü iyice güçlendiriyordu. Ama Yu Mir’in seviyesi hala düşüktü. İlk birkaç atış mananın da güçlendirmesiyle gelişmiş ve art arda seviye atlamasını sağlamıştı ama bu şekilde devam etmek artık zordu.
Üstelik ikinci sınıfa giden görüntüsüne bakılırsa artık ikinci sınıftı!
[Yıldırım Tanrısı Klanı’nın başkanı ona mana iksiri verdi. Kadında tonlarcası var. Daha önce ‘para hayalet bile yapabilir’ sözünü duymuştum ama bu kadının bütün bir simya loncasını alıp alamayacağını merak ediyorum.] (Liera)
“Güzel ve nazik abla!”
Yu Mir, Liera’nın açıklamasına ekledi. Kadının gücü korkutucuydu ama Yu Mir ondan hoşlanmış gibiydi.
Düşündüğünde Yu Mir’in çoktan savaşırken gizlenmesinin geçmesi gerekirdi. Bu demektir ki Mi Rae onun gücünü fark ederek ona mana iksiri vermişti.
“Majesteleri!”
Elfler de yanına gelmişti. Hırsız Phiria ve okçu Paté nispeten temiz olsa da vücutlarıyla canavarları engelleyen Mirey ve Jirl kan banyosu yapmış gibiydi.
Yüzleri kapalı olsa da Il Han maskelerini çıkarmadan bile onu gördüklerine ne kadar mutlu olduklarını biliyordu. Il Han gülerek konuştu.
“Çok pissiniz, başka bir yerde savaşın.”
“Soğuk Majesteleri de çok havalı.”
“Gidip kırmızı kurtları öldürün.”
İnsanlar en başından beri dezavantajlı değildi ama Il Han’ın ve dördüncü sınıf kurt türü olan Flemir’in dönüşüyle birlikte anında insanların morali yükselmişti. Dahası daha önceden geçitten gelen DD-kurt çoktan ölmüştü.
Çoktan yok edilmiş onlarca dev mızrağın izine bakan Il Han sırıttı. Geçitten geçmeden önce imparatoriçeye kemiklerde biriken yıldırım gücünü nasıl benzin gibi kullanarak büyük bir patlama yapabileceğini anlatmıştı.
Doğal olarak dördüncü sınıf birini öldürmeye yeterdi. O mızrakları, en başından beri aklında bu düşünceler olduğu halde yapmıştı. Önlemler işe yaramıştı ve Il Han da bundan memnundu.
“Kötü Yıkıcı Şeytan Ordusu’nun sonsuza kadar dinlenmesini sağlayın! Onlara kurt türünün yüceliğini gösterin!”
Artık kurt formuna dönmeyi aklından bile geçirmeyen prenses cesurca bağırdı. Prensesin cesaretlendirmesiyle daha da sinirlenen kurtlar kırmızı kurtları parçaladılar. Flemir, sanki bir kurt türünü daha kurtaracakmış gibi kırmızı kurtları öldürüyordu.
Savaş meydanından ayrıldığı için unutulmak üzere olduğunu düşündüğü anda Il Han birkaç mızrak düşürerek onlara destek oluyordu.
Binlerce tankla oluşturulmuş savunma bariyerinin gerisinde Magia Klanı’nın başkanı Malaesta büyüsüyle daha yeni onlarca kırmızı kurdu öldürmeyi bitirmişti.
“Açıklamak ister misin? Bütün dördüncü sınıfları öldürdükten sonra geri gelecektin, öyle değil miydi?”
“Kırmızı kurtların hepsini öldürdükten sonra… Artık siyah kurtları öldürmemize gerek yok.”
“Peki neden?”
Bütün uzun mesafeli saldıranların dikkati onun üzerinde toplanmıştı. Il Han nazikçe kafaları karışmış insanlara aniden değişen durumu anlattı.
“Artık onlara hükmediyorum. Diğer bir deyişle hepsi artık benim astım.”
“…Affedersin?”
Kadın cevap verdi. Il Han nazikçe tekrar etti ve kadının gülümsemesi öylece yüzünde donup kaldı.
Sadece kadın değildi, Il Han’ın sözlerini duyan herkesin ifadesi sertleşmişti.
Savaş otuz dakika sonra bitmişti.
Magnec