Büyük haksızlık ana karekter o yere gitt pleaseeee
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
142. Bölüm Ben Değil, Oğlum (9)
“Kapı mı açılıyor!?”
[Açıldığına dair işaretler var! Yani acele et, hemen gitmemiz gerekiyor!] (Liera)
Il Han kanatları yapmayı yen bitirmişti ama taslağı yaptığından beri aklında onları nasıl kullanacağına dair planları vardı. Bıçak-tüylü kanatlar, Felaket Getiren, doğal olarak zıplama yeteneğini geliştiriyordu ama asıl özü şok dalgalarında yatıyordu.
İstediği herhangi bir yönde serbest bırakabildiği şok dalgaları kanatları kontrol ediyordu. Eğer isterse önündeki düşmana doğru gönderebilirdi ama asıl kullanım amacı bu değildi.
“Tamam, gidelim!”
[Vov, bu ani destek de ne böyle?] (Liera)
Il Han zıplama ve sonra da tekrar zıplamayı kullanarak gökyüzüne zıpladığında kanatlara mana ekleyerek şok dalgasını arkasına doğru aktive etti. Il Han’ın vücudu anında yüzlerce metre ileri atıldı!
Eğer ortaya çıkardığı gücün yönünü iyi ayarlayabilirse geri tepme gücünün maksimum etkisini kullanarak hızlanabilirdi ve en inanılmaz olansa şok dalgası bir anda hızlanmıyordu ya da hızlanma gücü yoktu.
Böylece şok dalgasını, yerden güç almak yerine kullanabilir ve zıplama yeteneğini ve tekrar zıplama özelliğini kullanabilirdi! Manayı bilmeyen veya kontrol edemeyen biri için böyle bir şey yapmak imkânsızdı!
[Vhoa! Bu da ne!? Aşırı güçlü!] (Liera)
“Gerçekten de çok güçlü!”
Il Han öne doğru hızlanmak için şok dalgası gönderdiğinde Liera’nın dediklerini kabul etti. Komik görünüşlü kanatlarıyla az kalsın basit bir insanın ardında kalacak olan Liera kanatlarını çırparak onu yakaladı.
“Phev, bu çok iyi.”
Özenle sırt kaslarını esneterek kanatları hareket ettirebilir ve yönünü değiştirebilirdi. Hatta kanatlar sayesinde gerginleşmeden özgürce havada hareket edebilirdi.
Aegis’i basamak olarak kullanmaktansa bu kanatlar üç kat daha etkiliydi.
En kesin olan değim görüşünün değişmesiydi. Zıplama yeteneğini kullanarak koşarken önüne çıkabilecek her türlü engele karşı gözlerini dört açmalıydı. Ama yatar pozisyonda uçarken aşağıyı görmesi mümkün oluyordu. Çok fazla değişiklik olmasa da Il Han’a daha eğlenceli geliyordu.
“Huhahaha. Buradan bakılınca insanlar basit birer toz parçası gibi görünüyor!”
[Bunu neden daha önce söylemediğini merak ediyordum… Hoşuna gitmişe benziyor.] (Liera)
“Çünkü artık herhangi bir şey konusunda endişelenmek zorunda değilim.”
Kocaman bir gülümsemeyle konuştu. O an bile kapının açılacağına dair işaretler vardı, Il Han’ın astları da hala onunla bağlantılıydı. Bırakın ‘tek parça’ geri dönmeyi, on gün içinde öyle çok gelişmişlerdi ki Hükmetme Yeteneği 50. Seviyeye çıkmıştı!
Güvenli bir şekilde geri dönecekleri neredeyse kesindi. Il Han, kapıyı açanın Erta olduğundan emindi. Hepsinin güvenli bir şekilde döneceğini düşünürken nasıl olur da mutlu olmazdı?
[Evet, gerçekten şanslıyız. Gerçekten.] (Liera)
Liera, Il Han’a yaklaşırken gülümsedi. Artık Il Han Felaket Çağıran’ı kullanarak gökyüzünde hızla uçabiliyordu. Liera tekrar küçülerek onun göğsüne sokulabilirdi ama onunla birlikte uçmak çok daha mutluluk vericiydi.
[Çok büyüdün, Il Han.] (Liera)
“Hemen kötü şansı üstümüze çekme. Birisi ölecekmiş gibi hissediyorum.”
[Hey, ön gösterimlerden konuşmayalı bir süre geçti.] (Liera)
“Belirgin şeyler çok belirgin şekilde olduğundan biraz korktum.”
Il Han hafiften gülümserken rüzgâr yüzüne çarptı. Liera da gülümsedi.
Dünya Büyük Değişim’i yaşayalı bir yıl bile olmamıştı ama Il Han’ın seviyesi çoktan 144 olmuştu. Dünya daha ancak ikinci değişime yaklaşıyordu ama Dünya’daki insanların seviye ortalaması kısa sürede delicesine artıyordu.
Başka dünyalarla kurulan bağlantıların sebebi bilinmiyordu. Yıkıcı Şeytan Ordusu, Parlak Işık Ordusu ve hainlerin Dünya için hiç de özel olmayan planları vardı…
Il Han, Liera’nın melek olduğundan beri gördüğü en karmaşık olayı halletmişti. Il Han bütün bu değişikliklere dayanarak gelişebilecek miydi? Dünya’dan vaz geçecek miydi? Liera bu konularda endişeliydi.
Ve o sırada…
“Liera, belki de şu an seninle yalnız kalabileceğimiz tek an olduğundan doğrulamak istediğim bir şey var.”
[Huh? …S-S-S-söyle!] (Liera)
Liera Il Han’ı düşünürken panikle konuştu.
Çok şüpheli duran bu konuşma da neydi? Ön gösterim? Bu da aşk itirafının ön gösterimi değil miydi?
‘Ama her halükarda teşekkürler. Böyle bir şeyi memnuniyetle kabul ederim!’
Liera’nın kafasında borazanlar çalarken Il Han konuştu.
“Tanrı gerçekten de var mı?”
[…Huh?]
Liera’nın hızla atan kalbi çok daha farklı bir şekilde atmaya başladı. Ama Il Han dikkatle kaslarını esnetirken konuşmaya devam etti. Hala gülümsüyordu.
“Tanrı, gerçekten de var mı?”
[Şey… evet. İlk karşılaştığımızda sana bunu söylememiş miydim? Seninle tanışmaya Tanrı’nın emriyle gelmiştim. Onun sayesinde biz hala…] (Liera)
“Ve Tanrı ile doğrudan tanışarak emirleri doğrudan ondan mı aldın?”
Liera söyleyecek bir şey bulamadı. Şimdiye kadar tozpembe geleceğini düşünürken Il Han’ın ne düşündüğünü anlayamayarak anında morali bozulmuştu.
[Öyle değil. Yüce Tanrı, benim gibi bir meleğin tanışmaktan çok korkacağı biri… Bu yüzden Cenett’in Ordusu var. Onun isteklerini bütün dünyalara yayıyoruz, düşük seviyeli dünyaları koruyoruz, Yıkım Tuzaklarını yerleştiriyoruz…] (Liera)
“Demek öyle.”
Liera nedense hızlı olmalıymış gibi hissetti. Eğer ona sıkıca tutunmazsa Il Han’ın bir yere uçup gideceğinden korkuyordu. Doğal olarak da sesi onu ikna etmeye çalışıyormuş gibiydi.
[Il Han, ne düşündüğünü bilmiyorum ama Tanrı’nın varlığını kanıtlayan birçok kanıt var! Bana bak! Melek olabilmem ve bu kanatlara sahip olamam da Tanrı’nın var olmasından dolayı! Gerçek bir Tanrı, demircilik tanrısı, aşk tanrısı ya da güzellik tanrıçası gibi sahte bir tanrı değil!] (Liera)
“Tamam.”
[Dünya bu hale geldiğinden dolayı şüphelenmeni anlıyorum ama en başından beri Dünya’nın var olması da Tanrı’nın kanıtı!] (Liera)
Liera, Il Han’ı ikna etmek için elinden geleni yaptı. Elbette asıl amacı onu bir üstün varlık yaparak Cennet’te evlenmekti! Il Han yalnızca başıyla onayladı. Durumu bilip bilmediğiyle ilgili hiçbir şey belli etmedi.
“Anladım zaten. Sadece bir kere de olsa sormak istedim, bu kadar sinirlenme. Senin inancını reddetme gibi bir amacım yok.”
Kafasını çevirerek önüne baktı. Ama Liera hala Il Han’ın ne düşündüğünü anlayamıyordu. Bir dakika öncesine kadar neşeli olmalarına rağmen neden böyle olmuştu? Nasıl?
[Beni gerçekten de anladın, değil mi….?] (Liera)
Elbette Il Han ona cevap vermedi. Yalnızca kanatlarını çırparak yoluna devam etmek için şok dalgası üretti.
[Hey, beni de bekle!] (Liera)
Onu gören Liera da kanatlarını çırparak onu takip etti. Il Han’ın ani sorusu ve kalbindeki kıpırtı, kanat seslerinin arasında yok oldu.
İkili, New York geçidinin yanındaki yıkıntılara tam olarak 17 dakika içinde vardı. Elinde mızrağıyla beklerden kurtları düzene sokan Spiera bile şaşırmıştı.
[Nasıl oldu bu?] (Spiera)
[Il Han her zamanki gibi aşırı güçlü bir ekipman yaptı! Geçen sefer taslağını yaptığı ekipman!] (Liera)
[…Oh, öyle mi?] (Spiera)
Spiera’nın Il Han ile anlaşma imzalayalı çok olmamış olsa da melek, eğer Il Han’a karşılık vermeye çalışırsa bunun sonunun gelmeyeceğini çoktan kabul etmişti. Bu yüzden de hiçbir şey demedi. Il Hna ise o sırada keskin kanatlarını hareket ettirdi.
[Yakında açılacak. Buranın ardında büyük ölçekli bir büyü biçimi hissedebiliyorum.] (Spiera)
[Büyü biçimi…] (Liera)
[Evet, Erta yapıyor. Melek olarak hiçbir gücünü ortaya çıkaramazken bunu nasıl yapabildiğini sormalıyım.] (Spiera)
Spiera küçük bir gülümsemeyle konuşmuştu. Liera rahatlayarak içini çekti. Görünüşe göre başından beri Erta için endişelenmişti.
[Bağlandı.] (Spiera)
[Bu enerji…!] (Liera)
Yakında siyah saçlı, altın rengi gözleri olan ve çok, çok yakışıklı, 11 yaşındaki bir çocuk dışarı koştu. Il Han onu son gördüğünde 4 5 yaşlarında olsa da Il Han anında oğlu Yu Mir’i tanıdı.
“Mir!”
“Baba!”
Yu Mir hiç beklemeden Il Han’ın kucağına atıldı. Il Han hemen ustalaştığı değiştirme tekniğiyle zırhını kaldırdı ve oğlunu kucakladı.
“Gerçek babam! Baba…!”
“Evet, evet.”
Yu Mir artık gerçekten de Il Han’ın kucağında olduğu için ağlamaya başladı.
On gün geçmiş olsa da seviye atlamak için birçok zor şeyler yaşamışlardı. Birçok zor ve üzücü şey olmuş olmalıydı. Il Han sessizce Yu Mir’e sarılarak onu yatıştırdı. Bir milenyum süren yalnızlık günlerinde zaman zaman Liera onu kucakladığından sarılan görüntüsü çok doğaldı.
Il Han’ın büyüyerek başkalarını kucaklayacak biri olmasının sebebinin Liera olduğunu söylemek abartı olmazdı.
“Çok zordu, değil mi?”
“Evet, *hıçkırır*. Çok zordu. Seni görmeyi çok istedim.”
“Ben de seni görmeyi istedim, Mir.”
“Gerçekten mi?”
“Elbette.”
Il Han, Yu Mir’in üzerine titrerken diğerleri de geçitten çıktı.
“Efendim!”
“Seni tekrar görmek çok güzel.”
Ericia çok hızlı bir şekilde büyümüştü ve Flemir ile diğer iki kurdun da çok daha keskin bir enerjisi vardı.
“Majesteleri!”
“Majesteleri bizim için geldi, ne büyük bir onur…”
“Majestelerinin görüntüsü her zamanki gibi göz kamaştırıyor!”
“Majesteleri, emirleriniz doğrusunda Prens’i koruduk! ...Gerçi, sanki onun tarafından korunmuş gibi hissediyoruz ama olsun!”
Dört elf, on gün içindeki gelişimleriyle onu şaşırtmıştı ve sonradan gelen Erta…
[Yu Il Han!] (Erta)
Normalde gördüğü küçük boyuttaki Erta değildi. İnsan boyundaki Erta’ydı ve onu kucaklamak için koşuyordu. Tıpkı Yu Mir gibi bütün bedeniyle!
Refleks olarak onu bir koluyla sarmalasa da Il Han şaşkınlıkla bakakalmıştı.
“Hey, karakterin oldukça değişmiş!”
[B-beni yanlış anlama. Yalnızca takım olan melek ve insanın yakın olması gerektiği için yanına geldim.] (Erta)
“Buna ne diyorlardı? Tsu-” (Ç/N: Tsundere ilk başta gergin ve öfkeli tutumları olmasına rağmen daha sonra sevimli bir hale gelen karakterler için söylenir.)
[Kapa çeneni! Kapa çeneni ve kolunu daha çok aç!] (Erta)
Bir kolunu Yu Mir’e bir kolunu da Erta’ya dolamıştı. Artık Il Han geri çekilemeyeceğinden Liera mızrağını çıkararak Erta’yı hedef aldı.
[Bu kadın gerçekten de ölmek mi istiyor…] (Liera)
[Şu ana kadar Terkedilmiş Dünya’daydı. Endişeleri ve ne kadar gerildiği göz önünde bulundurulursa kendine ait kısa bir an hak etmedi mi?] (Spiera)
[…Hmph!] (Liera)
Pekâlâ, sadece şimdilik!- Liera bunu kabullenip şimdilik izin vermeye karar vermişti ki geçitten son iki kişi çıktı: Kang Mi Rae, Na Yu Na.
“Ah.”
“Il Han-shi.”
“Gerçekten de Yu Il Han-shi. Her zamanki gibi sakin. Bekle daha da mı yakışıklı olmuş?”
Onlar da diğerleri gibi güçlenmişti. Nedense on güç içinde hem Mi Rae hem de Yu Na biraz daha olgunlaşmış gibiydi. Nasıl bir zorluk yaşamışlardı böyle?
Öyle bir amaçları olmasa bile Mir’i sürükledikleri için onları kolayca bırakmayacaktı, ama yine de onlara biraz acıdı.
Ama sonra Il Han’ın asla hayal edemeyeceği bir şey oldu.
“Uh.”
Mi Rae, Il Han’ın gördükten sonra gözleri yaşardı ve anında kendini Il Han’ın, çoktan Yu Mir ve Erta’nın doldurduğu kollarına attı!
“Huh? Haaaaaaaa?”
“Uaaaaaan!é
Sonra da kollarını Il Han’ın boynuna dolayarak ağlamaya başladı.
“Bu da ne böyle!? Hepsi de tuhaf bir lanetin etkisi altında mı kalmış?”
Ailesi dışında kadınlarla yakın olmaya alışkın olmayan Il Han ne yapacağını bilemeyerek paniklemişti. Ama sonra durumun ilginç olduğunu düşünen Yu Na da ona doğru koşarak onu kucakladı. Etrafını saran kadın kokusu daha da paniklemesine neden oldu.
“Ne kadar güzel!”
“Ne oluyor? Çekilin üstümden! Önce sen çekil! Senin paçayı kurtardığını görmeyi gerçekten istemiyorum!”
“Böyle yapmaaaa.”
Il Han, her an sakin kalacağına dair kendine güvense de şu anki durumda kazanamazdı!
“Ne oluyor böyle? Hepinize ne oldu? Neden böyle davranıyorsunuz?”
“Yay, çok eğlenceliii! Herkes buraya gelsin!”
“O zaman izninizle, Majesteleri!”
“Yuppiiii!”
Yu Na’nın ortaya attığı yemi yutan elfler de Il Han’a atıldı! Erta ve Yu Mir neredeyse boğulacaktı ama ikisi de Il Han’ı bırakmadı.
Sonunda Ericia da dikkatli bir şekilde onlara katılınca Il Han dışarıyı artık göremiyordu. Flemir ve iki kurdun da gelmemesi onu rahatlatmıştı.
[Bu da ne!?] (Liera)
[İnsanların popülaritesinin hayatı boyunca üç kez tavan yaptığını duymuştum…] (Spiera)
[O değil, şey, evet, Il Han çok havalı olsa da, yine de..!] (Liera)
[Tam bir ümitsiz vaka…] (Spiera)
Liera’nın kafası çok karışmıştı ve gerçekleşen sahneyi izlerken sinirlenemiyordu bile. Il Han, uzun süre önce sınırına geldiğinden ona yardım sinyali gönderdi ama Liera’nın kafası inanılmaz derecede karıştığından sinyalin bile farkına varmadı.
“Ah, sheesh!”
Il Han sonunda patlayarak bağırdı ve bütün gücüyle Yu Na’yı ittirdi.
“Ne yaşamış olursanız olun, on gün geçtiği halde neden böylesini?”
O sırada Il Han’ı kucaklayan herkes durdu.
“Huh?”
“Efendim?”
“…On gün?”
“Majesteleri?”
“On gün!?”
“…Huh?”
Il Han, tuhaf tepkileri üzerine anlayamaz bir şekilde başını eğince hala ona sarılan Yu Mir başını kaldırarak konuştu.
“Baba, orada bin gün geçirdik.”
“Ne?”
Il Han ve Yu Mir bakıştı.
“Bin gün mü?”
“Evet, bin gün!”
Il Han başını kaldırarak Liera ile bakıştı. Liera’nın gözleri hiç durmayacakmışçasına titriyordu. Il Han da o sırada aynı şekilde görünüyor olmalıydı.
On gün ve bin yıl.
Nedense oldukça tanıdık bir orandı.
Magnec