Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

26. Bölüm Sesini Duyabiliyorum (2)

Çevirmen: Shuiqui / Editor: Güz

Kara Fare-İnsan, temelde Hayalet Kraliçe ve Ork Lideri’nden farklıydı. Ork Lideri tamamıyla kaba kuvvet kullanırken, Hayalet Kraliçe’nin bariz bir zayıflığı vardı. Ancak diğerlerine göre Kara Fare-İnsan, dehşet verici bir saldırı gücüne ve etkili bir yeteneğe sahipti. Emrindeki fareler de öyle yabana atılacak türden değillerdi.

Kara Fare-İnsan’a meydan okumak için on kişilik bir parti kurdum. Başarmış olsak da ne yazık ki ekipten üç kişi ölmüştü.

“Teşekkür ederim Veliaht Prens! Sayende sonunda 16. kata yükselebilirim!”

“Sana boşuna Yolu Açan Kişi demiyorlar!”

“Veliaht Prens! Veliaht Prens!”

Tıpkı 10. kattaki kaşifler gibi, hayatta kalan altı üye beni eğilerek selamladı ve ismimi haykırmaya başladı… Bu şekilde giderse bir dahaki sefer beni havalara atmaya bile çalışabilirler. Benim söylemem doğru olmaz biliyorum ama kendi güçlerini kullanmak yerine başkalarının gücüne güvendikleri sürece, elbet bir noktada diz çökeceklerdi.

Onlara elveda dedikten sonra usta odasından ayrıldım. Odadan çıktığım anda popomun üstüne düşerek mırıldandım, “Huh, güçlüydü. Çok güçlü.”

Seviyem düşük olduğunda, istatistiklerimdeki en ufak artış büyük fark yaratıyordu. Lakin 15. kat ustasına 20. seviyede meydan okumama rağmen, artık bu 5 seviyelik farkın etkisi azalmaya başlamıştı. O kadar iksiri tükettikten sonra istatistiklerim anormal derecede yüksek olsa bile, artık o büyük seviye ve iksir farkını hissedemiyordum.

Artık bu seviye ve istatistik farkıyla güç açığı yaratamıyorsam bunu deneyimle kapatmalıydım. Diğer tüm farelerin bile hareketlerini okumalı, onları hallederken Kara Fare-İnsan’ın bana saldırmasını engellemeliydim. Ayrıca her defasında onun korkunç yeteneğinden etkilenmeden kaçmalıydım.

Tabii ki hedefim sadece benim kaçınmam değildi, tüm parti üyelerinin bundan kaçınmasını sağlamaktı. Tecrübeme göre aslında bu çok basitti. Diğer fare-insanlar halledildiği sürece bu yetenekten kolayca kaçınılabilirdi.

“Şimdi! Geri çekil!”

“Kugagagak! Alın size yıldırım festivali!”

Bu piçin konuşma tarzı hiç değişmiyordu! Bağırdığım anda diğer tüm parti üyeleri geri çekildi ve Kara Fare-İnsan’ın yıldırımı sadece boş alanı yakmakla kaldı. Yanık kokusunu göz ardı ederek vücuduna doğru atıldım. Parıltılı bembeyaz ışıkla beraber, Kahraman Saldırım karnına nüfuz etti. Artık yetenek haline geldiği için, tekrar kullanma süresinin limiti büyük ölçüde kısalmıştı.

[Kritik Vuruş!]

“Kugagagagak!”

Kara Fare-İnsan ölüm döşeğinde acı çığlıklar atarken derin bir nefes alarak etrafa bakındım. Bir, iki, üç... sekiz, dokuz. Harika. Herkes hayatta.

“Oh, Veliaht Prens!”

“Veliaht Prens çok yaşa!”

“Kara Fare-İnsan’ı herhangi bir kayıp vermeden alt ettik!”

“Böyle bir şeyi ilk kez duyuyorum. Tarihi bir anın şahidi oldum. Veliaht Prens...”

Tüm parti üyelerinin hayatta kaldığı bir baskın gerçekleştirebilmek tam üç gün sürmüştü. Başka bir deyişle, kat ustasıyla dokuz kez dövüşmüştüm. Tabii tüm baskınlarda en fazla katkı puanına sahip olduğum için, sekiz kez Yıldırım Kristali ve bir kez de Kara Fare-İnsan’ın Deri Yeleği’ni almayı başardım.

Sanırım artık buna alışmaya başlıyordum. Parti üyelerinin sayısını yavaşça düşürmeyi ve ardından tamamıyla kendi başıma Karanlık Fare-İnsan’ı fethetmeyi düşünürken, elimde olmadan bir çocuk gibi heyecana kapılıyordum. Düşüncelere daldığım sırada diğer parti üyeleri birden üzerime çullandılar.

Veliaht Prens, Veliaht Prens!”

“Hey, onu kaldırmaya hazırlanın!”

“Vuhuuuuu!”

Dur! Hadi artık gidin!

Sonra bir gün, kahvaltımı bitirip zindana gitmeye hazırlandığım sırada annem beni durdurdu.

“Shin, bugün okulun başlıyor değil mi?”

“... Evet?”

“İki eylül, okulun ilk günü.”

“Ah.”

Bazen zekamın gerçekten yirmi olup olmadığını merak ediyordum. Belki de zindan bana yalan söylüyordu. Bugün o günlerden biriydi işte.

Bunu Loretta’ya anlattığımda, “Zekası yirmi olarak doğmuş biriyle, zekasını yirmi yapmış biri nasıl aynı olabilir?” demişti.

Bu sadece zeka için değil; güç, beceri, yaşam gücü, büyü ve diğer statüler için de geçerliydi. Aslında bu şekilde düşünüldüğünde mantıklıydı. Gücümü kullanmada ve vücut hareketlerinde ustaydım fakat diğer kaşiflerin benim gibi hareket edemediklerini gördüğümde, bunun neden böyle olduğunu hep merak ederdim. Loretta’nın sözleri bu gizemi çözmüştü.

Kısacası, bir kişi istatistiklerini yükselterek bir anda güçlenemezdi. Uyum sağlayabilmesi için belirli bir süre geçmesi gerekiyordu. Loretta bunu şakayla karışık bir şekilde “güncelleme” diye adlandırdı.

Fakat okulun ilk gününü nasıl unuturdum? Zeka istatistiğimi yükseltmemin üstünden yıllar geçmişti, hala neden güncellenmemiş olabilir ki? Yoksa beynimi yeterince iyi kullanmıyor muyum?

Annemin “Sakın unuttuğunu söyleme.” bakışını görünce utanarak gülümsemekten başka bir şey yapamadım.

“Son zamanlarda zindanla meşguldüm.”

“Sürekli zindan, zindan… Aynı şeyi baban da yapıyor. Orada altın falan mı saklıyorsunuz?”

“Babam sana her gün getirmiyor mu?”

“Peki ya sen?”

“Hee? Şey, ben...”

Hemen gözlerimi ondan kaçırdım. Üzgünüm anne, kazandığım tüm altınları bir arkadaşla görüşebilmek için kullanıyorum. O yüzden eve getirecek kadar kalmıyor. Fakat bunu ona söyleseydim beni evlatlıktan reddedeceğini biliyordum. İşte bu biraz kötü olurdu. Bu, artık Yua'nın erkek kardeşi olmayacağım anlamına gelirdi.

“Babamla nasıl aynı olabilirim?  Onun kadar kazanmıyorum. Hatta bir de kazandıklarımdan fazlasını harcamak zorundayım.”

“Şey, ben de öyle düşünmüştüm. Yine de baban... O hala neden kendini bir yetenek kullanıcısı olarak kaydettirmiyor?”

Şu anda babam, zindan katlarını çılgınca geçmeye çalışıyordu. Sanırım 14. kattaydı. Tam da kendini “Yeryüzünün En Güçlüsü” ilan eden birinden bekleneceği gibi, sadece birkaç ay içinde 5. kattan yükselmişti. Uçuyordu adeta.

Onun ne düşündüğünü tam olarak biliyordum.

“O şu an biraz zayıf.”

Anneme, onun şu anki seviyesini ve Şok Dalgası yetenek seviyesini geliştirdiğini söylediğimde anlamayarak başını yana eğdi. Sanırım annemin dahi bilmediği bir şey vardı.

Bir yetenek kullanıcısının yeteneğini nasıl geliştirdiği hakkında hiçbir fikrim yoktu. Tek tahminim sürekli kullanılarak geliştirilebileceğiydi. Yeteneklerin gelişmeme olasılığı da vardı. Sonuçta bu kadar kolay geliştirilebiliyor olsaydı, F-kıdemli yetenek kullanıcıları internet forumlarında bu kadar fazla dert yanmazdı.

Ancak, yeteneğini uyandırmış bir zindan kaşifi için yeteneğini geliştirmek çok basitti. Yalnızca yeteneği tekrar tekrar kullanması ve böylece yetenek seviyesini yükseltmesi gerekiyordu. Ayrıca seviye atladığında statü puanlarıyla manasını yükseltebilir ve becerinin daha kolay gelişmesine olanak sağlayabilirdi. Sonuç olarak, bir zindan kaşifi için yeteneği uyandırmaktan daha iyi bir zindan açığı bulunamazdı.

Yetenek kullanıcıları uyandıklarında hükûmetin yürüttüğü Yetenek Değerlendirme Merkezi'ni ziyaret ederek yeteneğinin kademesini öğrenebilir, mana miktarını ve derecesini de ölçebilirdi. Tabii ki babamın bir yetenek kullanıcısı olarak kayıt yaptırmak gibi bir planı olmadığı için, tek yapabileceği televizyonda izlediği yetenek kullanıcılarıyla kendini karşılaştırarak çıkarımda bulunmaktı. Sonuç olarak yeteneğini D- kıdemli olarak saptadı.

F ve E-kıdemli yetenekleri kullanıcıları canavarlara karşı savaşmak için gönderilemezlerdi. Eğer yetenekleri uygunsa, sadece destek rolü olarak kullanılabilirlerdi. Sadece D- kıdemli olanların canavarlara karşı savaşma gücü vardı. Tabii ki babamın mızrak ustalığı ve zindan kaşifi gücü eklendiğinde, gerçek gücü rahatlıkla D- kıdeminin üzerindeydi. Ancak yetenek gücü D-kıdemliydi…

Kendini Yeryüzünün En Güçlüsü olarak gören babam, kıdeminin D olduğunu görünce birden kendini zindana attı.

Sonuç olarak, Şok Dalgası’nın yetenek seviyesini kendi seviyesine kadar yükselterek C+ kıdemli bir yetenek kullanıcısı haline gelmişti. Tabii ki daha da güçlenmeye devam edecekti. Evet, kıskanıyordum.

Lakin babam Sıkıştırma İksirlerinden, Ruh Saflaştırma İksiri’nden, Ork Lideri’nin Seti’nden ve unvanlardan tamamen vazgeçmişti. Sadece daha yükseğe tırmanmaya ve yetenek seviyelerini yükseltmeye odaklandı.

Verdiği karar onun gücünü hızla arttırmasını ve daha fazla para kazanmasını sağlamış olmasına rağmen, bunun akıllıca olduğunu düşünmüyordum. Zindanı tamamen fethet! Kendi düşünceme göre seçtiğim bu yolla sonsuza kadar güçleneceğime inanıyordum.

“Yani... Okula gitmen gerekmiyor mu?”

“Tamam, gideceğim anne.”

İlk dersim maalesef 09.00’daydı. Sabah, okulun can sıkıcı yokuşunu yürümek zorundaydım. Tüm yol mabet ağaçlarıyla kaplıydı.

“Bir süre daha güzel görünecekler.”

Ağaçtan düşen kozalaklar yere düşüp parçalanarak havaya keskin kokular yayıyorlardı.

Mabet ağaçlarının kokusuyla özdeşleşen sonbahar artık sona eriyordu. İki hafta sonra kış gelecekti ve tüm bu kokular gidecekti. O zaman geldiğinde bu yokuşu soğukta yürümek yerine servis otobüsüne bineceğime söz verdim.

Dersler ticaret bölüm binasının ikinci katında oluyordu. Sınıfta yüzden fazla öğrenci vardı. Her nasılsa, öğrencilerin hepsi sanki birbirlerini yıllardır tanıyormuş gibi kaynaşmaya başlamışlardı. Diğer yandan ben, sanki farklı bir ülkeden gelmişçesine onlara bakıyordum. Hayal ettiğim kampüs hayatının suya düştüğünü hissettim.

Tam o esnada birinin kolumu çektiğini fark ettim. Arkamı döndüm.

“Heeey, kapüşonlu kız…”

“Su Ye-Eun!”

“Aynen, Su Ye-Eun. Seni tekrar görmek güzel.”

180 derecelik bir dönüş yaparken, en köşedeki masaya doğru yöneldim fakat Su Ye-Eun tekrar kolumdan çekiştirdi.

“Sen...”

“Hala adını bilmiyorum.”

Su Ye-Eun kafasını yine kapüşonuyla saklıyordu. Yine de yakından bakınca yüzünün tamamını görebiliyordum. Yuvarlak gözler, kartal burun ve pespembe dudaklar... Güzel olmak için gereken tüm niteliklere sahipti. Tabii, güzelliği Kleopatra'yı bile tahtından edebilecek seviyede olsa da benimle bir alakası olsun istemiyordum!