Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

104. Bölüm Ruhumun Efendisiyim (4)

Çevirmen: Kamiyasora / Editor: Kamiyasora

Uzakta olduğu üç ay boyunca Dünya Büyük Değişim’e daha çok alışmıştı.

Birçok yeni ve güvenli binalar yapılmış, zindanları yönetmek için resmi bir sistem kurulmuştu. Ülkelerin kurduğu birlikler şekillenmeye başlamış ve şirket gibi işleyen klanlar toplumdaki yerlerini iyice sağlamlaştırmıştı.

Güçlü yetenek kullanıcılarının sayıları gittikçe artmış ve birçok işletme ve de teknoloji anlamını kaybederek yeni işletmeler ortaya çıkmıştı.

Elbette bütün bu gelişmelerin temelinde birçok kişinin kanı ve teri yatıyordu.

Japonya’da biriken mana, Orochi’nin ölümüyle etrafa dağılmış ve bütün Dünya’nın mana yoğunluğunu artırarak canavarların ve de zindanların ortaya çıkma sıklığını artırmıştı. Gücü olan herkes evini korumak için savaşmak zorundaydı.

Bu sırada Vanguard’dan üstün seviyeli silahlar almayı başaran 26 klan, herkesten daha da fazla parlıyordu.

Il Han’ın sattığı silahlar üçüncü sınıfa ulaşıldıktan sonra bile kullanılabiliyordu ve yapmaları gereken tek şey canavarlara fazla zarar vermeden avlamaktı.

İtibarları, gün geçtikçe ülkelerinde ve de tüm dünyada yükseliyordu ve seviyeleri de diğer klanlara kıyasla çok daha hızlı bir şekilde artıyordu. Diğer klanlar bir şey yapamaya çalışsa da ellerinden bir şey gelmiyordu.

Geriye kalansa umutsuzluktu.

Vanguard’ın onlara da üstün seviyeli silah satmasını istiyordu, hatta standart silahlardan yüksek seviyelerde olanlar bile onlar için yeterli olurdu. Aralarındaki boşluk daha da açılmadan önce…

Oldukça komikti ama Il Han’ın yalnız başına acı çekmek istemediğinden açtığı ekipman mağazası herkesin en çok istediği şey haline gelmişti. Sadece dört ay içerisinde.

Dikkat toplamada Vanguard’dan hiç de aşağı kalmayan iki grup daha vardı: Koreli Yıldırım Tanrısı Klanı ve devlete bağlı olan ve Il Han’ın silah sağladığı tek organizasyon olan Baskı.

[Kore’nin Yıldırım Tanrısı Klanı zor zindanları birbiri ardına fethediyor!]

[Küçük ölçekli klanların ezici gelişimi! Herkes Vanguard’ın işbirliğini öngörüyor!]

[Kore’nin küçük kaplanı, Baskı herkes tarafından hayran olunan bir ordu haline geldi.]

“Vov.”

[Ekipmanların çok iyi gibi görünüyor.]

Amerika’da olmasına rağmen duyduğu haberlere bakılarsa Yıldırım Tanrısı Klanı’nın ve Baskı’nın şöhreti oldukça fazlaydı.

Çoğunlukla Yıldırım Tanrısı Klanı’nın başka bir klanı hapis kaldığı zindandan kurtarması ya da Baskı’nın güvenli bir şekilde başka bir ülkedeki canavarların kökünü nasıl kazıdığı konuşuluyordu.

“Vov, Kore bayrağı her yerde dalgalanıyor.”

[Bunda senin payın da oldukça büyük. Her açılan Kore bayrağı karşısında verdiğin verginin düşmesini teklif etmeye ne dersin?]

“Dahi misin?”

Elbette Vanguard Seul Gangnam’da açıldığı için onun payı büyüktü. Yıldırım Tanrısı Klanı’nın Vanguard ile diğer klanlara kıyasla çok daha iyi ilişkilerinin olduğu internette dolaşıp duruyordu.

Yıldırım Tanrısı Klanı bu ifadeyi ne reddediyor ne de kabul ediyordu ama insanların hiç şüphesi yoktu.

[Vanguard’ın sahibi Yu Il Han kim?]

[Vanguard’ın sağladığı silahların hiçbiri diğer dünyalarda bulunmuyor. Başkan Yu Il Han’ın üretici yetenekleri güçlendirebildiğine inanılıyor…]

Vanguard, Yıldırım Tanrısı Klanı ve Baskı ile ilgili romanlar yazdıkları seviyeye gelmişlerdi ve bu romanların ikinci bir sürümünü oluşturuyordu. Durum o kadar ciddiydi ki Il Han gizlenmiş bir şekilde havaalanına giderken kendisinin on farklı hayat hikâyesini okudu.

“Bu dünya çok havasız hissettiriyor.”

“Mana yoğunluğu çok az.”

“Haa, Fuuu.”

Gizlenmenin bozulacağından korkarak Il Han’a sokulan dört elf, Dareu ve de Dünya arasındaki mana yoğunluğunun farkı yüzünden zor zamanlar yaşıyorlardı. Sürekli çırpınan uzun kulakları bunun kanıtıydı.

Güçlerinin azaldığını hissediyor olmalıydılar. Il Han da gerçek zamanda aynı şeyi hissettiğinden anlayabiliyordu. Gülerek konuştu.

“Büyük ihtimalle burada güçlerinizin tamamını kullanamayacaksınız.”

“Hazırlıklıyız, ama acı tahmin ettiğimizden de fazla acı veriyor.”

“Nasıl olur da sizin gibi bir kahraman daha birinci Büyük Değişim’i yaşamış bir dünyadan geliyor olabilir, Majesteleri?”

“Bana Majesteleri dememenizi söyledim.”

“Ah, özür dileriz Majesteleri!”

Sessizce, geri döndükten sonra onları düzgün bir şekilde eğitmeye karar verdikten sonra Il Han havaalanına yöneldi. Havaalanına vardığında sayısız insanı görmezden gelerek kaçak olarak uçağa bindi. Hiçbir şeyden haberi olmayan elfler yalnızca Il Han’ı izliyordu.

“Burada oldukça ilginç şeyler var. Böyle bir metal yığınının havada uçması…”

“Böyle şeyler yapan insan ülkeleri vardı.”

“Haklısın, ikinci Büyük Değişim yaşandıktan kısa süre sonra çökmüşlerdi.”

Elflerin kayıtsız konuşmaları Il Han’ı ürpertmişti. Sanki insan toplumunun çökeceğini haber veriyor gibiydiler.

[Dünya farklı olabilir. Söyledikleri bütün her şey kendi hayatlarına ait.]

“Öyle olması iyi olur.”

Birkaç saat sonra Kore’ye vardılar. Üç ay içinde Kore’de de birçok şey değişmişti. Özellikle şehirler, kırsal bölgelere kıyasla çok hızlı gelişiyordu. Zaten yüksek olan nüfus yoğunluğu daha da artmıştı ve canavar tehlikesi olan bölgeler tamamen izole edilmişti.

Il Han sanki farklı bir ülkeye bakıyor gibiydi.

Her şeyden daha önemli olan Vanguard, Yıldırım Tanrısı Klanı ve de Baskı ile ilgili burada en az on kat daha fazla konuşuluyordu.

“Burası Majesteleri’nin ana vatanı!”

“Çok gürültülü ve karışık. Özellikle de binalar çok tuhaf görünüyorlar.”

“Ne dediklerini hiç anlayamıyorum.”

“Ah.”

Il Han sonunda elflerin Korece bilmediğini fark etti. İngilizceden bahsetmiyordu bile. Il Han öncelikle onlara Korece mi öğretmesi gerektiğini düşünerek depresyona girerken Erta çok normal bir şeyden bahsediyormuşçasına konuştu.

[Her birinin de yalnızca bir esere ihtiyacı var.] (Ç/N: Ara sıra çıkan ‘eser’ kelimesi genellikle bir ustanın elinden çıkan ve mana işlenmiş nesnelere deniyor.)

“Ne!?”

[Cennet’in Ordusu’nda üzerine çevirme büyüsü eklenmiş sayısız eser var. Canavar ya da ejderha dilini çeviremese de Dareu’da konuşulan elf dilini ile Dünya’da konuşulan dili çevirebilir.]

Il Han inanmaz bir şekilde ağzı açık bakakaldı.

“Mümkün değil. Bu kadar yetenekli olmanızın imkânı yok.”

[Unut o zaman.]

“Çok özür dilerim. Lütfen onları bana ver.”

[Hehehe, öyleyse birkaç tanesini getiririm. Bu seferki başarın çok büyük olduğundan dört tane çevirici eseri vermek o kadar zor olmasa gerek.]

Il Han, Erta’nın uzun zamandır hissetmediği baskınlık duygusu karşısındaki neşeli haline güldü. Ama sadece bir anlık sürdü. Cennet’in Ordusu adı geçince aklına birisi geldi ve yüzü bembeyaz oldu.

“Lita iyi olacak mı?”

Hiçbir şeyden emin olamazdı ama Yıkıcı Şeytan Ordusu’nun Lita’yı ele geçirmek için onu hedef aldığından emindi. Sebebi Lita’nın gücünün onları tehdit etmesi de olabilirdi onlar için başka bir değeri de olabilirdi.

Il Han her şeyi tersine çevirerek bütün düşmanlarını öldürmüştü ve bırakın yakalanmayı çok iyi bir durumdaydı. Ama ya Lita onlar tarafından kandırıldıysa? Kandırılmasa bile onlar tarafından yenilmiş olabilir miydi?

Dareu’da olduğu sürece gerginliğini gidermek için bu düşünceleri mühürlemişti ama şimdi düşündükçe sakin kalamıyordu.

Erta, Il Han’ın ne düşündüğünü fark edince üzgün bir sesle konuştu.

[Eğer çok endişelendiysen gidip kontrol edeyim mi?]

“Lütfen.”

[Öyleyse kontrol edeceğim.]

Başka bir şey söylemeden Cennet’e gitti. Il Han, melekleri göremediklerinden her şeyden habersiz bir şekilde onu izleyen elflere döndü.

“O zaman önce eve gidelim.”

“Ma-majesteleri’nin konağına mı? Bize ek binada bir oda vermeniz yeterli.”

“Öyle bir şeyim yok.”

Elflerin içinde en güçlü olan güzel kılıç dövüşçüsü Mirey aklına gelen fikir üzerine ‘aha’ diye bağırmadan önce başını yana eğdi.

“Öyleyse ayrı yerler!”

“Dövülmek mi istiyorsun?”

“Öyleyse sizi takip edeceğim Majesteleri.”

“Vahşi Majesteleri çok havalı.”

“Kapa çeneni aptal.”

Elfler susarak Il Han’ın peşine düştüler. Binanın bütün bir katını aldığına sevinerek onları Gangnam’daki binaya doğru götürdü.

Binaya giderken Il Han’ın sahip olduğu ve Vanguard’ın bulunduğu binanın da önünden geçtiler.

Binasının hala zarar görmemiş olup olmadığını ya da melek koruma büyüsünün hala aktif olup olmadığını kontrol etti ve kaldığı daireye varmak üzereyken ailesini aradı.

 Neyse ki annesi telefonu açtı.  

[Oğlum! Başka bir dünyaya mı gittin? Gerçekten de uzun zaman oldu.]

“Evet, anne. Babam hala iyi, değil mi?”

Tam olarak yanlış değildi. Terkedilmiş Dünya da olsa hala farklı bir dünya değil miydi? Artık Il Han da geri dönenlerden biriydi! Gerçi bu şekilde bir geri dönen olmanın gerekli olup olmadığını düşünüyordu!

Ama Il Han kendi trajedisini bastırırken annesi, eğer Il Han lise yıllarında duysa kesinlikle fenalaşacağı sözler söyledi.

[Baban işini bıraktı!]

“…Bu iyi, ama neden?”

[Şirketi battı. Aslında o alandaki bütün şirketler battı. Sanırım yeni bir iş bulması için biraz zaman geçmesi gerekiyor.]

Basit ve havalı bir sebep. Il Han eve para göndermeyi düşündü ama babasının ölse de kabul etmeyeceğini biliyordu bu yüzden de annesiyle konuştu.

“Eğer babam hala çalışmak istiyorsa Vanguard’da çalışmaya ne der, anne?”

Elbette ailesi onun Vanguard’ın başkanı olduğunu biliyordu. İlk başta ikisi de oğullarının başka dünyada iyi bağlantılar kurduğunu ve bir silah dükkânı kurduğunu düşünmüşlerdi ama Vanguard’ın Dünya’nın merkezi haline gelmesini izlerken Il Han’ın onlara verdiği ince zırhın her şeyin habercisi olduğunu fark etmişlerdi.

“Özelleşmiş bir işten ziyade, mağazanın yönetimi, telefonları cevaplamak… ve bütün şöhretin odağında olduğundan bazı can sıkıcı işler.”

[Çok iyi. Bu adam oğlunun elinden para kazanmalı ve kendi zamanın geçtiğini görmeli.]

Annesi yemi yutmuştu. Annesinin açık sözleri karşısında bile soğuk terler döken Il Han yaraya tuz döker gibi son hamlesini yaptı.

“Peki… Gangnam’a taşınmaya ne dersiniz?”

[Puh.]

Annesi kahkahalara boğulmuştu. Sonra da Il Han’ı azarladı.

[Bizimle üç ay boyunca iletişim kurmadın ama bizim için endişeleniyormuşsun. Sorun yok, annenin bazı yetenekleri var ve şimdilik baban da… annenin yanında kalırsa daha iyi olur.]

Bütün anneler zekiydi. Üzgün bir gülümsemeyle Il Han ailesinin Gangnam’a taşınmasından vazgeçti. Bunun yerine dört elfle birlikte binanın en üst katına çıkarken, birkaç gün içinde onları görmeye geleceğini söyledi.

Beklediklerinden daha küçüktü ama bağırarak binanın çok büyük olduğunu söyleyerek sordular.

“Bu dev binanın hepsi Majesteleri’ne mi ait?”

“Sadece en üst kat.”

“Bu nasıl mümkün olabilir?”

“Bunu evrenin takdiri olarak düşün.”

“Vay, duvardaki düğme ne için?”

“Bastıktan sonra beklediğinizde inanılmaz küçük bir savaş çıkaracak büyülü bir alet, zil.”

Il Han RPG oyunundan fırlamış çaylaklara benzeyen ve merakla gördüğü her şeye çift tıklayan elfleri sürükleyerek son kattaki dairesinin kapısını açtı.

“Öncelikle hiçbir şey yapmadan beni dinleyin. Size Dünya’daki yaşamı başından sonuna kadar açıklayacağım.”

“Majesteleri bizim hem başımız hem de sonumuz.”

“Susun ve beni dinle-“

Dört meraklıya bir şeyler açıklamaya çalışırken bir anda başını yana eğdi. Yatak odasında birinin varlığını hissedebiliyordu.

Kötücül niyetle birisi eve girseydi ‘olabilir’ diye düşünürdü ama bu varlığa alışkındı.

“Erta?”

Lita ile ilgili bilgiyi alır almaz geri mi döndü? Bu mümkün – Il Han düşünerek yatak odasının kapısını açtı.

Il Han’ın çok para harcayarak yaptırdığı dev yatakta, onun için Dünya’daki en değerli varlık, bir çift kanada sahip güzel, horlayarak uyuyordu.