Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

110. Bölüm Hayatlarınızın Efendisiyim (1)

Çevirmen: Kamiyasora / Editor: Kamiyasora

“Önce bir sakin ol.”

Il Han sakinleşmek istiyordu ama yine de Mi Rae’ye söyledi.

[Ah, sesimi yükselttiğim için üzgünüm.]

Mi Rae de bağırdığını fark ettikten sonra sakinleşti. Il Han tekrardan doğruladı.

“Yani o bağlantı önceden beri vardı, öyle mi?”

[Zindan daha önce bir kez Yıldırım Tanrısı Klanı ve üç müttefik klan tarafından temizlenmişti. Bundan altı hafta önceydi.]

“Ve?”

[Ama bugün tekrar temizlemek için girdiğimizde geri dönülemez bir şekilde mahvolmuştu. Na Yu Na’nın gardiyan meleği Feyta bağlantının üzerinden beş hafta geçtiğini söyledi.]

Eğer bağlantı, orayı temizlemelerinin hemen ardından oluşmuşsa o zaman Yıldırım Tanrısı Klanı mutlaka sinirli ve boşluğa düşmüş gibi hissediyor olmalıydı.

Ama Il Han bunları duyduğunda rahatlamıştı. En azından olayın Il Han’ın Dünya’ya geri dönmesiyle bir ilgisi yoktu.

Nesnel bir şekilde düşünülecek olursa iki olay arasında hiçbir bağlantı yoktu ama yine de az kalsın ciddi bir depresyona giriyordu. Il Han felaketleri taşıyan bir tanrı değildi ve sadece geri dönmesiyle birlikte Dünya’nın gürültülü bir hal alması saçma olurdu.

Deliliği sona erdiğinden artık karşı önlemler alma zamanıydı. Il Han, Mi Rae’ye sormadan önce ejder türlerini parçalamaya dalmış elflere baktı.

“Şu an olay yerinde misiniz?”

[Evet. Cephe Birliği’nin de yardımıyla Kore devletiyle, medyayla ve yabancı ülkede iletişimde olduğumuz bütün devlet personelleriyle konuştuk ama ne zaman geleceklerini bilmiyoruz.]

“Cephe Birliği mi?”

Mi Rae’nin müthiş bağlantıları yeni bir şey değildi ama sözlerinin arasına karışmış yeni kelimeleri bilmiyordu. Mi Rae sesini alçaltarak açıkladı.

[Senden üstün seviyeli silahları alan 26 klanın bağlantısı olarak düşünebilirsin. Bu klanların gelişim gücü diğerlerinden daha hızlı olduğundan…]

“Yardımcı olmaları güzel. Eğer bana yeri söylersen hemen gelirim.  

[…Seni bekleyeceğiz.]

Konuşmasını bitirerek elini kaldırdı. Ejder türlerini parçalamayı yeni bitirmiş ve ürünleri sınıflandıran elfler ona bakarak neler olduğunu sordular.

“Durumlar değişti.” Dedi Il Han elflere.

Size önce ekipmanlarınızı vereceğim. Ve daha yeni başladınız o yüzden üzgünüm ama önce savaşmanız gerekecek.”

“Bu sözleri bekliyorduk!”

Savunma savaşçısı Jirl parçalamada kullandığı bıçağı bir kenara koyarken neşeyle konuştu. Diğerlerinde de benzer bir ifade görünce Il Han, kafasında tuhaf bir ifadeyle duran Erta’ya sordu.

“Cennet’ten haber var mı?”

[Hiç. Şimdiye kadar Na Yu Na ile birlikte olan Feyta üstlerimize haber vermiş olmalı. Gerçi şu an bilseler bile yapabilecekleri bir şey yok! Doğru. Tek yapabileceğimiz patlamış mısırlarımız elimizde senin acı çekmeni izleyebilmek!] (Erta)

“Sakin ol. Bize görev ve ödüller verebilirsin.”

Erta Il Han’ın tek başına Cennet’in bütün deposunu soyabileceğinden endişeleniyordu ama endişelense bile şu an elinden gelen bir şey yoktu. Erta içini çekerken Il Han konuştu.

“Liera’dan eve ve Mir’e bakmasını istemeliyim. 1. Seviye bir çocuğu nelerin olacağını kimsenin bilmediği bir yere götüremem.”

[Onu oraya bırakarak ‘hayat yalnızca pratikten ibarettir’ diyebilirsin.] (Erta)

“Bir tür aslan mıyım ben?”

Kısa süre sonra gelen mesajla nereye gitmesi gerektiğini öğrendi. Adresin yanında gelen resme baktığında her an patlayacakmış gibi duran bir zindan kapısını gördü. Ama asıl ezici olan, Yıldırım Tanrısı Klanı’nın kapının etrafını temizledikten sonra güçlerini etrafa yayışıydı.

“İnsanların faaliyetleri inanılmaz olabiliyor.”

[Evet inanılmaz.] (Erta)

“Eğer böyle bir yerdeyse bu binaları değeri ne oluyor? Ve ayrıca bir bakalım bir, iki, üç…”

[Bence bir köylü gibi düşünmeyi bırakmalısın!] (Erta)

Il Han yeri doğrulayarak elflere yaptığı ekipmanları dağıttı ve başlık giymemiş olan Paté ve Phiria’ya bir de maske verdi.

“Sakın çıkarmayın. Büyük bir soruna sebep olursunuz.”

“Evet, efendim!”

İki elf de hiçbir şey sormadan uysalca maskelerini giydi. Diğer ikisinin ise giydikleri başlıktan dolayı yüzü gözükmüyordu. Harika, mükemmel.

“Olay yerine vardığımızda öncelikle sessiz bir şekilde bekleyin ve yapmanız gerekenleri yapın. Eğer ben savaşırsam siz de savaşın, eğer ilerlersem beni takip edin. Anlaşıldı mı?”

“Evet, efendim!”

Bir insan, başlığında duran bir melek ve dört elf aceleyle atölyeyi terk ederek olay yerine doğru yola çıktılar.

Şehir, gece oldukça gürültülüydü ve bu da oldukça komikti. O sırada Kore’de bir felaket yaşanabilirdi ve çok da uzakta değildi ama bu insanlar gülüyor, konuşuyor ve dünyaya dikkat bile etmiyordu.

“Aman tanrım. Çok sert ve ağır zırhlar giyiyoruz ama hızımız düşeceğine artmış durumda!”

“Jirl, sus.”

Elfler, Il Han’ın verdiği ekipmanlara çok sevinmişlerdi ama aslında ekipmanların arasında küçük farklılıklar vardı.

Sebebi basitti; hepsinin silahları efsanevi seviyedeydi ama zırhların bazısı nadirken bazısı efsaneviydi. Hepsi de Il Han’dan beklenildiği gibi inanılmazdı ama içlerinin rahat etmemesine engel olamıyorlardı. Jirl göz göre göre zırhıyla böbürlendiğinden, kötü hissettirmesi kaçınılmazdı.

O sırada…

“Uh? Majesteleri!”

Astlarının arasındaki konuşmaları dinleyen Il Han üzgün bir gülümsemeyle deri ve kıyafetleri işlemeden daha çok gelişmesi gerektiğini düşünüyordu ki gittikleri yönden bir ışık parladı.

“Kyak!”

“Sen de gördüm mü? Yine bir şey mi oluyor? Haberlerdeki olay mı?”

Gece yollarında yürüyen insnalar ışıktan sütunu gördüklerinden birbirlerine fısıldamaya başladılar. Bazılarının aniden bir yere çağırılmış gibi sarhoşlukları geçmişti.

Işıktan sütunu sadece bir anlığına parlamıştı ama Il Han emindi. O ışık Dünya’da yalnızca Kang Mi Rae’nin fırlatabileceği yıldırım olabilirdi.

Işık sütunu bilerek yıkıcı gücünü azaltarak parıltısını artırdı. Bir sinyaldi ve ‘Burada!’ diyordu. Büyüsünü kontrol etme yetenekleri hiç de şaka yapılacak gibi değildi.

Il Han’ın Dareu’daki ejder türlerini temizlediği seviyede olmasa da bu üç ay içinde kendince bir şekilde gelişmiş gibiydi. Tabii ki de bunun sebebi büyük ihtimalle ona verdiği efsanevi seviyeli silah olan asadan kaynaklanıyordu.

“İnanılmaz bir yetenek. Majesteleri, Dünya’da yaşaya insanlar genelde bu seviyelerde mi?”

“Sorun öyle olmamaları. Acele edelim.”

Şehri terk ederek ışıktan sütunun geldiği tarafa yöneldiler. Bir süre sonra Il Han birçok insanın varlığını hissedebiliyordu. Mi Rae birçok insanı çağırdığını söylemişti ve etkisi yabana atılacak türden değil gibiydi.

“Hm.”

Elfler, uzun süre yaşadıkları için bakarak, duyarak veya koklayarak bilgi almada oldukça iyiydiler. Doğal olarak varlıkları sezebilme seviyeleri neredeyse Il Han ile aynıydı.

“Yani o kadar da yetenekli insan yok.”

“Gerçi bizden pek da farklı olmayanlar da var… Majesteleri gerçekten de onlardan farklı.”

“Yakında orada olacağız.”

Hepsi de anında susarak Il Han’ın etrafında toplandı. Böylece onun gizlenmesinden etkilenebiliyorlardı.

Sivil halkın girmesinin yasaklandığı yere geldiler. Gerçi canavarlar ortalığa döküldükten sonra bunun bir anlamı kalmayacaktı. Il Han acı acı gülerek elflerle birlikte sınırı geçti.

Kendi güçleriyle zindanlar oluşturabilen birçok canavar vardı ama en tehlikelileri meleklerin elinden çıkan Yıkım Tuzakları sayesinde doğanlardı.  Melekler aptal olmadığından Yıkım Tuzaklarını, insanların fazla olmadığı yerlere dağıtıyordu ama bu sefer bu olayların merkezinde olan zindan tesadüfen ve çok şanssız bir şekilde şehrin hemen yanındaydı.

Elbette hemen yakınlarda bir zindanın olduğu biliniyordu ama para, yaş veya önlenemez durumlardan ötürü evlerini bırakamayan birçok insan vardı.

Ama bu olay yüzünden evlerini bırakmaktan başka çareleri kalmamıştı. Orduya bağlı personel insanları oradan çıkararak evleri temelli olarak boşaltıyordu.

“Hiç yaklaşmasak olmaz mı?”

Tanıdık bir ses. Metal Şövalyeleri Klanı’nın başkanı, Michael Smithson’du. Hafiften yorgun olan bir kadın sesi ona cevap verdi. Ve bu kişi de Büyülü Ejder Klanı’nın başkanı Takagaki Asuha’ydı.

“Daha önce Kantou bölgesinde buna benzer birçok kapı gördük. Zindan Dalgası’nın yaşandığı zaman. Ne demek istediğimi anlıyorsun, değil mi?”

Bir Zindan Yıkımı’nın gerçekleşmek üzere olduğunu anlamayacak tek bir aptal bile yoktu orada.

“Kapı her an açılabilir ve içeri girmek intihardan farksız olur. Keşfe çıkarken hayatımızı kaybetme ihtimali yüzünden kaçmamız gerekebilecek olsa da, gördüğüm kadarıyla 30 bin tane ikinci sınıf ve 200’den fazla da üçüncü sınıf var. Anlamamız gereken nokta ise bunların sadece buzdağının görünen kısmı olduğu. Bu kadar büyük bir sayıya karşı savaşmak oldukça zor, onlara avantajlı bir konum sağlayacak bir çevrede savaşamayız.”

Serinkanlı ve akıcı bir İngilizce... Kesinlikle Kang Mi Rae’nin sesiydi. O sırada Il Han ve dört elf klanların temizlediği dev gibi boş alana adım attı ama orada bulunan hiç kimse, gizlenmesi sayesinde Il Han’ın gelişini fark etmedi.

“Açıkçası, bizim için güvenli bir şekilde savaşmak iyi… Bu sizin söylediğinizin tam tersi değil mi Bayan Kang? Oldukça duygusuzsunuz.”

“Şu an bile sivilleri boşaltıyoruz. Üstelik halk zarar görse bile eğer burada Yıldırım Tanrısı Klanı’ndan bir üye kaybedersek gelecekte çok daha büyük bir felaketle uğraşmak zorunda kalırız. Bir lider olarak duygusuz olmak zorundayım.”

Elbette hiçbir sivilin ölmesine izin vermek gibi bir niyetim yok – diye ekledi.

Soğuk bir sesle tamamlanan sert bir irade… Michael Smithson ne kadar inatçı ve kendini beğenmiş olsa da elinde olmadan Mi Rae’ye karşı pozitif bir tutum sergiliyordu. Il Han, Ha Jin’in Smithson’un Mi Rae ile daha fazla konuşmasını engellediğini fark etti. Yu Na da bulunduğu köşeden gülümsüyordu.

“Kahretsin, şu an gerçekten de Susanoo’nun ortaya çıkmasını istiyorum.”

Önder Birliği’nin bütün üyeleri daha önce Susanoo’nun kahramanlığına şahit olanlardan oluşuyordu. Susanoo’yu arayan insanların olması çok doğaldı.

“Emin değilim. Doğrusu daha öncesinde birçok olay yaşandı, ama hiçbiri bu kadar büyük değildi. Ama onu hiçbir yerde bulamıyoruz ve bunun anlamı da… Başka bir dünyada bir şeyler yapmakla meşguldür ya da ölmüştür, haksız mıyım?”

Ölmek mi? O mu? Bayan Malatesta, bu oldukça komikti.”

“Bunu komik bulman güzel. Elbette bu bir şaka. Birisi onu öldürdü diye ölecek biri değil o.”

“Susanoo, huh.”

Artık kullandığı eser sayesinde insan dilini anlayabilen Paté, Il Han’ın kulağına heyecanlı bir şekilde fısıldadı.

“Sözlerinden anladığım kadarıyla Susanoo dedikleri şu anda Dünya’nın en güçlüsü. Ama sizden daha güçlü olamaz Majesteleri ama oldukça iyi duruyor!”

“O benim.”

“Size de bu yakışır, Majesteleri! İnsanlar arasındayken bile saygı duyuluyorsunuz!”

Son birkaç günde sıkı bir eğitimden geçmiş elflerin hepsi yağcılık okunan gözlerini kocaman açtılar. Hiçbirinin Il Han’ın üzerinde işe yaramaması çok kötüydü.

“129 kişilik Sarsıntı Klanı burada. Kapı hala açılmadı, değil mi?”

“58 kişilik Caycicle Klanı da burada. Olaylar Vanguard’ın bulunduğu Kore’de yaşandığı için öylece duramazdık.” (Ç/N: Çevirisi olmadığından bu şekilde bıraktım.)

Hepsi de en az ikinci sınıftı. Üst seviyeliler 80. Seviyelerde gibi görünüyordu. Magia Klanı’nın başkanı Dünya’da olan birçok şeyden bahsetmişti ve yüksek seviyelerine bakılırsa da haklıydı.

“Açıklığı genişleteceğiz! Daha yeni gelen klanlar, nereye yönlendirilirseniz oraya gidin lütfen! …Yu Na.”

“Uhh evet. Şimdi küçük amcamı arayacağım. Daha yeni şu apartmanı boşaltarak açıklığı genişlettim, değil mi?”

Mi Rae ve Yu Na’nın kararıyla birlikte yüz milyarlarca won (Yüzlerce milyon dolar) anında yok edilmişti. Il Han dev binaların yetenek kullanıcıları tarafından yok edilmesini izleyerek ve onlara silah satmanın akıllıca bir karar olduğu sonucuna vardı.

Diğer insanlara çarpmamaya dikkat et.”

“Evet, efendim.”

Elflere emir veren Il Han telefonunu çıkararak Mi Rae’ye mesaj attı.

[Geldim.]

Bazı insanlarla konuşan Mi Rae titreşimi hissetmiş olmalıydı ki telefonunu çıkararak mesajlarını kontrol etti. Il Han’ın mesajını gördüğünde dudaklarında küçük bir gülümseme oluştu.

“Güzel.”

“Güzel olan ne Mi Rae?”

“Fuu.”

Yu Na’yı görmezden gelen Mi Rae telefonuna tıkladı. Il Han’ın telefonu çaldı.

[Geldiğinde de görmüşsündür ama zindan açılmak üzere. Feyta’nın dediklerine göre zindan anında Dünya tarafından özümsenmeyecek ve canavarlar hiç durmadan dışarı çıkacak. Merak ettiğin ya da yapmamızı istediğin bir şey var mı?]

Vardı. Il Han hafifçe gülümseyerek tekrar telefonuna tıkladı.

[Yönetimi sana bırakacağım, en güçlü yıldırım büyünü hazırla. Ve gerekli gördüğün anda ateş edebilirsin.]

[Anlaşıldı.]

İsteği biraz tuhaf görünse de Mi Rae hemen kabullenmiş ve kontrolü Ha Jin’e bırakarak yıldırım büyüsünü hazırlamaya başlamıştı. Bunu gören ve hızla kavrayan Yu Na onu güçlendirdi. Il Han gülümsedi.

“Teehee. Ne kadar da basit kadınlar.”

[Kötü karaktermiş gibi konuşma huyunu düzeltemez misin,? Off!] (Erta)

Dünya’daki savaşları düşünerek Dareu’daki boş zamanında bazı silahlar yapmıştı. Yapmak için de özel, içlerinde her türlü büyünün dolaştığı ejder türü cesetlerini kullanmıştı! Ve Mi Rae’nin desteğiyle en azından birisi o gün ışığı görebilirdi.

Nelere sebep olabileceğini düşünen Il Han gülmesine engel olamadı.

Kendisinin felaket tanrısı olduğunu düşünmüyordu ama yüzünü bir aynada görebilseydi bunu reddedemezdi.

O sırada gerçekten de felaket tanrısıydı.

İnsanlara değil de canavarlara felaket getiren bir tanrı!