Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

27. Bölüm Sesini Duyabiliyorum (3)

Çevirmen: Shuiqui / Editor: Güz

Eğer onunla daha fazla takılmaya devam edersem benim bir yetenek kullanıcısı olduğumu başkaları da öğrenebilirdi. Daha kötüsü, bir zindan kaşifi olduğum bile ortaya çıkabilirdi. Mmm, Su Ye-Eun’e zindan kaşifi olduğumu söylediğime hala inanamıyorum. Aklım neredeydi ki? Umarım en azından hayatını kurtardığım için başkalarına benim hakkımda bir şey anlatmaz.

“Kang Shin. Kang Shin.”

“Ah, memnun oldum.”

Tekrar dönüp gitmeye çalışsam da, bu sefer koluma yapıştı.

“Hey, bekle!”

“Neden benden kaçıyorsun?”

“Elini göğsüne koy ve kendine sor.”

“... Sapık!”

“Sana bir kez vurabilir miyim?”

Su Ye-Eun kolumu bıraktı ve ardından çok sessiz bir şekilde sordu.

“Ne tür bir yeteneğinin olduğunu öğrenmek istiyorum.”

“Ben seninkini bilmek istemiyorum.”

“... Benden nefret mi ediyorsun?”

“Demek sonunda anladın.”

“Neden peki?”

“Sen bir baş belasısın.”

Bu defa tekrar koluma yapışmadı. Söylediklerim çok mu sertti diye düşünsem de öyle olmadığını hemen kendime hatırlattım. Tek sorun Su Ye-Eun’in beni takip etmeye devam etmesiydi.

“Kavga etmek mi istiyorsun?”

“Açılış partisini senin yüzünden kaçırdım.”

“Yani?”

“Konuşacak arkadaşım yok.”

“...”

Ona sempati duymakta hatalı mıydım? Hayır değildim! İkimiz de masumuz! Aniden ona karşı olan düşmanlığımın azaldığını hissettim ve yanımdaki sandalyeye oturmasına izin verdim. Bu beklenmedik hareketime şaşırmış olacak ki, kapüşonunun gizlediği gözleri genişledi ve gülümsedi.

“Teşekkürler.”

“... Hıııh, senin için yaptığımı düşünme. Sadece daha fazla konuşmak istemiyorum.”

Ah, sanırım bu doğru bir yanıt değildi. İçimden hayıflandım. O anda emin olduğum şeyler vardı: Ondan bir türlü kurtulamamıştım ve gerçekten, üniversitedeki tek arkadaşım oydu! Hah, gerçek hayat beklediğim gibi ilerlemiyordu.

*

Bir rüya gördüm. Bağırıyordum ama arka plandaki sesler yüzünden kendimi duyamıyordum.

Gökyüzü kapkaranlıktı ve fırtına bulutlarıyla doluydu. Yeryüzü ve gökyüzü, kısaca her taraf kızıl şeytanlarla kaplıydı. Yanımda sadece o vardı. Çevremde insan olmayan yoldaşlarım vardı ama tek insan oydu.

[Sana seni sevdiğimi söylesem, ne derdin?]

Bağırmayı keserek onun inanılmaz güzel yüzüne baktım.

[Senden nefret ettiğimi söylerdim. Çünkü ediyorum.]

[... Konu sen olunca hiçbir şey istediğim gibi gitmiyor, heh.]

Uzun süre yanıp tutuşan gözlerine sevgiyle baktım. Yeteneğine kavuşmadan önce kendini ateşe vermişti. Yeteneğine kavuştuktan sonra ise, kendisi dışındaki her şeyi ateşe veriyordu.

Ona sarılma arzumu içimde bastırdım ve dedim ki,

[Bu son değil. Son gelmeyecek. Asla.]

[Bu durumda bile böyle şeyler söyleyebilmene şaşıyorum.]

[Hayatta kalacağız, XX... sonuna kadar, birlikte.]

[Peki ya kalırsak?]

[İşte o zaman seni sevdiğimi söylerim.]

[... Aptal Ork, havalara bak.]

[Sen XX değilsin! Sen XX değilsin! Ahhhh!]

Gözlerimi açtım. Sanırım hayatımda hiç bu kadar kötü uyanmamıştım.

“H... Hah?”

Başım ve gözlerim sızlıyordu. Boğazım kurumuştu. Rüya mı gördüm? Hayır, hiçbir şey hatırlamıyorum. Karanlık bir gökyüzü gördüğümü hissettim ama hatırlamaya çalıştığımda başım ağrıyordu. Vazgeçip pencereleri açtım, sonbahar rüzgarı saçlarımı okşuyordu.

[Günaydın ~

[Batı denizlerinden buraya geldim… ~]

[Ah, deniz kokusu!]

Başımı sallayarak uyku sersemliğinden kurtulmaya çalıştım. Sanırım zindanda uzun süre kaldığım için yorgunluk baş gösteriyordu. Ayrıca bir de okula gitmek zorundaydım. Okul başladığından beri iki hafta geçmişti ve bu kadar süre bile bana fazla geliyordu.

“Fazla abartmaya gerek yok.” içimden kendi kendime mırıldandım. Hemen ardından, sabahları Kara Fare-İnsan’la yaptığım üç seferlik baskın serisine hazırlandım. Derslerim öğleden sonraydı.

[Palludia yakın zamanda benimle iletişime geçti.]

“25. katta buluşmak için mi?”

[Aynen. Tam düşündüğüm gibi, sebebi sensin.]

“Ne demek sebebi sensin?”

[Haha! Shin, kadınları pek anlamıyorsun değil mi?]

“Oh, sen iyi anlıyorsun sanırım?”

[En azından senden daha iyiyim dostum. Sonuçta bir nişanlım var.]

“Nişanlı mı?”

Şaşırmıştım. Ellos tepkimi duyunca gülmeye başladı.

[Mm, evet. Öyleyse acele etsen iyi olur dostum. Söz verilen güne bir ay kaldı.]

“Elimden geleni yapacağım. Sen hangi kattasın şu an?”

[24. kattayım. Zaten çok yakın olduğum için o zamana kadar kolaylıkla ulaşırım.]

“Pekala, 25. katta görüşürüz.”

[Görüşürüz.]

Ellos’la olan konuşmamı bitirdikten sonra, az önceki savaşı düşündüm. Genel olarak bir başarıydı. Ben de dahil üç kişilik bir partiydik ve hiçbir sorun yaşamadan hepimiz hayatta kaldık.

Ancak bundan sonra ne yapacağım konusunda pek emin değildim. Kara Fare-İnsan'ı ve diğer fareleri tek başıma halledebileceğime pek inanmıyordum. Hayati bir çözümüm vardı ama kullandığım takdirde saldırım ve savunmam büyük ölçüde azalacaktı...

Bana dik dik bakan birini hissettiğimde arkamı döndüm ve Loretta’nın bana dikkatle baktığını fark ettim.

“Vaah!”

“Değerli müşteri, neden sürekli beni burada yalnız başıma bekletip başkalarıyla mesajlaşıyorsun? Kat Dükkanlarını dinlenme yeri falan mı zannediyorsun?”

“Öyle değil mi? Birçok güzel yiyecek ve güzel bir yardımcı var.”

“Senin bu tatlı diline bir daha kanmam. Ayrıca böyle bir cümleyle üzülecek de değilim.”

“O halde bana beş altınlık meyve suyundan ver.”

“Teşekkürler, değerli müşteri.”

Loretta gerçekten basit fikirliydi. Loretta'nın meyve suyunu aldım -yorgunluğu çabucak azaltma etkisi vardı- ve aniden aklıma gelen soruyu sordum:

“Loretta, ne zaman gelsem Kat Dükkanı’ndasın.”

“Tabii ki. Müşterilerle ilgilenmek dükkan sahibinin görevidir.”

“Peki ben burada değilken neler yapıyorsun?”

Uzun zamandır bunu sormak istiyordum. Gittiğim her Kat Dükkanı’nda o vardı. Burada değilken ne yaptığını gerçekten merak ediyordum. Loretta kıkırdayarak cevap verdi:

“Değerli müşteri, bana mı asılıyorsun? Daha değil, bunun için çok erken.”

“Hayır, hiç de bile.”

“...”

“Ov ov ov.”

Loretta ifadesinde hiçbir değişiklik olmadan bana yaklaşarak yanaklarımı sıkmaya başladı. Gerçekten acıtıyordu.

“Değerli müşteri, kızlara bu şekilde yaklaşmamalısın.”

“Eh? Ne zaman yaptım?.. Üzgünüm, beni affet.”

Loretta'nın dükkanın arkasından çift taraflı bir balta getirdiğini görünce hemen teslim oldum. Loretta homurdanarak baltayı geri götürdü.

“Soru neydi? Genellikle ne yaptığım mı? Bu sana beş yüz altına patlar.”

“Seni avantacı! Sormadım varsay!”

“Bunun gibi ufak bir sır bile beş yüz altın mı?”

“Hiç eğlenceli değilsin. Böyle yaparsan kız arkadaşınla nasıl anlaşacaksın?”

“Dediğim gibi, o kız arkadaşım değil.”

Loretta verdiğim bıkkın cevap karşısında sessiz kaldı ve tam meyve suyumu bitirmek üzereyken birden ağzındaki baklayı çıkardı.

“İnsan olmadığımı biliyorsun değil mi?”

“Az çok tahmin etmiştim.”

“Büyü yeteneğiyle bilinen bir ırkın üyesiyim. Yine de şimdilik sana hangi ırktan olduğumu söylemeyeceğim.”

“Büyü mü?”

“Evet. Bu zindandaki tek müşterimin kendin olduğunu mu sanıyorsun?”

“...Eh? Yani diğer zindan kaşifleriyle de mi ticaret yapıyorsun?”

Loretta hafifçe başını salladı.

“Bu büyünün ve zindanın gücü. Bilincimi parçalara bölerek onları birer kukla gibi kullanabiliyorum, böylece bilincimi zindandaki sayısız yere yayıyorum. Bütün zindan kaşifleriyle ticaret yapmasam da, İlk Zindan kaşiflerinin yaklaşık yüzde onu ile ticaret yapıyorum.”

“Huh, bu kulağa yorucu geliyor.”

“Huhu, benim için mi endişeleniyorsun? Merak etme! Ayrıca zindandaki evimde dinleniyorum.”

“İyi bari.”

Diğer bir deyişle, konuştuğum Loretta bir kuklaydı. Gerçekten afallamıştım. Böyle bir şey hiç aklıma gelmezdi. Sonuçta cildi tıpkı bir insanınkine, gözleri de...

“Bana dokunmaya çalışmak mı istiyorsun?”

“Hayır, öyle değil.”

“Düşündüğüm gibi, korkutucuyum değil mi?”

“Korkutucu? Ne gibi?”

Şaşkınlıkla bakarken, Loretta doğal bir şeymiş gibi açıklamaya başladı.

“Bu normal değil. Kişinin bilincini bölmesi ve kuklalar gibi kontrol edebilmesi… Zindan kaşifler bile bunu duyduklarında ellerinde olmadan şoke oluyorlar.”

“Şey, tabii ki şoke edici ama neden korkutucu olduğunu anlayamadım?”

“... Değerli müşteri, benden korkmuyor musun? Bunu söyleyen kişi olmaktan nefret ediyorum ama biliyor musun, ben harika bir büyücüyüm. “

“Seni bu gizemli zindanın Kat Dükkanı’nda oturduğunu gördüğüm an, harika biri olduğunu biliyordum.”

“Karşında gördüğün şey, sadece bilincim tarafından kontrol edilen bir kukla. Bu seni tiksindirmiyor mu?”

Tiksinmek mi? Düşünmek için bir dakika duraksadım. Önümde, Loretta’nın bilincine sahip bir kukla vardı. Görünüşüne bakılırsa gerçek bir insandan farklı değildi. Bu kukla sayesinde Loretta gülebiliyor, ağlayabiliyor ve kızabiliyordu.

... Neden tiksineyim ki?

“Neden tiksineceğimi pek anlamasam da... Loretta, Loretta’dır. Yalnızca farklı bir formda olman kim olduğunu değiştirmez. Bu doğru değil mi?”

“Ah, um... mm.”

Loretta birden kekeledi. Yanakları yavaşça kızarmaya başlamıştı.

“Uuu. Gerçekten böyle bir tepki vermeni umuyordum, ama...”

“Efendim? Ne dedin?”

“Hiçbir şey! Artık gidebilirsin!”

“Mm? Bu da nereden çıktı? Peki, gidiyorum, itmeyi bırak!”

“Çabuk ol ve git!”

Loretta çığlık atarak beni kovmaya çalışıyordu. Şu an bir domates kadar kırmızıydı.

Hmm. Loretta’yı sinirlendirecek bir şey mi yaptım? Nerede yanlış yaptım ki? Tam olarak ne yaptığımdan emin değildim. Kendi kendime, bir dahaki sefere görüştüğümüzde ondan özür dileyeyim, diye düşündüm. Ardından zindandan çıktım. Okula gitme vakti gelmişti.