Inşallah bu sefer kızı unutmazsın yoksa coook geç olacak "Ork" :D
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
18. Bölüm Zindan Kaşifleri De Uyanabilir Mi? (3)
İki Ay olayından dört buçuk ay sonra, istilacı canavarlar çoğunlukla öldürülmüş ya da şehirlerden kovulmuştu. Bir yandan da canavarlar tarafından zarar verilen noktalarda yenilenme işlemleri başlamıştı.
Harabeye dönmüş dünya, Gardiyan’ın ve Özgürlük Kanatları’nın artan faaliyetleriyle düzelmeye başlıyordu. Artık geçiş zamanıydı.
Okullar henüz tekrardan başlamamış olsa da, üniversitelerin sonbahar döneminde yeniden açılacağı ve açılış törenleri olacağı söyleniyordu. Lise, ortaokul ve ilkokulların da aynı şekilde açılması muhtemeldi.
"Oppa gerçekten çok güçlüsün!"
"Öyleyim."
Yua'yla kanepede yan yana oturarak televizyon izliyorduk. Hayatta en garip bulduğum şeylerden biri, küçük yaştan itibaren ailemin bu kanepeye yan yana oturarak televizyon izlemesiydi.
Bu dört kişilik kanepeye sığamıyorduk bile!
Annemin ve Yua’nın inanılmaz derecede zayıf olmalarının aksine, babam uzun ve kaslıydı. Bana gelirsek, ondan daha kaslıydım ve bir orka benziyordum. Fiziksel olarak bakıldığında, diğerleriyle bu kanepeye oturmak imkansızdı.
Ancak artık işler farklıydı. Birbirimizin omzuna yaslanıp sevgi dolu bir abi kardeş gibi televizyon izleyebiliyorduk. Bu Tanrı'nın lütfu gibiydi.
"Oppa, ben ağır değil miyim?"
"Bir tüy kadar hafifsin. Yua, sakın diyet yapayım deme. Yoksa elimden uçup gidebilirsin."
"Hadi ama, o kadar zayıf değilim."
Yua utangaç biçimde gülmeye başladı. Aslında Yua acınacak bir çocuktu. Abisinin şımartması gerektiği bir yaştaydı ancak abisi eğitim almak ve mızrak öğrenmek zorunda kaldığından, durmadan zindanlar hakkında başının etini yiyordu. Sadece annesine karşı şımarma şansı olmuştu.
Buna rağmen, annem karakteri gereği bizi büyütürken asla şımartmamıştı bu yüzden Yua yaşına göre daha sakin ve olgun bir çocukluk geçirmişti.
Bundan biraz suçluluk duyuyordum. Bunu telafi etmek istiyordum. Başta tereddüt etse de, artık etrafımda şımarmaya ve biraz naz yapmaya alışmış görünüyordu.
[İşte karşımızda Kore'nin tek SS-kıdemli yetenek kullanıcısı, Magma Ye Hwaya'nın Tanrıçası, S-kıdemli Wyvern adlı canavarı avlarken çekilmiş görüntüsü.]
[O Kore Cumhuriyeti'nin gururu ve övünç kaynağı.]
Televizyonda 20'lerinin başında görünen bir kadın, on metrelik bir ejderhaya benzeyen bir Wyvern'ı yakıyordu. Belki de uyanışı yüzünden olacak, beline kadar uzanan saçları dışında, gözleri bile alev kırmızısıydı. Alevler içindeki Wyvern dayanılmaz bir acı içinde görünüyordu. İçimden, “Eğer o alevler bana ufacık bile dokunsaydı, saniyesinde küle dönerdim.” diye geçirdim.
Dünya adil değildi. Ben seviye 1 olarak başlayıp güçlenebilmek için yıllarca, durmadan çalışmak zorunda kalmıştım ama diğer şanslılar, SS-kıdemli yeteneklerini uyandırarak böylesine korkunç canavarları kolayca yenebiliyorlardı.
Tabi bir de zayıf yetenekler uyandıran ve tüm hayatları boyunca E ya da D seviyesinde kalacak olan insanlar vardı. Ayrıca zindanda yükselmeye devam ettiğim sürece, ondan daha güçlü olabilirdim. Elimdeki en büyük koz, onun sahip olduğu ani güç artışının aksine, daha yükseğe çıkabilme potansiyelimdi.
Yetenek kullanıcılarının ardından ise, normal insanlar geliyordu. Hayatta kalabilecekleri durumlarda, en zayıf yeteneğini bile uyandıramayan birçok insan hayatını kaybetmişti. Sırf uyanma yaşamadıkları için evlerinden dışarı çıkmayı reddeden insanlar bile vardı.
Genç yaşlarda mızrakçılık öğrenmiştim ama dövüş sanatları öğrenip zindan kaşifi olamayan pek çok insan vardı. Şans; kimin yetenekli bir kullanıcı olacağına, kimin canavarların midesine ineceğine karar veren yegane faktördü.
Bu durumda benden daha zayıf olanlara tepeden bakma hakkım var mı? Televizyondaki yetenek kullanıcılarının bu kadar çok kişi tarafından üstün görülmesinin anlamı ne?
20 zeka puanımla dahi, bu gibi sorulara kolayca cevap veremiyordum. Aniden popom kaşınmaya başladı.
"Ow! Uuu…"
Garip bir şekilde Yua acı içindeydi ve gözleri dolmuştu. Kırmızıya dönmüş baş ve işaret parmaklarını üflerken, çok sevimli görünüyordu.
"Yumuşak göründüğü için çimdiklemek istedim ama beklediğimden çok sertti."
"Ah, üzgünüm Yua. İyi misin? Hmm, bakalım... Bir iksir..."
"Sorun değil oppa. Durmadan televizyondaki kadına bakıyordun, ben de..."
"Mmm? Hayır, Yua, abin sadece bir şey düşünüyordu."
"Yani ona güzel olduğu için bakmıyor muydun?"
Sözlerinin ardından Kore'nin tek SS-kıdemli yetenek kullanıcısına baktım; Ye Hwaya, Wyvern'ı yendikten sonra gülümsüyordu.
Gerçekten çok güzeldi. Uyanışın onu ne kadar etkilediğini bilmiyordum ama uzun ve inceydi, kar beyazı bir cilde, keskin hatları bulunan bir yüze sahipti. Saçları rüzgarda dalgalanırken bile gözlerini kırpmadan, alev kırmızısı gözleriyle ufka doğru bakıyordu.
Her şeyden önce, inanılmaz bir poposu vardı. O kesinlikle D'ydi (Kadın kalça ölçüsü). En azından D olan bir şeyi vardı! Ne kadar utanç verici. Bu D-Kıdemli yetenek kullanıcılarına hakaretti. Hayır, belki de E. Hayır, F'de! SS hariç tüm seviyelere hakaretti!
"... Oppa?"
"Öhöm, hiçbir şey Yua. Dünyadaki en güzel kız sensin."
"Gerçekten mi? Ehehe."
Tabii ki, gerçekten de Yua'nın dünyanın en güzeli olduğunu düşündüm. Ye Hwaya'nın kesinlikle üstün bir figür olmasına rağmen yine de değişmezdi...
Yua’nın başını okşadım ve bu düşüncemi derinlere gömdüm. Aksi takdirde, Oppa'sı olarak hakkımla kazandığım pozisyon paramparça olabilirdi.
Ardından Hayalet Kraliçe'yi tek başıma kesme vakti gelmişti. Ellos ile temasa geçip geçmemek konusunda bir süre düşünmenin ardından, bunu yapmamaya karar verdim. Başardıktan sonra iletişime geçecektim. Tabii Palludia da vardı... Palludia.
"Hayır!"
Yine unuttum! Sırtımdan aşağı doğru bir ürperti hissettim. Ayvayı yedim, bu sefer kesinlikle ayvayı yedim! Ne yapsam? Bu sefer sinirinden kurtulmamın hiçbir şansı yoktu. Onunla konuştuğum zaman işler çok kötü yerlere gidecekti.
Hmm.
Onu görmezden gelmeye devam mı etsem? Asla tanışmamışız gibi davranabilirim.
Bunu bir an, olağanüstü bir çözümmüş gibi hissettim. Ancak bunun yanlış olduğunun farkındaydım. Palludia keskin dilli ve kaba biri olsa da, beni düşünerek mesaj atmıştı. Ayrıca üç buçuk yıl önce ayrıldıktan sonra, onunla bağlantı kurmayan ve mesajlarını görmezden gelen bendim!
"Pekala, baskın bittiği an onunla iletişime geçeceğim. Bu sefer unutmamalıyım!"
Yumruklarımı sıkarak söz verdim. Ardından Hayalet Kraliçe'nin köşkünün kapısını açarak emin adımlarla ilerledim.
"Kiyaaaaa!"
"Bora!"
Odaya girdiğim anda ilk olarak Bora'yı kullandım. Ruh Saflaştırma İksiri ve Peruta Dolaşı'mını kullanarak MP'mi 2.200'e kadar çıkartmıştım. Manamın azalması durumunda, kolayca Mana İksiri içebilirdim. Her ne kadar Mana İksirleri Kat Dükkanı'nda fazlasıyla pahalı olsa da, her biri 100 MP olan en düşük dereceli 100'den fazla Mana İksiri depolamıştım. İksirler için bir dakikalık bekleme süresini de eklersek, toplamda 10.000 mana yenileyebilirdim.
"Gulp, gulp. Tekrar! Bora!"
"Kiyaaaaa!"
Mızrağımı savurduğum her seferde, düzinelerce hayalet çığlıklar içinde ölüyordu. Sinirlenen Hayalet Kraliçesi hızla, daha fazla hayalet çağırmaya başladı. Ben de tam olarak bunu bekliyordum.
"Hadi başlayalım! ...Ha!"
Derhal Hayalet Kraliçe’ye doğru koştum. Saldırıdan kurtulan hayaletler bana doğru koşuyordu ama mızrağımın basit savurmasıyla onları geri gönderdim. Hayalet Kraliçe bir seferde yirmi hayalet çağırıyordu ve bu işlemi gerçekleştirmesi uzun sürüyordu. Bu zaman zarfı ona doğru yaklaşıp darbe vurmam için yeterliydi. Bu darbem hiç de basit değildi, kullandığım darbe vücudumdaki tüm mana ve gücü yoğunlaştırdığım bir saldırıydı!
Bu hareketi Hayalet Kraliçe'ye karşı iki ay boyunca defalarca uyguladığım için artık oldukça kolay bir şekilde gerçekleştirebilirdim. İnsanlar benim sürekli oranın kahramanı, buranın kahramanı olduğumu söylediklerinden, ben de buna “Kahraman Vuruşu” adını verdim. Aslında ismi gerçekten utanç vericiydi.
"Haaaaat! Bunun tadına bak!"
"Kiyaaaaaaa!"
Mızrağımın ucunda göz kamaştıran beyaz bir ışık toplandı. Hayalet Kraliçe'nin karnını delip geçerken hoş bir şekilde parıldadı. Kraliçe geriye doğru savrulurken tahtına çarptı ve darbenin etkisiyle onu paramparça etti. Hemen ardından ne yapacağını biliyordum. Bu yüzden ilk hamleyi ben yaptım.
"GEEEBEEER!"
Çevredeki tüm enerjiyi toplayarak dışarı doğru patlattım. Yankıları tüm odayı sallıyordu. Hayalet Kraliçe de bu sarsıntıya katılırken yarı saydam gövdesi durmadan titriyordu.
[Savaş Çığlığı’nı kullandın! Tüm parti üyeleri negatif etkilerinden arındı! Tüm parti üyelerinin saldırı gücü %50 arttı. Tüm parti üyeleri düşman saldırısından geçiçi olarak etkilenmeyecek ve süreli olarak süper zırhlı hale geldi.]
"KIYAAAAA!"
[Hayalet Kraliçe, Kinci Ruhun Feryadı'nı kullandı. Süper zırhın statüsü bu etkiyi engelledi.]
Tam da tahmin ettiğim gibi! Hayalet Kraliçe şaşkın bir şekilde bana bakarken sırıtmaya başladım. En düşük dereceli Mana İksiri'ni alıp içerken, "Kozumu kullanmama bile gerek yok. Bu savaşı beş dakika içinde bitireceğim!" diye kraliçeye bağırdım.
Savaş, şimdiye kadar kolay gerçekleşmişti. Tıpkı düşündüğüm gibi; Hayalet Kraliçe, Ork Lideri'nden çok daha kolaydı. Asıl gücü, bir statü etki büyüsü olan Kinci Ruhun Feryadı'nda ve yüzlerce ektoplazma okunu bir kerede vurma yeteneğinde yatıyordu. Ork Lideri Savaş Çığlığım, Kinci Ruhun Feryadı'nı doğrudan engelledi. Ektoplazma ok saldırıları sırasında kritik bir vuruşla vurulduğunda ölümcül bir zayıflık gösteriyordu.
Ruhani Kalkanım yok olmadan önce kritik bir saldırı yapabilirdim ve ardından manamı geri kazanarak Kahraman Vuruşu'nu tekrar kullanabilirdim.
Ork Lideri'ni tamamen fethetmek üç yılımı alsa da, Hayalet Kraliçe'yi fethetmek sadece dört ay sürdü. Bir sonraki Kat Lideri olan Kara Fare-İnsan'ı fethetmek acaba ne kadar sürerdi? Önümde açılan mesaj pencerelerini kontrol ederken sırıtmaya başladım.
Magnec