3 ay barış???
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
103. Bölüm Ruhumun Efendisiyim (3)
Il Han birkaç tane elf demirciyi yardımcısı olarak seçerek silah yapmaya başladı. Doğal olarak, malzemeler çantasından dolup taşan üçüncü sınıf ejder türlerinin cesetlerinden elde ediliyordu! Neyle uğraştığını gören elflerin gözleri yuvalarından fırlamıştı.
“Böyle üst sınıf malzemeleri nasıl işleyeceksin?”
“Böyle.”
Mor Alev tekrardan ocakta yanmaya başladı. Alev öyle güçlüydü ki üçüncü sınıf ejderhaların kemiklerini on saniye içinde eritiyordu.
“M-majesteleri İmparator inanılmaz!”
“Gözlerime inanamıyorum!”
“Size metal işçiliği öğretecek vaktim yok yani bazı basit teknikleri beni izleyerek öğrenin.”
“Anlaşıldı!”
Usta demirci Il Han ile aynı atölyede yardımcı olarak çalışmak bile elf demirciler için paha biçilmez bir deneyimdi.
Fazla zamanı olmadığından kemiklerle çok fazla şey yapmak yerine sadece onları şekillendirerek ekipmanlar yaptı. Ama hammadde ve de demircilik çok iyi olduğundan her bir ekipmanın seviyesi ender veya üstüydü.
Biraz bile olsa teknikleri öğrenebilmek için elfler gözlerini dört açmışlardı ve sonunda tekniklerinde büyük gelişimler yaşadılar.
Bu şekilde Il Han’ın bahsettiği on gün ve sonra da bir üç gün daha geçti. Il Han’ın ekipmanlarıyla silahlanmış elf ordusu savaş tekniklerini geliştirdikten sonra, sonunda kendi seviyelerindeki canavarları öldürmeye başlamışlardı.
Bu sırada Il Han savaşçı olmayan sınıflarla ilgileniyordu.
“Eğer canavarların zehirli olmayan etleriyle, işlenmiş yemekler yaparsanız çok korkunç bir canavar ortaya çıktığında daha az endişelenir ve daha az saklanmak zorunda kalırsınız.”
“İşlenmiş yemek nedir? Biz elfler genelde doğada ne bulabilirsek onu yeriz…”
“Umurumda değil ama ölmek istemiyorsanız et yiyerek kas gücünüzü artırın.”
“Anlaşıldı!”
Il Han elflere yemek pişirmeyi de öğretti. Avlanmak için zehirsiz olan birkaç bin kadar canavarı seçerek parçaladı ve onlara sadece ızgara yapmayı, kızartmayı ve birçok yemek tekniğini değil ayrıca kuru et, sosis, pastırma ve diğer işlenmiş yiyecekleri yapmayı öğretti.
Elfler et yiyebiliyordu ama geleneklerinde bu yoktu. Alıştıkları zaman Il Han onlara yemelerini söylemeden yemeye başladılar.
Eski imparator başlarındayken elfleri zorlasa bile et yediremezdi ama bir kez çöküşü yaşadıktan sonra fikirleri değişmiş gibiydi; tekrar çöküşü yaşamamak için ellerinden geleni yapmaları gerekiyordu. Il Han bunun için elfleri yukarılara çıkarmıştı.
Il Han’ın elfler için yeni bir tarih yazmaya başlamasından (ya da elfler böyle diyordu)20 gün sonra elfler mültecilikten sıyrılarak kabiliyetli bir hale bürünmüştü.
Saklandıkları zamanların aksine kendilerini gösterdiler, seçici davranmadan yediler ve vücutlarını canavarlarla savaşmak için eğittiler; böylece iç güzellikleri ortaya çıkmaya başladı.
Eğer Il Han onları Dünya’ya götürseydi Hollywood’u ele geçirirlerdi. Ama belki de bir numaralı güzel Na Yu Na hala elflere karşı zafer kazanabilirdi.
Nadir gülümsemeleri geri döndü ve artık Il Han’ın hiçbir şey söylemesine gerek kalmadan kendi seviyelerindeki canavarları avlamaya başladılar. Birinci sınıf elfler de hızla ikinci sınıfa yükselerek yeteneklerini kanıtladılar.
Demirciler sahip oldukları azıcık kabiliyetleriyle ekipmanlar tamir ettiler ya da sil baştan yeni ekipmanlar yaptılar. Yaşamak için yapılan binalar da zaman geçtikçe sağlamlaştı. Stoklanmış yemeklerin paylaşımının artmasıyla doğru orantılı olarak yemek yapma yetenekleri de arttı.
“Güzel.”
Il Han sonunda gitmeye karar verdi. Asıl kararlaştırdığı süreden üç kat daha uzun sürmüştü orada kalışı. Ama daha fazla kalmasına gerek olmadığını düşünüyordu.
Dareu’nun böyle bir temel atmasıyla birlikte oraya göz kulak olmasına gerek kalmadığına karar verdi.
“Artık eve dönüyorum.”
“Majesteleri!?”
Tek bir belirsiz cümleyle oradan ayrılmaya çalıştı ama elfler kıyameti kopardılar. Il Han’ın şaka yapmadığını fark ettiklerinde bulundukları yere çökerek ağlayanlar, Il Han’ın bacaklarına sarılıp ağlayanlar ve sadece ağlayanlar oldu… Hepsi ağlıyordu!
“Neden bizi terk etmeniz gerekiyor!? Yanlış bir şey mi yaptık?”
“En başından beri gideceğim belliydi!”
“Yine de..!”
“Majesteleriiii!”
Il Han bilmiyordu ama elfler bir kez bir şeye karar verdiğinde oldukça inatçı olabiliyordu.
En başta ‘Sadece imparatorumuz olabilirsin’di ama Il Han ile birlikte çalıştıkları 20 günün sonunda güvenleri ve inançları iyice artmıştı.
[Ve sonuç olarak karşımızda gözyaşlarından bir deniz var.]
“Eğer biliyorsan en başında söylemeliydin!”
[Bilmiyordum. Bütün elfler böyle değildir. Ve dürüst olmak gerekirse bu elfler bir tuhaf.]
“ *Hıçkırır* Majesteleriii!”
“Beni de yanınızda götürün!”
“Majesteleri!”
“Bu elfler ‘Majesteleri’ senfonisi çalıyorlar.”
Eğer davranışları kötücül, düşmanca ve şüpheli olsaydı, ailesinden başkasına güvenmeyen ve bel bağlamayan Il Han’ın bir şeyler yapması daha kolay olurdu.
Reta’nın ihanetine hazırlıklı olmasının da, başkalarının düşüncelerini görebilmesinin de sebebi buydu.
“Majesteleri, hayır!”
“Majesteleriii!”
Ama bu kadar kişinin saf sevgisini kazanmak onun için çok yeniydi. Daha önce hiç böyle bir şeye sahip olmamıştı bu yüzden de neyi nasıl yapacağını bilmiyordu.
Hiç hoş bir durum olmadığını söylese yalan söylemiş olurdu. Ama hiç olmadığı kadar da korkuyordu.
Bu sevgi gerçek mi? Reta gibi benden istedikleri bir şey olduğundan beni kandırmıyorlar mı? – Şüpheleriyle birlikte bu sevginin kaybolacağından ya da değişeceğinden korkarak boş vermeyi bile istedi.
O sırada Il Han sadece kaçmak istiyordu. Öyle yaparsa daha fazla elflerden şüphelenmesi ya da duygularının gelecekte değişeceğinden korkması gerekmezdi.
Ama bu şekilde bırakıp gidemeyeceği düşüncesi onu engelliyordu. Bu kadar yaşanan şeyden sonra bir hoşça kal bile demeden giderse elflere karşı çok mahcup hissederdi.
Il Han 20 gün boyunca onlarla Sim City oynamak istediği için ilgilenmemişti.
“Gitmeliyim.”
Böylece Il Han elflerle dürüstçe konuştu.
“Burası tehlikeli. Ama benim geldiğim yer Dünya da en az burası kadar tehlikede.”
Vanguard’ı kurarak birçok grubun savaş gücünü artırmıştı. Dünya’daki insanlar kesinlikle güçlenmişlerdi.
Ama hala endişeliydi. Eğer Dareu’yu düzene sokma bahanesi olmasaydı geçici olsa bile elf imparatoru konumunu kabul etmezdi.
“Sizinle daha çok ilgilenmek istiyorum ama yapamam. Üzgünüm.”
“Nasıl böyle…”
Elfler durumu kabullenerek hüzne boğuldular.
Il Han’ın geldiği yerin de tehlikede olduğunu öğrendikten sonra onu engelleyemezlerdi.
Il Han elfler için üzülüyordu. Büyü biçimini birine aktarmayı istiyordu ama iki yönden bu imkansızdı.
Elfler, Il Han’a ne kadar tutkuyla bağlı olsalar da onlarla sadece 20 gün yaşadığından hiçbirine tam anlamıyla güvenemezdi. Bu ilk sebepti. İkinci sebepse büyü biçimini birine devretmek için devredecek olan varisin ölmesi gerekiyordu.
Başka muhtemel bir yol vardı ki o da büyü biçiminin kontörlünü bölmekti. Eski elf imparatoru bunu yapmamıştı çünkü taht üzerindeki gücünü paylaşmak istememişti ve malzemelere sahip değildi. Ama Il Han farklıydı.
“Mirfa.”
“Evet, Majesteleri.”
Hem savaş hem de üretim yeteneklerinin etkili olmasından dolayı toplum tarafından ve kendisinin de ilanıyla Il Han'dan sonra gelen iki numaralı elfti. Kadın içinde bulundukları yılla birlikte 518 yaşında olduğunu söylüyordu ama 25 yaşından daha fazla göstermeyen, çok güzel biriydi.
Il Han mana işçisi büyü taşını Mirfa’ya uzattı. Dördüncü sınıf büyü taşından yapılmış bir eserdi.
“Büyü biçimini bununla kontrol edebilirsin, ama benim gibi tam anlamıyla değil. Yine de büyü biçimini bir müfrezenin yerini değiştirmek ya da canavar bulmak için kullanabilirsin. Çok değerli, yani sakın kaybetme.”
“Ah.”
Mirfa hüzünlenerek başını eğdiği sırada Il Han’ın büyü taşını ona vermesinin anlamını kavradı. Il Han, üzgün bir gülümsemeyle onu teselli etti. Il Han hayatında ilk defa birini teselli ediyordu.
“Bir gün buraya ziyarete gelirim. Ya da düzenini kurduktan sonra sen gelirsin. Bekle, bunu yapabilir misin ki?”
“Majesteleri…?”
[Canavarlar bile gidip geliyor, elflerin yapmaması için bir neden yok.]
“Gelebilirsin!”
Erta’ya onaylattıktan sonra kendinden emin bir şekilde kadını yatıştırdı. Neyse ki Mirfa’nın yüzü parlamaya başlamıştı…
“Öyleyse birkaçımızı yanınıza alın.”
…ve saçmalamıştı.
“Hayır.”
“Ancak o zaman rahatlayabilirim!”
“Sizi yanıma alsam bile çok zayıfsınız yani sadece ayak bağı olursunuz.”
Il Han gerçeği söylediğinde bütün elfler üzülmüştü. Ama hemen kendilerine gelerek tekrar saldırdılar.
“Öyleyse bize önemsiz şeyleri yaptırırsınız! Yanınızda yer alıp her türlü size hizmet etmek istiyoruz!”
“Ayak bağı olmayız, lütfen bizi yanınıza alın Majesteleri!”
“Majesteleriii!”
Elflerin umutsuz bakışları Il Han’ı linç ediyordu. Il Han’ın göğsü karıncalandı.
Il Han, insanların arasındaki yanlış ilişkileri görerek yok etmek konusunda ustaydı ama kendisine gösterilen dürüst ilgi karşısında zayıf kalıyordu. Ezici bir güç ve otoritenin ortaya çıkardığı bağlılıktan kaynaklansa bile.
Gerçi şu ana kadar gerçek bir ilgiye maruz kalmadığından böyle bir şeyden haberi yoktu.
Sonunda bakışlara yenilerek başını çevirirken konuştu.
“T-tamam. Dört kişi benimle gelebilir.”
Hala elflere tam olarak güvenemediğinden Il Han’ın kabullenebileceği ancak bu kadardı.
“Dört!”
[Yu Il Han… Şu an çok tatlı olduğunu biliyor musun?]
“Kapa çeneni.”
Erta, Il Han’ın yeni ortaya çıkan yanından etkilenmiş bir şekilde onunla dalga geçerken Il Han’ı takip etmek isteyen elfler arasında müthiş bir savaş yaşanıyordu.
Yüzlerce elf ellerinde kılıçlar, baltalar, ok ve yaylar, mızraklar, çekiçler ve hatta demircilik çekici ve tavalarla etrafı kasıp kavuruyordu. Bu yırtıcı sahneyi izleyen Il Han durumu oldukça komik bularak mutlulukla mırıldandı.
“Eğer biraz daha emek harcarsam Dünya’da da beni böyle gerçekten sevecek kişiler bulabilir miyim? Sadece yüzeysel değil, gerçekten kalpten…”
Yalnızlıkla dolu hayatında Il Han ilk kez yalnız yaşadığı hayatına baktı.
[Büyük ihtimalle hayır, gizlenmen yüzünden.]
Erta konuşmasına devam etti.
[Ama artık kontrol edebildiğinden durum değişebilir.]
“İnsanları teselli etmede çok kötüsün.”
[Bunu senden duymak istemiyorum!]
Muhteşem savaş sona ermişti. En güçlü dörtlünün gözleri parlıyordu ve tesadüf eseri iki erkek iki kadın kalmıştı.
Tuhaf denilecek bir şey varsa o da dördünün de güzel kızlar olduğu söylenebilirdi yalnızca Il Han’ın direktifleri doğrultusunda et yemekten kasları gelişmişti.
Ama Il Han ortalama seviyeleri 85 olan dört elfe bakarak kafasını salladı.
“Eğer içinizden en güçlülerini götürürsem geri kalanınız ne yapacak? Tekrar seçin.”
“Geri kalanlar da oldukça güçlüler. Hızla büyürler.”
“Sizi takip etmek istiyoruz.”
“Sizi takip etmemize izin verin!”
“Majesteleri!”
Il Han tekrar bakışların saldırısı altında kalmıştı.
“T-tamam. Ama Dünya’da beni Majesteleri değil Yu Il Han diye çağıracaksınız, tamam mı?”
“Evet, Majesteleri!”
Elflerle vedalaşmayı bitirerek büyü biçiminin kontrolünü Mirfa ile paylaştı. Ayrıca Il Han’ı takip edecek dört kişi de belirlendi. Elfler, Il Han’ı orada nasıl tutabileceklerini bulmak için beyinlerini patlatıyordu ama Il Han daha fazla buna izin vermedi.
Birçok şeyi boş vermişti. Burada elflerin onu huzursuz hissettirmesindense onu kimsenin umursamadığı Dünya’ya dönmeyi istiyordu hemen.
[Ama Vanguard’dan dolayı ilginin odağındasın.]
“Ben değil ekipmanlar, yani sorun olmuyor. İçi değil de dışı ile ilgileniyorlar.”
Erta, bu sözleri duyduğunda Il Han’ı biraz daha iyi anladığını düşündü. Na Yu Na yerine Kang Mi Rae’yi daha kolaylıkla kabullenmesinin, diğerleriyle kıyaslandığında Lita’ya ve ona daha fazla değer vermesinin nedenlerini biraz daha anlamıştı.
Il Han imparatorluğun merkezini dört galip elfle birlikte terk etti.
Il Han’ı takip edenlerin seviyeleri sırasıyla, 87. Seviye kılıç kullanıcısı kadın savaşçı Mirey, 86. Seviye erkek okçu Paté, 85. Seviye erkek savunma savaşçısı Jirl ve 83. Seviye kadın hırsız Phira şeklindeydi.
Il Han’ın gözünde hepsi, ikinci ya da üçüncü sınıf ejderhalara karşı savaşabileceklerinden şüphelendiği zayıflardı ama şu anda Dünya’daki bütün klanlardan daha güçlüydüler.
Il Han büyü çemberinin sınırlarını araştırarak Dünya’ya gidecek geçidi aradı.
Il Han’ın doğup büyüdüğü yere gidecek olan elflerin gözü parlıyordu. Il Han görünüşlerine baktığında hepsini gizlenme yeteneğiyle gizleyerek Kore’ye kaçak bir şekilde gitme kararı aldı.
Geçidi bulmak uzun sürmedi. Erta’nın gücüyle başka bir köpek kapısı yapmak zor olmazdı ve elbette Il Han da dâhil olmak üzere hepsinin Dünya’ya girişi çok daha kolay olurdu.
Asıl sorun Dünya’ydı.
Aslında Il Han, Dareu’da olduğu sırada ikinci Büyük Değişim’in yaşanmasını bekliyordu. Geri kalan ejder türlerini öldürmede acele etmesinin sebebi de buydu.
Ama Il Han’ın düşünceleri çok safçaydı. Nasıl mı?
Il Han’ın Dünya’yı terk etmesinin üzerinden üç ay geçmişti ve Dünya hiçbir sorun olmaksızın barış halindeydi!
Magnec