Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

107. Bölüm Ruhumun Efendisiyim (7)

Çevirmen: Kamiyasora / Editor: Kamiyasora

[O ejderha kaltağını hemen buraya getirin!] (Liera)

Liera mızrağını kaldırırken bağırdı.

[Adaleti uygulayacağım! Ben! Ona!] (Liera)

[‘Cennet’ten kovulmadığın için şanslısın!’ sözleriyle birlikte üzülerek söylüyorum ki Lecidna çoktan öldü.] (Erta)

En az Liera kadar sinirlenmiş olan Erta güçsüz bir şekilde cevap verdi. Liera sonunda mızrağını indirdi.

Yüzünde, üniversite okul notlarındansa, giriş sınavı sonuçlarıyla şu ankinden çok daha iyi bir üniversiteye girme şanslarının olduğunu fark eden bir öğrencinin ifadesi okunuyordu. (Ç/N: Kore’de üniversiteye girmek için iki yol var. Birisi okul notlarıyken diğer üniversite giriş sınavları.)

Böyle bir güçsüzlük ve umutsuzluk!

O sırada bebek ejderha küçük ayaklarıyla yürüyerek öfkeden kuduran ve nereye gideceğini bilmeyen Liera’nın bacağını kavradı.

Daha sonra saf ve temiz bir sesle aklından geçeni söyledi.

“Güzel noona!” (Ç/N: Noona: Erkeklerin abla için kullandığı kelime. Her bir ifade tarzının derecesi de farklı olduğundan bu tür ifadeleri olduğu gibi bırakıyorum.)

Liera’ya bakmak için başını kaldırdı. Ejderha olarak doğduğundan yakışıklıydı ama belki de Il Han’ın manasının etkisi yüzünden onu hatırlatıyordu.

Diğer herkesi hiçe sayarak Il Han’ı en derin şekilde seven Liera için kritik bir darbeydi. Mucizevi şekilde Liera’nın kaynayan öfkesi ve intikam isteği, güneşin altındaki bir dondurma gibi eriyerek yok oldu.

[Noona değil.] (Liera)

Liera başını eğerek çocuğun gözlerine baktı ve nazik bir tonda konuştu.

[Bundan sonra beni ‘anne’ olarak çağır.] (Liera)

“Huh?”

[Lieraaaaa!?] (Erta)

[Ama çok tatlı! Düşündüm de kesinlikle Il Han’ın manasını özümsemiş, yani onu kabul edebilirim!] (Liera)

Oldukça sürpriz bir şekilde olaylar yön değiştirmişti. Orada yaşanan her şeyi daha tam olarak kabullenmemiş olan Il Han, Liera’nın sözleri üzerine sonunda kendine gelebilmişti.

“Evet, elbette. Sadece manamı özümsedi.”

Il Han çenesini sıvazlayarak kendini sakinleştirdi. Liera’nın bacağını bırakarak onu izlemeye başlayan ejderha da onu taklit ederek kendi çenesini sıvazladı.

 Sonuç olarak bir çocuk muydu? Il Han beklenmedik tepki üzerine gülerek çocuğu çağırmak için elini salladı. Liera’nın sözlerinden sonra söyleyecek bir şey bulamayan çocuk neşeyle ona doğru koşarak önünde durdu.

“Evet, baba.”

“Ben baban değilim.”

“Benim babamsın!”

Şüphe kırıntısı bile barındırmayan ikna sözcükleri.

Evet, elbette. Sonuç olarak doğruydu. Ama doğru değildi!

Il Han kendini sakinleştirmek için elinden geleni yapıp çocuğun bakışlarına karşılık vererek konuştu.

“Beni dikkatle dinle. Senin baban olacağımı hiç düşünmedim, böyle bir karar da vermedim. Sonuç olarak senin annenle hiçbir bağım yok. Anladın mı?”

“Evet!”

Yeni doğan birine söylenecek sözler olmasa da çocuk her şeyi anlamış gibi ciddiyetle başını salladı.

“Ben sadece mana ve alev kullanarak seni uyandırdım. Elbette Lecidna’ya söz verdiğim için seni büyüteceğim ama karşılığında seni savaşırken bile kullanacağım. Seni, Hükmetme yeteneğiyle benim astım yapacağım. Korkunç değil mi? Anladın mı?”

“Evet!”

Küstah sözler Il Han’ın bile utanmasına sebep olmuştu ama çocuk saf bir şekilde gülümseyerek tekrar onayladı.

En başından itibaren dürüst olmak kötü değil – diye içinden söylenen Il Han konuşmaya devam etti.

“Bu yüzden de beni baban olarak çağıramazsın.”

“Benim babamsın!”

Il Han, çocuğa vurma dürtüsünü bastırmaya çalışırken çocuk konuşmaya devam ediyordu.

“Ejderhalar böyledir, baba!”

“Nasıldır?”

“Her şeyde en güçlüdür.”

Il Han eliyle yüzünü kapatırken içini çekti. Çocuk gülerek aynı hareketi yaptı.

“…Neden beni taklit ediyorsun?”

“Çünkü babam güçlü!”

Yani taklit etmesinin sebebi daha güçlü olabileceğini düşünmesiydi. Il Han hem çocukça hem de bir ejderhanın söyleyebileceği sözleri duyduğunda havasız kalmış gibi hissetti.

[Neden kabullenmiyorsun, Il Han? Mana birleşmesiyle bir çocuğun olması, düşünüldüğünde gerçekten de ejderhalara uyan bir şey. Bu yüzden, çocuk gerçekten de senin oğlun. Ama bu bir ejderhanın bakış açısı. Şu ana kadar öğrendiğin ve de dilediğin her şeyden farklı: Romantizm, evlilik, çocuğun doğumu. Sadece, en son aşamadan başlayarak bir çocuğunun olduğunu söylüyorum.]

Erta konuşmasına iyice hazırlanmışçasına devam etti.

[Bu yüzden de bir çocuğun var ama bir karın olmadığı söylenebilir. Doğuştan yalnızsın, bakirsin ve bir çocuğun var.] (Erta)

“Bu en kötüsü!”

[Ah, lütfen. En azından ikinci en kötüsü de.] (Erta)

Il Han daha fazla gerçeklerden kaçamazdı. Lecidna’nın sığınağından yumurtayı aldığı anda tuzağa düşmüştü. Lecidna başından sonuna kadar Il Han’ın başını ağrıtan bir kadın olmuştu.

[Bana anne de. An-ne.            ] (Liera)

“Ama sen noona’sın…”

[Liera dur artık. Bu çok utanç verici.] (Erta)

Liera da evlenmeyi ve çocuk sahibi olmayı isteyecek bir yaşta mıydı? Yenilmiş gibi hisseden Il Han aptal şeyler düşünerek bir ejderha ve iki meleğin etrafta oynamasını izledi ve tekrar çenesini sıvazladı. Çenesi yara olacak olsa da kendine gelmeliydi.

“Evet.”

Sonra da gerçeği kabul etti.

“Sen kesinlikle benim oğlumsun.”

“Evet, baba!”

Il Han bin yıldan uzun süredir yaşamıştı ama resmi olarak hala yirmi yaşında görünüyordu.

Ve bir ejderha oğlu vardı.

“İstediğin gibi seni güçlendireceğim. Ama çok fazla acı çekeceksin yani bunu unutma.”

“Güçlendiğim sürece önemli değil!”

Konuşması bir yeni doğandansa shounen mangadan fırlamış bir başrolün sözlerine benziyordu ama Il Han bunu düşünmekle uğraşmamaya karar verdi

“İlk olarak sana bir isim vermeliyim. Myung Han güzel olur mu?”

[Asla o ismi KOYMA çocuğa.] (Erta) (Ç/N: Dedektif Conan’daki Mouri Kogoro karakterinin Korecedeki adı. ‘Ünlü’ anlamına geliyor.)

“Öyleyse Mandarin.”

[Korece bile değil!] (Erta)

Erta’nın umutsuzca karşı çıkmasıyla birlikte sonunda çocuğa Korece’de ejderha anlamına gelen ‘Mir’ adını koydular.

“Yu Mir.”

“Yu Mir! Benim adım!”

[Tesadüfen soy isminin Yu olması çok büyük bir baskı oluşturuyor!] (Erta)

Ymir, Norveç Mitolojisi’ndeki devin adıydı. İsmi tamamen tesadüfi olarak ona benzese de Korece bir soy ismi ve de Korece bir kelimeden oluşuyordu!

“Yu Mir. Yu Mir.”

Yu Mir, babasının verdiği isimden çok mutlu olmuş görünüyordu. Il Han’ı kucaklayarak etrafta koşuşturmaya başladı.

Sonra birden yere çöktü ve Il Han’a sarılarak konuşmaya başladı.

“Baba, karnım acıktı.”

“Evet, elbette acıktı.”

Yüzünde acı bir gülümsemeyle birlikte Il Han envanterini açmak üzereydi ki aklına gelen düşünceyle Yu Mir’in çenesini tutarak dişleri olup olmadığını kontrol etti. Oldukça keskin ve sağlam dişleri görebiliyordu.

Bir ejderhadan beklenildiği gibi avcı olarak doğmuştu.

“Güzel, hadi yemek yiyelim.”

“Evet!”

Tonlarca eti vardı. Dahası beyniyle sıcaklığını kontrol edebildiği, hemen yanında duran bir ateşe de sahipti.

“Sıcak! Çok lezzetli!”

“Bol bol ye, evet.”

Uygun bir sosla eti kızarttığında Yu Mir bu anı bekliyormuşçasına bayılarak yedi. O sırada…

[Ejderha Binicisi’nin gücü sayesinde Yu Mir ile anlaşma yaptın. Pasif yetenek aktive edildi. Ejderhanın gücü çok düşük olduğundan aktif yeteneği kullanamazsın.]

Bunu daha önce de konuşmuşlardı ve Yu Mir etini yerken anlaşma yapılmıştı. Il Han Yu Mir’in geleceğine dair olan endişelerini saklayamıyordu.”

“Hiya.”

Ne olursa olsun anlaşma anlaşmaydı. Il Han ve Yu Mir’in manası çınlayarak sorunsuzca birbirleriyle karşılaştılar ve bağ manalarının etraflarında dönerek onları sıkı bir şekilde birbirine bağladı.

Meleklerle kurduğundan çok daha derin bir bağ. Çocuk an itibariyle fazla küçük ve güvenilmezdi ama bu bağlantı hiç de kötü değildi.

[Hükmetme yeteneği aktive edilebilir. Devam edecek misin?]

Il Han’ın hisleri biraz karışmıştı. Ama daha en başında konuştuklarından yeteneği beklemeden aktive etti. Hükmetme yeteneği yaptıkları anlaşmadan çok daha basitti. Tuhaf bir işaret Yu Mir’in boynunda belidi ve ardından da kayboldu.  

[Ejderha, Yu Mir, senin astın haline geldi. Yu Mir’in gelişim hızı artar. Yu Mir’in zümrelerini görebilirsin.]

“Baba ne yaptın?”

“Sana bir tasma taktım.”

“Evet!”

Il Han Yu Mir’e karşı beceriksizce davranıyordu ama Yu Mir ya bunu bildiğinden, ya umursamadığından ya da sadece bu durumdan hoşlandığından dolayı bir gülümsemeyle cevap vermiş ve etini yemeye devam ederek sosu yüzünün her yerine bulaştırmıştı.

“Daha fazla.”

“Evet, evet. Envanterimi boşalt zaten.”

Yu Mir yemen yerken büyük bir enerji yayıyordu bu yüzden de Il Han her seferinde 10 kilo et çıkarıyordu.

Sonsuz Alev, ocaktan dışarı doğru eğilerek Il Han’ın hayatını kolaylaştırıyordu.

Yu Mir bu sahneye baktığında Il Han’ın alevi kendi bedeniyle kontrol ettiğini düşünerek ellerini çırptı.

“Babam inanılmaz.”

“Miden daha da inanılmaz.”

Yu Mir yemekle meşgulken Il Han Yu Mir’in zümrelerini retinasında görüntüleyerek kontrol etti.

[Yu Mir]

[Bebek Ejderha 1. Sv]

[Unvanlar –

Sonsuz Alev ile vaftiz edilen (Ateş bazlı saldırılarda 130% artış, ateş bazlı saldırıları özümseme)

Kaosun Doğuşu (Bütün zümrelerde hastalık direnci var)]

[48 Güç, Çeviklik 32, Sağlık 29, Büyü 64]

[Aktif Yetenekler – Gizlenme 1. Sv, Orta seviye Rüzgâr Büyüsü 1. Sv, Süper insan gücü 1. Sv]

[Pasif Yetenekler – Mana yönetimi 1. Sv, Ejderha kanı yenilenmesi 1. Sv, Yakın Dövüş Ustalığı 1. Sv, Dil 1. Sv, Dinlenme 1. Sv, Kritik Vuruş 1. Sv, Aşırı zehir direnci 1. Sv, Üstün lanet direnci 1. Sv]

“Vao.”

İşte bu bir yetenek. – zümreleri gösteren pencere bunu söylüyordu. Nasıl olmuştu da daha doğuştan birçok yararlı yeteneğe sahip olmuştu?

[Yu Il Han, sen de doğduğunda gizlenmeye sahiptin, değil mi?](Erta)

“Kapa çeneni.”

Evet. Dünya adil değildi. Birisi cennete şikâyette bulunsa bile cevap alamazdı yani yapabileceği tek şey en iyi şekilde yaşamak olurdu.

Ve kilolarca et yiyen bu çocuk, çok hızlı bir şekilde başlamıştı hayata. Sadece Il Han’ın hiç duymadığı yeteneklere sahip olmakla kalmıyordu, bu yeteneklerin arasında çok yüksek dereceli yetenekler de vardı.

Üstelik o korkunç unvanlar! Lecidna’nın sözleri doğruydu. Onun doğuşunu sağlayan ateş, güçlenmesinde oldukça etkiliydi.

Onu ne yönde büyütmesi gerektiğine karar vermişti.

“ *Geğirir* ”

Sonunda doymuş muydu? Çocuk geğirerek yere yığılmış ve uyumaya başlamıştı. Fırtınanın ardından sessiz bir geceye ulaşmış gibi hisseden Il Han, enerjisinin gittikçe azaldığını hissetti.

“Çok yorgunum.”

[Ah, çok tatlı. Nasıl böyle tatlı olabilir?] (Liera)

Hala çocuğun üvey annesi olmaktan vazgeçmeyen Liera Yu Mir’i yıkamak için büyü kullanarak onu kucağına aldı. Sonra da Il Han’a bakarak konuştu.

[Ona biraz kıyafet almalıyız.]

“Dışarı çıktığımızda alırız. Ne güzel, elflere de kıyafet almak zorunda kalmıştım…”

Il Han, Liera’nın kucağında yatan Yu Mir’i gördüğünde kalbinin hızlandığını hissetti. Ama neden ancak şimdi hissettiğini anlamamıştı. Belli belirsiz bir şeyler mırıldandı.

Envanterine bakarak bu duygudan kurtulmaya çalışırken o zamana kadar unuttuğu bir şeyi fark etti.

“Ah, kova.”

Il Han onu çıkardığında kova, atölyenin yarısını kaplamıştı. Ejderha kanını, üst seviye bir alkol olan Nefes’e çeviren kova… Elf imparatoru ve diğer şeylerle uğraştıktan sonra sonunda kovayı bulmuştu.

[Bu kova da ne? Yaydığı büyü normal değil?] (Liera)

“Ben de merak ediyorum. Şöyle oldu. İlk başta ben…”

Ama kovaya dokunduğu anda kovanın bilgileri yenilenerek retinasında belirdi.

[Ejderhanın Nefesi’ni barındıran Dev Kova]

[Binlerce ejderha kalbi ile kovayı oluşturan özel maddelerin etkileşimleri sonucunda kova ejderhaların organlarına benzer bir esere evrildi. Bu kovanın içine giren her şey, güçlü mana akımının etkisi ve akımı sayesinde yeniden doğacaktır.]

“…”

Il Han’ın beyninde bir gök gürültüsü yankılandı.

[Il Han?] (Liera)

[Yu Il Han?] (Erta)

Tepkisini tuhaf bulan melekler, kovanın bilgilerini kontrol ettiler ve Il Han gibi söyleyecek bir söz bulmadılar.

[Yani ejderhaların kalbi bir araya toplandığına bu hale gelebiliyormuş… Onları hiç bir araya toplamadığımdan bilmiyordum…] (Liera)

[Onları toplama şansım bile olmadı…] (Erta)

Demircilik dışında bir eser oluşturmak inanılmaz zordu. Açık olmak gerekirse bu nesnenin oluşumunda etkisi olan Erta bile böyle bir şeyi daha önce yaşamamıştı.

 Peki, bu eserle ne yapabilirdi? Açıklaması çok önemli olsa da onu kullanmak asıl yolunu bulmak çok zordu.

Bir şey mutlaka olmalıydı ama iki üstün varlık bile bir cevap bulamıyordu. Tek düşünebildikleri kovayı sıcak su ile doldurup rahatlatıcı bir banyo yapmaktı. Mananın işleyişini bilenler için bundan daha büyük bir hazine olamazdı, özellikle de büyü üzerine çalışanlar için.

Ama Il Han biliyordu. Çoktan cevabı bulmuştu!

Envanterinden 100 litrelik, içinde ejderha kanı bulunan plastik şişe çıkararak kovanın tepesinde parçaladı. Şişenin içindeki kan kovaya döküldü.

[Kyak, ne yapıyordun!?] (Liera)

[Ah, bu şekilde Nefes denenen içkiyi yapabiliriz. Il Han ve benim bulduğum…] (Erta)

“Hayır.”

Il Han onu reddetti. Ortak başarıları olduğunu mu reddetmişti? Erta’nın gözleri hayal kırıklığı ile doldu ama durumu yanlış anlamıştı.

Çünkü hemen ardından Il Han sakladığı ejderha etini çıkararak kovanın içine atarak her yere kan sıçrattı!

[Huh?] (Liera)

[…Ne…] (Erta)

Il Han, onu şaşkınlıkla izleyen meleklere, sanki denizde amber balığı yakalamış gibi gururla bağırdı.

“Bu, Nefes gibi bir şey değiiil. Bu… Bu, canavar eti pişirmede çığır açacak bir hazine!”

Il Han’ın zihninde yankılanan gök gürültüsü, yemek yapma yeteneği sayesinde bir anda aklında beliren yeni bir tarifti!