Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

3. Bölüm Yalnız Yaşam (2)

Çevirmen: Kamiyasora / Editor: Kamiyasora

İlk başlarda oldukça fazla çaba harcadı. İnsanlığın ne zaman geri döneceğinden habersiz elinden geldiği kadar hazırlanması gerektiğini düşünmüştü.

“Vale Tudo ve mızrak dövüşü hala zayıf. Aslında benim için daha iyi!”

[Ne kadar tuhaf bir insan…!]

Lita’nın değişik bakışlarının hedefi olsa da, Yu Il Han kendini tekrardan eğitime verdi. Lita zaten onun için üç öğün yemek hazırlıyordu dolayısıyla tek düşünmesi gereken, öğrenmeye ihtiyaç duyduğu dövüş sanatlarıydı.

Ve böylece beş yıl ve on yıl geçti. Tam olarak geride bırakılışının üzerinden yirmi yıl geçmişti.

Şimdi tekmeleri ve yumrukları, sadece bir insanı değil bir ayıyı öldürebilecek kadar şiddetli bir savaşçı ruhla uçuyor, tahta mızrağı sadece kum torbasını delecek kadar değil onu parçalayacak kadar güçle saplanıyordu. Yu Il Han kendisinde dövüş sanatlarıyla ilgili bir yeteneğin olmadığını düşünüyordu ama on beş yılda bu kadar ilerlemek inanılmazdı. Elbette, bunun bir sebebi de mükemmel bir dövüş partneri olarak onun için orada olan Lita’ydı.

“Yakında kırk yaşında olacağım. Nasıl? Olgun görünüyor muyum?”

[Tek yaptığın şey yumruk atmak ve mızrak saplamak. Dövüş sanatlarındaki ilerlemenin dışında bir şeyler kazandığını düşünüyor musun? Hiç dağlardaki eğitimden döndükten sonra yaşlanmış gibi davranan birini gördün mü?]

“Sen de mi öyle düşünüyorsun? Annem olgun davrandığımı söylemez, değil mi?”

[Bu konuda endişelenme ve eğitimine devam et.]

Bundan sonra, haftada bir gelen Lita üç günde bir gelmeye başladı. Bunun sebebi Yu Il Han’ın yirmi yıldan fazladır kaldığı Dünya denilen hapishanede yalnız kaldığı için çıldırmasından korkmasıydı.

Sebebi meleğin endişeleri ve ilgisi de olsa, doğuştan gelen kişiliği de olsa Yu Il Han iyi dayanmıştı.

Yirmi, otuz yıl dayandı.

[Zaman ne kadar da saptı böyle!]

Yu Il Han’ı izlerken, bağıracak kadar endişelenmeye başlayan artık Lita’ydı. Ancak Lita’nın pozisyonu Tanrı’ya bizzat soru sormasını sağlayacak kadar yüksek değildi. Zaman çizgisini tersine döndürmeye hakkı da yoktu. Bu yüzden durup dinlenmeden Yu Il Han’ın vücudunu eğitmesini izliyordu. Sessizce, her gün…

“Lita.”

 Bir gün Yu Il Han kısık bir sesle konuştu:

“Annemin yüzünü hatırlayamıyorum.”

[…..Üzgünüm.]

“Resimlere baksam bile bana yabancı geliyor. Bu insan gerçekten benim ailem miydi? En başından beri burada yalnız yaşamıyor muydum? Her şey bir hezeyandan ibaret ve Lita’nın beni teselli etmek için burada olması bir yalan…”

[Böyle şeyler söyleme!]

“Evet, şakaydı. Ama gerçekte böyle olsa iyi olabilirdi.”

İçini çekti ve mızrağını aldı. Geride bırakılışının ellinci yılıydı.

“Bıktım. Başka bir şey istiyorum.”

[Bunu söylediğim için üzgünüm ama… Büyük Değişim’in ne zaman başlayacağı belli değil. Dövüş sanatlarını ihmal edemezsin.]

“Biliyorum.”

Birlikte onlarca yıl geçirdikten sonra, melek veya insan olmak gibi ırksal farklılıklar artık bir anlam ifade etmiyordu. Yu Il Han için önemli olan onu kollayan, onu dinleyen birinin olmasıydı. Ve Lita da bu yeri dolduruyordu. Bu yüzden Lita’yı takip ediyordu. Bu onun için yeterliydi.

 Lita için de Yu Il Han, onlarca yıldan beri iletişime geçtiği tek insandı. Yu Il Han denen insan için sadece acıma ve şefkatten daha fazla duygu hissetmeye başlamıştı. Tabii ki de bunu sesli bir şekilde dillendirmemişti.

İkilinin tuhaf ilişkileri Tanrı’nın hatasıyla başlamıştı, olağanüstü bir yöne doğru ilerliyordu.

“Biraz kitap okuyacağım.”

[Bu iyi bir fikir.]

Dövüş sanatları ancak Büyük Değişim’den sonra bir anlam ifade edebilirdi fakat okumak, kişinin muhakeme yeteneğini arttırmaya ve hareketleri için bir temel oluşturmaya yardımcı olurdu.

Yu Il Han, kararını bir kez verdikten sonra o kadar hızlı davranıyordu ki bu aşırı olarak görülebilirdi. Kendini anında üniversitenin kütüphanesine kapatmıştı. Lita’ya verdiği söz sayesinde günde üç saat Vale Tudo ve mızrak antrenmanı yapıyor, geri kalan zamanını ise yalnızca okumaya ayırıyordu.

En iyi korunmuş kitaplar bile onlarca yıl geçtikten sonra renklerini kaybedebilirlerdi fakat ‘durmuş zaman’ sayesinde, hiçbir nesne zamandan etkilenmiyordu. Bu, Yu Il Han için iyi bir şeydi. 

Çağdaş romanları tercih ediyordu, fakat beş yıl boyunca bunları okuduktan sonra sıkılmıştı ve başka kitaplara yöneldi. Büyük Değişim gerçekleştikten sonra, sıradan üniversite hayatına devam edebilirdi dolayısıyla ilk olarak kendi alanı olan işletme hakkında kitaplara yöneldi. Bunlardan da bıkmak üzere olduğunda psikoloji veya insanlarla alakalı olan başka bölümlere yöneldi.

Dövüş sanatlarında zaman geçtikçe gelişim daha az fark ediliyordu fakat okumak bilgiyi katlıyordu. Yu Il Han, şimdi okumaya kaptırmıştı kendini. İlgisi kütüphanedeki diğer kitaplara da yayılıyordu. Genel kültür, tarih, coğrafya, klasikler, fizik, kimya, sanat… Kütüphanede bulunan her kitabı okudu.

Birkaç yıl geçtikten sonra, kütüphanedeki kitaplar yetersiz kalmıştı. Kitapçılara bakan kimse yoktu nasılsa, Yu Il Han yürüme mesafesindeki kitapçıları, kütüphanede olamayan kitapların arayışıyla fethetmeye başladı.

Ancak, bunun bile bir sınırı vardı. Yalnız kalışının atmış yedinci yılında (Elbette, Yu Il Han artık saymayı bırakmıştı) büyük bir karar aldı.

“Hadi yeni bir dil öğrenelim.”

[O zaman hadi yerimizi değiştirelim. Yemeklerini neresi olursa olsun teslim edebilirim.]

“Yemek nereden geliyor?”

[Sır.]

Denizlerden geçip geçmeyeceğini düşünürken, en yakındaki ülkeye gitti, Çin. Benzini bitene kadar arabaları kullanırken bir tane çalışan benzin istasyonu buldu. İsterse benzini tekrardan doldurabilir ya da arabayı değiştirebilirdi.

Ehliyet? Bu dünyada sadece Yu Il Han vardı yani sürdüğü araba bir uçurumdan düşmediği ya da bir çarpışma sonucu patlamadığı müddetçe bir sorun yoktu.

Araba sürerken bile, boş zamanlarında Çince çalıştı. Onu mahveden dil çalışmaları, onlarca yıl kitap okumanın ardından biraz daha mümkün bir hale gelmişti.

Bir şekilde gelebildiği Çin, çok büyüktü. Ve elbette okunacak bir sürü yazı vardı.

“Belki de ilk durak olarak Çin’i seçmek bir hataydı.”

Yu Il Han orada öğrenilecek birçok yeni şeyin olduğunun bilinciyle neşeyle bağırdı. İnsanlık, ben Çin’deki bütün bilgileri öğrenmeden önce kesin geri döner. – Hatta bunun için biraz üzgün bile hissetti.  

 Ancak, yanılıyordu. Çin’in geniş topraklarında atıldığı maceralar ve oradaki her kitabı okuduktan sonra bile insanlar geri gelmedi. Yu Il Han artık Lita’ya ne kadar zaman geçtiğini sormuyor, o da bu konu hakkında konuşmuyordu.

Sakince başka bir ülkeye geçti. Eğer yeni heyecanlar yaşamazsa delireceğinden korkuyordu. Nasıl bir heyecan olduğunun bir önemi yoktu.

Kazakistan, Özbekistan, Pakistan, Hindistan, Moğolistan… Asya’daki her dili öğrendikten sonra bu ülkelerin her kitabını, kayıtlarını ve hatta internet günlüklerini okudu. Sanki bir şeyler okumazsa ölecekmiş gibiydi. Okudu ve okudu.

Dövüş sanatlarının katı kuralı olan üç saatlik çalışmayı unuttuğunda, Lita’ya yeniliyordu.

[Gerçekten iyi misin?]

“Sorun değil. Her neyse.”

Elini kaldırdı. Rusya Bilim Akademisi’ndeki yedi buçuk milyon kitabın sonuncusunun son sayfası ellerindeydi.

Her ne kadar yedi buçuk milyon kitap olsa da başka kütüphanelerde birçok farklı kitap vardı. Ve sayısız yıl boyunca durmadan okumanın sonucunda artık ne kadar kalın olursa olsun her türlü kitabı çok kısa sürede okuyabilen Yu Il Han için bu çok da zor bir görev değildi.

“Beklenildiği gibi, teknik kitapları okusam da anlamıyorum.”

Yu Il Han beyninin sınırlarını keşfetti. Bilime yatkın bir insan değildi. Onları okuyordu çünkü içlerinde metin barındırıyorlardı. Dolayısıyla sadece kitabı okumuş olmak onu, o alanda uzman yapmıyordu.

 “Şimdi de Avrupa’ya gidelim.”

[Şuan Rusça konuştuğunun farkında mısın?]

“Hyvää! (Güzel)”

[Pekâlâ, Finlandiya’ya gidebiliriz.]

Avrupa’yı, Orta Asya’yı ve hatta Afrika’yı bile ziyaret ettikten sonra kelime haznesi iyice gelişmişti.

Geride bırakılışının 216. yılıydı.

“Geriye sadece Okyanusya ve Amerika kaldı!”

Yu Il Han bir ilkokul çocuğunun çok az bir yaz ödevi kaldığını fark ettiğindeki gibi neşeliydi. Lita; iki yüz yıldan daha fazla yaşamasına rağmen değişmemiş heyecanı üzerine acı bir şekilde gülümsedi ve sordu:

[Bir botla gitmen gerektiğinin farkındasın değil mi?]

“Sorun yok, başıboş bir sürü bot var bu dünyada!”

[Buna hırsızlık denir.]

Zamanın gücü inanılmazdı. Cahil bir üniversite öğrencisini çok güçlü bir maceracıya çevirmişti. Elbette, bir insanın sahip olduğundan daha uzun bir ömre sahip olduğunu söylemeye gerek yoktu ancak Yu Il Han durduğu zaman ölecekmişçesine, hiç durmadan ilerlemeye devam etti.

Bütün coğrafya bilgilerini kullanarak, deniz yolculuğunu en aza indirdi ve bu mesafeye dayanabilecek bir bot araştırdı. Şu ana kadar okuduğu sayısız kitap arasında gemiler üzerine birçok özel kitap vardı. Dolayısıyla sağlam ve benzini dolu bir bot bulmada ve onu kullanmada bir sorun yaşamadı.

 “Lita, insanlar oralarda ölmemişlerdir, değil mi?”

[Sana zaman çizgisinde bir sapma olduğunu söyledim. Bunun sadece bir veya iki kez olacağını düşünerek aptallık ettim. Görünüşe göre en az on kez sapmış olmalı.]

“Ne kadar heyecan verici.”

Denize açılmak için gereken hazırlıkları tamamladığında, Yu Il Han en ufak bir endişe duymadan karayı terk etti. Okyanusya ve Amerika onu beklediği sürece boşa harcanacak bir dakika bile yoktu.

Bir on yıl daha geçti.

“Bitirdiiiiiiim!”

[Ne kadar da kötü bir çocuk.]

Lita, Yu Il Han’ın en büyük olarak bilinen Boston Kütüphanesi’ndeki masalardan birinde yuvarlanmasını izlerken bıkmış bir sesle mırıldandı.

Yu Il Han sonunda insanlığa sunulmuş bütün kitapları fethetmişti. Bütün bu süreci kendi gözleriyle izlemiş olsa da, yine de inanılmaz bir başarıydı.

Yu Il Han kütüphaneden çıktığında yol kenarındaki bir banka oturarak boş bir şekilde gökyüzüne baktı ve mırıldandı.

“Şimdi ne yapacağım?”

[Dövüşmek?]

“Şuana kadar onu da bitirdim.”

Dünyayı gezerken sadece kitap okumamıştı. Dünyanın bazı bölgelerinde bulunan kalıntıları ziyaret etmiş, dövüş sanatlarıyla ilgili izler bulmuş ve Vale Tudo ile mızrak kullanımındaki çeşitli eksiklikler üzerine eklemeler yapmıştı. Eğitimleri en az üç saat sürüyordu ama bazen bu sekize, on ikiye uzuyordu.

Onun dövüş ve silah sanatlarının artık orijinal bir tarzı yoktu. Pratik ve yüksek tekniklerle öyle geliştirmişti ki Lita mana olmadan onunla dövüşürken zor zamanlar yaşıyordu.

Bu bir kişinin ne kadar yılı olursa olsun yeteneği olmadan başaramayacağı bir şeydi. Elbette Lita bunu Yu Il Han’a söylemedi. Bunu yaparsa aceleci davranıp geri dönüşü olamayan bir hata yapabilirdi.  

“Lita, bilgi ve dövüş sanatları dışında Büyük Değişim’de yardımcı olacak başka bir şey var mı?”

Soru Yu Il Han’ın yeteneği hakkında düşünen Lita’ya doğru süzüldü. Soruyu duyduğunda tüyleri diken diken oldu.

[Sen…]

Sorusu bir şeyi kanıtlamıştı.

Bir insanın yaşayabileceğinden çok daha fazlasını yaşamış olan Yu Il Ha, geçen zamana rağmen umudunu kaybetmemişti.

Ona göre, daha hayatı bitmemişti. Hayır, belki de şuana kadar daha başlamadığını düşünüyordu. Şuana kadar yaptığı her şey belki de sadece Büyük Değişim’den sonrasına bir hazırlıktı.

Lita için bile uzun bir zaman olmuştu ki o bir melekti. Ama yüz yılı geçkin bir zamandır yaşamayan biri geçen yıllara öncelikli bir çalışma olarak bakıyordu. Elbette, ne kadar zaman geçtiğini tam olarak bilmiyordu, ama bu Lita’nın daha az şaşırmasına neden olmamıştı.

[Sen, nasıl böyle olabiliyorsun?]

Şaşkına dönen Lita, uzun zamandır sakladığı soruyu söyleyivermişti.

Eğer Yu Il Han, övünmek isteseydi daha süslü bir cevapla gelebilirdi. Ama o, bunca yılı yeni bilgi arayışıyla hiçbir insanla iletişim kurmadan geçirmişti. Geriye sadece içtenlik ve dürüstlük kalmıştı. Belki de tekrar bir çocuğa dönmüştü.

“Yapmam gerektiğini söyledin, ben de yaptım. Mana üzerinde çalışamam o yüzden diğer şeyleri yapmalıyım.”

[…]

Önünde Yu Il Han’ın konuşurken iç geçirmesiyle, Lita kelimelerini kaybetmişti. Birçok duygu ve dürtü birbirine girmişti ve patlayacak raddeye gelerek aklını beyaz bir renge boyamıştı.

Birazdan nasıl bir tepki vermesi gerektiğini bilemeyerek kafasını çevirdi ve kanatlarını açtı.

[Ben gidiyorum.]

“Gitmeden önce ne yapmam gerektiğini söyle!”

[Artık kendin bul.]

Lita ortadan kaybolmuş ve Yu Il Han şaşkına dönmüştü. Sağlıklı bir şekilde durumu değerlendirdikten sonra tekrar bir iç geçirmeyle mırıldandı.

“Önce eve dönelim.”

Bu tarihi bir andı; bir meleğin, bir insan için iyi niyetten başka şeyler beslemesi. Ve elbette Yu Il Han bunu fark edememişti.

Yu Il Han bilmiyordu ama bu terk edilişinin 274.yılıydı.

İnsanlar daha geri dönmemişti.