Yari yarıya anladım bence önce birlik olup yıkıcı şeytanların işbirlikçilerini sonrada kraliyet ailesini yok edecekler. :D
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
113. Bölüm Hayatlarınızın Efendisiyim (4)
“Bu da ne!?”
Ön saflardakiler şaşkınlıkla bağırdı.
“Şu adam bir canavar, değil mi?”
“Canavarlar geri mi çekiliyor?”
Siyah saçlı adam başını yere koyduğu anda canavarlar saldırılarını durdurarak adamın etrafında toplandı. Şu anki davranışları, ölüm korkusu olmadan kapıdan fırladıkları zamankinden çok farklıydı.
Dünyalılar “Yaşasın, çoklu öldürme şansı!” diyerek aptalca bir şeye kalkışmadılar ama adam yüzünden hepsi tetikteydi ve silahlarını kılıflarına sokarken savunmayı bırakmamışlardı.
Adamın enerjisi reddedilemez bir şekilde güçlüydü ve bu yüzden de ilk saldırıyı yaparak adamı sinirlendirmek yerine durumu biraz sonra değerlendirme kararı aldılar.
Güzel, bilgece bir seçim – Il Han başıyla onayladı.
“Bu dünyayı işgal etmek gibi bir amacımız yok! Düşmanlarımız tarafından kovalandığımızdan bu bizim son kurtuluş şansımız, yani lütfen! Kendi hayatım karşılığında kendi türümün canını bağışlayın!”
Adam duruşunu bozmadan bağırıyordu ama sadece Il Han onun sözlerini anlayabiliyordu.
Hayır, bu yalnızca Il Han’ın anlaması gereken bir şeydi.
Il Han, Yu Mir’i kucağına almış bir halde havadaydı ama adamın ikinci cümlesi de bittikten sonra yere inmek için tekrar zıpladı. Daha önce yere fırlattığı ilk dev mızrağın arkasında durarak gizlenmesini kaldırdı.
“Vhoa!”
“Gerçekten de Susanoo’ymuş.”
“…Ama Susanoo’nun kucağında birisi mi var?”
Yu Mir, birçok güçlü insanın arasında olduğundan kendini gizlemeye çalıştı ama Il Han onu bir battaniyeyle kapatarak tekrar kucağına aldı. Sonra da siyah saçlı adamla yüzleşti.
“Sanırım bir şeyi yanlış anlıyorsun.”
Dil yeteneği son seviye olduğundan daha yeni öğrendiği dille karşılık verdi.
“Oğlum gerçekten de bir ejderha ama şu an senden çok daha zayıf yani yardım istemenin bir anlamı olacağını sanmıyorum.”
“Ne söylüyor-”
Adam sonunda başını kaldırdı. Önünde zırhlı ve kesinlikle insan gibi kokan yetişkin bir adam ve bir tane de insana benzeyen ama kesinlikle ejderha gibi kokan biri vardı.
“…Oğlun bir ejderha mı? İnsan.. bir baba mı?”
“Evet.”
Il Han cevap vererek kollarındaki Yu Mir’in utancını bastırdı.
“Nasıl böyle bir şey…”
Siyah saçlı adam şaşkınlıkla ağzı açık bakakalmıştı. Bu sırada canavarlar, çoğunlukla kurtlar, kapıdan çıktıkça sayıları artıyordu.
Hareket edebilecekleri yerleri gittikçe azaldığından bir noktadan sonra çitler tarafından kızartılmamak için parmak uçlarında durmaları gerekmişti. Tam adam çiti çıkarmaya çalışmıştı ki Il Han bir hareketle onu durdurdu.
“Durumu açıkla.”
“Önce çitleri çıkarmazsak…!”
“Pekâlâ, size biraz yer açacağım.”
İnsanların yeterince geri çekildiğinden emin olunca Il Han elini salladı. Bunu yaptığı anda kapının etrafını saran onlarca dev mızrak yok oldu.
Yerden biraz yukarıdan ortaya çıkan mızraklar büyük bir sesle tekrar kendilerini yere saplayarak başka bir çember oluşturdular ve elektrikli çit yok oldu.
Ama elektrik enerjisi hala oradaydı ve gittikçe büyüyordu yani imparatoriçe gibi birisi onları bir kez dürtseydi anında başka bir elektrikli çit ortaya çıkardı.
Üstelik çemberi genişletmek için yere daha fazla dev mızrak saplamıştı. Çitlerin arasından kaçmak hala çok zordu. Oradaki bütün canavarlar zıplayabilseydi durum farklı olurdu ama Il Han asla bunun olmasına izin vermezdi.
Doğal olarak adam bu olağanüstü görüntüye fazlasıyla şaşırmıştı. Dördüncü sınıf bir varlık olmasına rağmen fiziksel alanda kendini geliştirmişti, bu yüzden de büyüyle ilgili fazla bir şey bilmiyordu.
“Böyle üst seviyede alan büyüsü yapabilen bir insan!?”
“Gösteri olsun diye bir ejderhanın babası değilim.”
Bir yalnızın, böbürlenmeden ya da kandırmadan konuşamama hastalığı kendini göstermişti. Avuç içine sığabilecek büyüklükteki Erta iç çekerek sordu.
[Bir yerlerden envanter eğitimi gibi bir şey mi aldın?] (Erta)
“Animelerden öğrendim.”
Evet. Adamın karşısında böbürlense de yaptığı tek şey envanterinin özelliklerinden yararlanmaktı.
Öncelikle uzaktan kontrol özelliğiyle mızrakları toplamış sonra da aynı seçenekle mızrakları yerden bir metre yukarıya çağırmıştı.
O sırada ağırlık transferi ile ağırlık kontrolünü aktive etmiş ve her mızrağa 100 ton kadar ağırlık uygulamıştı. Doğal olarak da bütün mızraklar kendi başına yere çakılabilmişti.
“…”
Adam, Il Han’ı gördükten sonra tereddüt ediyor gibiydi. Ama sonunda bir karara varmış gibi başını sallayarak başını tekrardan yere koydu.
“Ejderha olup olmaman önemli değil. Önemli olan sahip olduğun güç. Lütfen, bize yardım et. Burada seninle savaşsak bile bu onların yararına olur!”
“Hmmm.”
Bunu duyduğu anda Il Han, Erta ve Liera’nın kaskı olsa bile görebileceği bir şekilde sırıttı.
Her şey Il Han’ın planladığı gibi gidiyordu. Adam ortaya çıkıp kafasını yere koyarak eğildiğinden beri durumun kendi çıkarları doğrultusunda ilerleyebileceğini düşünerek güçlü yanını ortaya koymuştu.
Il Han’ın fark edilebilen enerjisi bu kadar güçlü görünmüyordu. En azından bir dördüncü sınıfın gözlerinde, çok güçlü olamazdı. Bu yüzden hemen ayağa kalkarak Il Han’ı çıplak elleriyle parçalayabilirdi, ama yapmamıştı.
Neden? Çünkü koruması gereken bir şey vardı. O sırada her türlü yardımı almaya çalışan biri gibi hareket ediyordu.
Il Han onun hislerini anında görebilmişti.
“Bu yüzden dedim ki…”
Il Han adama yaklaştı. Etrafı saran kurtlar ona baktı ama adam kafasını hayır anlamında salladığında hemen geri çekildiler. Bu canavarların apaçık bir iletişim yöntemi ve aralarında da bir hiyerarşi vardı. Oldukça iyi bir işaretti bu.
Adama yaklaşarak Il Han bütün insanların ve canavarların bakışını üstünde toplayacak bir şey yapmıştı.
Adamı ayağa kaldırdı.
“Durumu açıkla. Eğer bana ve bu dünyaya bir yardımı olacaksa sizinle iş birliği yaparım. Ayrıca diğer insanları da bunu yapmaya yönlendiririm.
Il Han bunu yalnızca canavarlara karşı koşulsuz düşmanlığını bir kenara attıktan sonra bunu yapabilmiş ve bunu yapabilmesini de bir kez ejderhalarla yaptığı işbirliğine borçluydu. Adam, Il Han’ın dürüstlüğüne inanmış bir şekilde başını sallayarak tuttuğu nefesini bıraktı. Sonra da durumu açıklamaya başladı.
“Dünyamızın adı Kiroa. Birkaç yüzyıl önce, insanlarla kurtlar dengedeydi ama kurtlar hızlı bir şekilde geliştiler ve birçok savaş yaşandı.”
Adamın söylediğine göre kurtlar ve kendisi kurt türüne aitti. Yani eğer dördüncü sınıfa ulaşırlarsa insansı bir görüntüye mi sahip oluyorlardı? Il Han bunu düşünürken Liera arkasından konuştu.
[Kiora’yı biliyorum. İkinci değişimin üzerinden fazla geçmeden kurtlar inanılmaz bir hızla gelişerek insanları yok ettiler. Elbette biz o noktada geri adım attık.] (Liera)
Il Han, Liera’nın sözlerinden sonra düşünmeye başladı; nasılsa bunu daha önce bir yerlerde duymuş gibi hissediyordu.
Ve beklediği gibi adamın sözlerinin devamı Il Han’ın bir şeyden emin olmasını sağladı.
“İkinci değişim yaşandı ve birkaç koloni hızla büyüdüler. Daha güçlü, daha hızlı olmuştuk ve sayımız da artmıştı. Denge oynadığı için savaş kaçınılmazdı. İnsanları yok ettik ve kurt türü kelimeleri söz konusu olmaya başladı. Savaşın bu şekilde sona ereceğini ve barışın yaşanacağını düşünüyordum.”
Ve öyle olmadı?”
“Hızla gelişen sayısız koloni şefi entrikalar çevirmeye başladı. Kurt türünün geleneksel kraliyet ailesine ve prensese saldırdılar…”
“Ah, tamam.”
Bir kitapçıdan aldığın fantastik romanların hepsinde böyle klişe bir asilik ve aşk hikâyesi olurdu. Nasıl repertuar böyle belirgin olabilirdi… Il Han sıkıntıyla esnerken hikâyeye yeni bir unsur eklendi.
“Sonunda fark ettik; onlar da kurt türüydü ama aynı zamanda da değildi.”
“Yani, Yıkıcı Şeytan Ordusunu arkalarına almış elit gurubu muydu?”
Adam söyleyecek bir şey bulamamıştı. Il Han hedefi tam on ikiden vurmuş gibiydi. Eğer adam rol yapıyor olsaydı Il Han onu Hollywood’a götürebilirdi.
“N-nasıl…”
“Pekâlâ, sana inanıyorum.”
Yıkıcı Şeytan Ordusu işe dâhil olduğunda bilginin inandırıcılığı bir anda fazlasıyla artmıştı. Dareu’da tanıştığı üstün varlık, Teraka kesinlikle Il Han’ın sık sık Yıkıcı Şeytan Ordusu ile karşılaşacağını söylemişti. Bu kadar çabuk olmasını beklemese de, artık yaşandığı için Il Han’ın hepsini öldürmekten başka seçeneği yoktu. Önce hızla geri kalan bilgileri kontrol etti.
“Yani kurt türü iki tarafa ayrıldı? Yıkıcı Şeytan Ordusu’nun tarafındakiler kraliyeti yıkarak otorite sahibi olmayı istiyor ve siz de onları korumak istiyorsunuz.”
“Evet. Ama biz güçsüz tarafız!”
“Ama dünyanızın bizimkiyle bağlantılı olduğunu doğruladıktan sonra Yıkıcı Şeytan Ordusu hazır başlamışken Dünya’yı da ele geçirmek istedi.”
“K-kesinlikle haklısın. Ve biz de bu süreçteki kurbanlardık! Hem Dünya’nın hem de bizim gücümüzü azaltmak için bizi zorla kapıdan dışarı ittiler. Ve onlar da tüm güçleriyle Dünya’yı ele geçirebilecekti… Bütün bunları nasıl biliyorsun!?”
Adam inanamaz bir şekilde bağırdı. Il Han tekrar ‘Boşuna bir ejderhanın babası değilim.’ diyerek yanıtladı ama içinden karşısındaki adama gülüyordu.
Bu adam Hollywood için uygun değildi, gözleri çılgınmışçasına titriyordu.
Bu kişiler kurt türünü kapıdan göndermişler miydi? Bir yalandı bu. Evet, sayısal olarak dezavantajda olsalar da buraya ‘kaçmaya’ çalışmışlardı.
Öncelikle izcileriyle burasının güvenli olup olmadığını kontrol edeceklerdi ve eğer Dünyalıların daha güçsüz olduklarına karar verirlerse insanları yok ederek düşmanlarına karşı koyacaklardı.
Hayır, daha derin bir şekilde düşünecek olursa, olaylar bu şekilde de olmamıştı. En büyük olasılık; kurt türü, Yıkıcı Şeytan Ordusu ve de Dünya’nın üç farklı taraf olarak gireceği bir savaştı.
Eğer kurt türü Dünya’ya dağılırsa Yıkıcı Şeytan Ordusu’na ait olan hainler Dünyalılara nazikçe onların yerini sorar ve yalnızca kurt türünü mü arardı? İnsanlar canavarların sokaklarda özgürce dolaşmasına izin verir miydi?
İmkânsız.
Doğal olarak Dünya kaosa sürüklenirdi ve kurt türü de kraliyet ailesini saklayarak durumu tersine çevirecek bir şans bile yakalayabilirdi. Bu üç tarafın dâhil olduğu savaştan yalnızca bir taraf yarar sağlayabilirdi.
Planları mükemmeldi ama nasılsa bütün izcileri kapıdan dışarı adım attıkları anda yok edilmişti. Üçüncü sınıf elitler bile öldürülmüştü. Planlarının işe yaramadığını anladıkları sırada bir ejderha büyüsü kapının öteki tarafına geçmişti.
Dolayısıyla da bir şeylerin yanlış gittiğini düşünmeye başlamışlardı. Bu yüzden oldukça yüksek seviyeli bir kurt-adam ortaya çıkarak önlerinde eğilmiş, hiç işe yaramayan bir yalan söylemiş ve suçlarını azaltmaya çalışmıştı.
Kurt türü ve Yıkıcı Şeytan Ordusu’nun büyüklüğünü sorduktan sonra bir şeyi daha doğrulamıştı.
“Bunu ne olur ne olmaz diye soracağım, ama Günbatımı Bahçesi size herhangi bir konuda yardımcı oluyor mu?”
“N-nasıl bir grup onlar?”
Yalan söylemekte berbat olan kurt-adam hiçbir şey bilmediğini gösteren bir ifadeyle sordu. Il Han sadece gülerek hiçbir şey olmadığını söyleyerek başını salladı.
Her zamanki gibi Günbatımı Bahçesi’nin ne yapmaya çalıştığı belli değildi. Il Han, onların sadece belli bir gruba yardım eden aptallar olduğunu düşündü.
“Güzel, durumu insanlara açıklayacağım. Ordunuzu buraya çağırabilirsin. Oh, adın?”
“Ah, teşekkür ederim! Ben Kraliyet Korumaları’nın başı kurt türüne ait olan Flemir!”
“Babam çok havalı!”
“Sen de büyüyerek böyle iyi bir adam olabilirsin.”
“Evet!”
[Şu kalın deriye bak, bu adam…] (Erta)
[Bunun nesi kötü? Şu an Dünya’daki en havalı kişi.] (Liera)
[Ah, evet, kesinlikle öyle. Ne kadar da güzel bir aşk.] (Erta)
Yu Mir, bir dördüncü sınıfın önünde katı bir şekilde konuşan babasından etkilenmiş tekrardan Il Han’ın göğsüne sokulmaya çalışıyordu ama kafasını tekrar zırha çarptı. Il Han yüzünü insanlara döndüğünde Yu Mir’i olabildiğinde rahat bir şekilde kucaklamaya çalıştı.
Korku, hayranlık, saygı, nefret ve böyle birçok duydu onu hedef almıştı.
En çok hayranlık etrafı sarmalamıştı. Il Han da bir insandı ama dördüncü sınıf bir canavarın önünde eğilmesini sağlamış ve onunla konuşmuştu. İnsanlar kendileriyle Il Han’ı aynı seviyeye koyamıyordu.
Elbette bazı istisnalar da vardı.
“Sen, Susanoo! Seni kesinlikle !@#$%#@!”
“Sheesh, ne kadar da utanmaz bir adam.”
Cesaretli bir şekilde ortaya çıkan Michael Smithson diğerleri tarafından geri çekildi.
“Bir açıklama yapmanızı isteyebilir miyiz?”
Yakalayabileceğini sandığı anda aradaki boşluğun devasa bir şekilde açıldığını görerek üzülse de hala kendi konumunu ve oynaması gereken rolü unutmayan zeki bir kadın vardı.
“Güzel! O zaman açıklıyorum.”
Kadından hiç de aşağı kalmayan bir İngilizce ile cevap verdi Il Han.
“Ondan önce bir şey var. Öncelikle canavarları avlamadaki öncelikleri değiştirmek istiyorum, ne dersin?”
Il Han canavarlara güvenmiyordu. İster sinir bozucu Yıkıcı Şeytan Ordusu olsun ister Dünya’nın zekâsını küçük gören piçler. İki taraf da Il Han’ın gözlerinde öldürülmesi gereken düşmanlardı.
Magnec