guzel olmuş
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
1. Bölüm Giriş
Nisandı. Saat üçe çeyrek kala ders bittiğinde, Yu Il Han sanki birinci olamamaktan korkuyormuşçasına İşletme Salonu’ndan herkesten daha hızlı çıktı. Kimseyi tanımıyordu, dolayısıyla da onu durduracak kimse yoktu. Yine de bulunduğu yerden geçip üst kata çıkabilmek için çaba harcamıştı.
İlk kez bir şeylerin eksik olduğunu hissediyordu.
‘Hiç insan yok.’
Üçe çeyrek kala biten birçok ders vardı. Elbette herkes Yu Il Han gibi ders biter bitmez eve gitmeyeceklerdi fakat yine de plazada ya da üst katta hiç kimsenin olmaması tuhaf değil miydi?
‘Okul festivaline daha var… Bu da ne? Benim bilmediğim bir okul etkinliği falan mı var?’
Eğer doğruysa bu durum mantıklı gelebilirdi. Ne de olsa Yu Il Han kabul edildikten sonra grup konuşmalarından dışlanmıştı. Çıkmaya zorlanmamıştı, kendi isteğiyle de çıkmış değildi.
Yu Il Han, her nedense üzgün hissederek insanların olup olmamasına aldırmadan üst kattan indi. Aslında, ringe binmek istiyordu ama bırakın ringi arabalar bile gelip gitmiyordu.
Okulda bir çeşit sivil savunma tatbikatı mı yapılıyor? Okul çapında bir saklambaç oyunu mu düzenlendi? Çeşitli şeyler düşünse de umursamadı. Söz konusu kişi yirmi yıldır bir kızın elini tutmamıştı, bu yüzden de kampüste kimsenin olmayışını garipsemedi.
Fakat bu düşünce giriş kapısından çıktığında tamamen değişti.
“Bu da ne?”
Hiç insan yok.
“Bu da ne!?”
Hiç insan yok!
“Ne oldu? Ne oldu!?”
Yu Il Han, panikle etrafta koşarak bir aptal misali aynı kelimeleri tekrar edip duruyordu. Hiç kimse. Hiçbir yer. ‘Herkes pikniğe gitmiştir.’ gibi aptalca bir şey düşünmek imkânsızdı. Gerçekler, kaçmak için fazla güçlüydü.
Hiç kimse. Burada kimse yok!
Geçtiği restoranların camlarından içeri baktı. Tabaklardaki yemeklerden hala duman çıkıyordu ve sandalyeler sanki birkaç dakika önce birileri oturuyormuş gibi hafifçe geriye çekilmişti. Dahası yemek çubukları, kaşıklar vb. masalarda dağınık vaziyetteydi. Sanki herkes yemeğin ortasında yok olmuş gibiydi.
Diğer restoranlar ve dükkânlar için de durum aynıydı. Sadece bu muydu? Peki ya yol ortasında terk edilmiş arabalar? Bütün arabalar sürücüleri, tam da arabayı kullanırken yok olmuşlar gibi birbirlerine çarpmışlardı ve bazıları alev almıştı. Yere sızmış yağlar birazdan patlamak üzereydi.
“S*kt*r.”
Durumu kavrayamasa da tehlikeli olduğunu anlayabiliyordu. Yu Il Han yolda hiç araba kalmayana kadar kan ter içinde koştu. Sanki onu bekliyormuşçasına o anda patlama gerçekleşti. ‘BOM’ sesi kulaklarına dolmuştu. Isınmış hava oradan yükseliyordu. Sanki havayla itilmişçesine daha da hızlı koşmaya başladı. Her nedense ağlamaya başladı.
Felaketten kaçtığında, otobüs durağına gelmişti.
“Öncelikle eve gidelim”
Eğer annemin yaptığı yemeklerden biraz yer, yıkanır ve uyursam durum daha iyiye gidebilir.
Felaketten kaçtıktan sonra böyle aptal düşünceler tekrardan kafasına üşüşmeye başlamıştı. Ancak bu sefer, bu kuruntularından uyanması fazla uzun sürmedi. Sebebi, otobüsü ne kadar beklerse beklesin gelmemesiydi.
“Ne oluyor be? S*kt*r… Burada neler dönüyor?”
Yu Il Han zihinsel gücüyle gurur duyardı. İlkokulu, ortaokulu ve liseyi hep yalnız başına geçirmişti. Sonuç olarak da, oldukça ünlü bir üniversiteye dereceyle girmiş ve burada geleceğinin de iyi olacağına güvenmişti. İnsan karakterinin (人) birbirine yaslanan iki insanı temsil ettiği söylenir. Ancak onun böyle bir şeye ihtiyacı yoktu. Her şeyi kendi başına başarabilirdi. Tıpkı ‘1’ numaranın tek başına ayakta kalması gibi. Bu yüzden de adını seviyordu: Yu Il Han – eşsiz.
Ancak, böyle olsa bile bunu istememişti.
“Yalnız başıma öteki dünyayı görmeye mi geldim? Ya da ne…”
Durum o kadar absürttü ki saçma sapan kelimeler ağzından kaçıvermişti. Elbette hiçbir şey değişmedi. Otobüs gelmedi. Fazla koşmaktan dolayı bacakları acımaya başlamıştı. Boncuk boncuk gözyaşlarının akmaya başladığını fark ettiğinde daha da üzgün hissetti.
Düşününce üniversite öğrencisi olduğuma ağlayabilirdim…
Ah, kahretsin. Buna benzer bir durumun dışında neye ağlayabilirim? İlkokulda bir başıma olduğum için üzgündüm ama şuan bütün JongNo bölgesi tarafından korkutuluyorum.
Ne kadar ağlarsa ağlasın durumun değişmeyeceğini biliyordu. Bu yüzden de Yu Il Han aklını çabucak başına topladı. Yorulmuş ve sıcaklamıştı. İlk olarak, eve gitmek istiyordu.
“Hadi yürüyelim.”
Yu Il Han, onu dinleyecek kimsenin olmadığını bilse de, birilerinin olma ihtimaline karşı yüksek sesle konuşmuştu. Sonra da evine doğru bir buçuk saatlik üzgün bir yolculuğa başladı.
Evine geldiğinde, tahmin ettiği gibi annesi orada değildi. Babasının geri gelmesini beklerken saate baktığında bütün saatlerin, telefon ve bilgisayarınkiler de dâhil olmak üzere durmuş olduğunu gördü. Elbette babası ne kadar beklerse beklesin eve gelmedi. Belli ki birkaç saat geçmişti fakat pencereden görünen gökyüzü her zamanki gibi maviydi.
Televizyonu açtı fakat görebildiği tek şey boş bir ekrandı. Radyonun da bir farkı yoktu. İnternet, ne kadar beklerse beklesin onarılamamıştı. Dünya üzerindeki insanların gerçekten de yok olduğunu hissetti. Akmayan zamanda, Yu Il Han’ı geride bırakmışlardı.
Su hala akıyordu bu yüzden duş aldı. Gaz da çalışıyordu, bu yüzden biraz ramen yedi.
“Fuu...”
Oldukça lezzetliydi ve bu onu daha da üzgün hissettirdi. Yerken tekrar ağlamaya başladı. Doyduğu zaman uykusu gelmişti. İnsanlar olsun ya da olmasın, gece olsun ya da olmasın uyuyabileceğini düşündü. Eğer uyursam bir şeyler değişebilir. Bu saf düşünceyle, yatağına yatmak üzereydi ki…
Çok güzel bir kadın, sırtında beyaz, tüylü kanatlarıyla önünde belirdi.
[Vay, gerçekten de biri var!]
Oldukça kaba bir şekilde konuşmaya giren bir kadındı bu.
“Se… Sen de kimsin?”
Yu Il Han, uyurken çıplak yatma tarzını benimsediğinden battaniyesini hemen üstüne çekti. Kadın önündeki sahneye, oldukça sıradışıymışçasına baktı, sonra aceleyle yüzündeki ifadeyi düzeltti.
[Öhö... Beni nasıl görüyorsan öyle çağırabilirsin.]
“Özel mülke tecavüz eden kişi?”
[Ben Tanrı’nın elçisiyim. Bir melek.]
Yu Il Han’a bakarken, melek olduğunun her kelimesini vurgulayarak konuşmuştu. Yu Il Han da, o odada ilk belirdiği andan beri normal biri olmadığını biliyordu. Sözlerine fazla şaşırmadan, doğal olarak inanabilirdi. Asıl onu şoke eden, bugünün tuhaf olaylarıydı.
Ancak düşünceleri, gerçekleri fazla hafife almıştı. Meleğin bir sonraki sözleri bunu kanıtladı:
[Zamanım olmadığından, direk konuya geleceğim. Sen insanlıktan dışlandın.]
“…Dışlandım?”
Yu Il Han’ın yüzü tuhaf bir ifadeye büründü. Dışlanmak hayatında büyük bir yer kaplıyordu. İlkokuldan başlayarak piknikte, ortaokul kampında, lisede okul gezisinde ve hatta üniversitede…
[Yüce Tanrı’mız Dünya’daki Büyük Değişim’in farkına vardı ve insanlığı başka sayısız dünyalara gönderdi. Ve bu sırada her nedense bir tek sen bu işlemin dışında bırakılmıştın.]
Ve şimdi de bütün insanlıktan dışlanmıştı!
Bilinci uzaklaştı. Yu Il Han, bilincini tekrardan yakalamayı başararak, Meleğe anlamadığı şeyleri sordu.
“ ‘Büyük Değişim’ nedir?”
[Dünya, şu zamana kadarki deneyimini tamamladı ve şimdi de yeni bir seviyeye yükselecek demek.]
Babasının yerine geçmesi için sabah vakti futbol kulübüne sürüklendiğindeki gibi sertçe bu iddiaya karşı çıkmak istedi fakat kendini tuttu ve sordu:
“Eğer seviye atlama gerçekleşirse ne olur?”
[Dünyada daha yüksek bir sistemin enerjisi açılacak. Buna mana denir. Ayrıca, Akashik Kayıt dünyayla iletişime geçecek ve insanlar bu kayıtlardan bazılarına erişme iznine sahip olacaklar. Buna da Zümre adı veriliyor.]
“Bu oldukça kolay anlaşılabilir bir açıklama.”
[Oldukça yetenekliyimdir.]
Melek, Yu Il Han’dan bir övgü aldığında oldukça gururlanmış ve göğsü kabarmıştı. Yu Il Han, böyle bir şansı beklediğinden hemen ‘ama’ ile başlayan sorularına devam etti.
“Ama neden insanların başka dünyaya gitmesi gerekti? Fantastik kitaplarda, hepsi bir günde hemen değişirdi.”
[Aslında, mananın dünyaya gelmesinin anlamı mana ile evrimleşmiş hayvanlar, diğer bir değişle canavarlar oluyor. Her neyse bu demektir ki onlarla başa çıkmak zorunda kalacaksın.]
Daha ‘mana’ kelimesini duymasıyla bunları tahmin etmişti.
[Hayvanlar manaya insanlardan daha hızlı adapte olurlar. Yani insanlar bir başına bırakılsalardı Büyük Değişim’den sonra bir soy tükenme vakasıyla karşılaşılırdı. Zaten insanların soyunun tükendiği onlarca dünya var. Dolayısıyla Yüce Tanrı, manaya daha güvenli bir ortamda adapte olabilecek dünya insanlarına ihtiyaç olacağına karar verdi.]
“Yani bu, herkesin, insanlarının çoktan manaya uyum sağladığı bir dünyaya gönderildikleri anlamına mı geliyor?”
[Elbette. Diğer dünyadakiler, gelenleri eğitmek karşılığında sabit bir miktarda Zümre’ye ulaşabilecekler. Tabii ki iyi adapte olamayan insanlar olabilir ancak hepsiyle uğraşamayız.]
Durum ortadaydı. Yu Il Han bile yeterince şey yaptıklarını düşünüyordu. Ancak geriye bir sorusu kalmıştı.
“Bu canavarları silahlarla veya toplarla öldüremez miyiz?”
[Yalnızca yüksek sistem enerji sisteminden oluşan bir canavar, nükleer füzeyle bile öldürülemez.]
“O zaman gerçekten de insanların seviye atlamaları gerekiyor.”
[Elbette. Bu yüzden Yüce Tanrı merhametli ve sevgi doludur.]
Meleğin, tekrardan gereksizce büyük olan göğsü kabardı. Yu Il Han, bu fırsatı bekleyerek yüzüne verebileceği en üzgün ifadeyle sordu:
“Peki ben?”
[….]
Melek söyleyecek kelime bulamamıştı.
“Peki ya ben?”
Yu Il Han sorusunda ısrar edince, Melek kafasını başka tarafa çevirerek sessizce cevapladı.
[Sanırım bir hata oldu.]
“Lütfen düzelt.”
[Biletler çoktan satıldı yani… başka bir dünyaya gidemezsin.]
“Başka bilet kalmadı mı?”
[Hayır.]
“Bu nasıl pislik bir Tanrı böyle!?”
Yu Il Han patladığında, Melek onun halinden anlar ve uzlaşmacı bir şekilde konuştu:
[Ancak, bir terkedilme bonusu var.]
“Buna ihtiyacım yok. Beni de oraya gönder!”
[Tüm insanlar dünyadan gönderildiğinde, Dünyada işleyen zaman durdu. Yani insanlık dönene kadar geçen zamandan etkilenmeyeceksin! Sadeleştirirsek eğer, sen yaşlanmayacaksın. Şey, aslında diğer dünyaya gönderilen insanlar için de durum böyle.]
“Beni de oraya gönder! Lanet olsun!]
[Dahası, Yüce Tanrı sana, Büyük Değişim gerçekleştiğinde bir zümre bonusu sözü de verdi. Harika, değil mi?]
Öfkesi yarıda kesilmiş Yu Il Han’ın bonus kelimesi ilgisini çekmişti. Meleğe bakarak sordu:
“Peki ya mana? Benim de çalışmam gerekmez mi?”
[Bu, Büyük Değişim gerçekleşmezse mümkün olmayacak.]
“Hayır, o zaman beni de gönder! Hemen gönder!”
[Bu mümkün değil.]
Melek, önünde tekrardan öfke nöbetine tutulan Yu Il Han’a kararlılıkla bakarak kafasını salladı. Gerçekten de mümkün değil gibi görünüyordu. Tanrı olsa bile!
[Tanrı alışmak için 10 yıl belirledi. Yani bu zamana kadar en iyi şekilde çalış. Sana yemek sağlayacağım.]
“…Zamanın durduğunu söyledin ama acıkabiliyor muyum?”
[Hücreler yaşlanmıyor ancak hala aktifler. Sadece yaşlanmadıklarını düşünebilirsin.]
“Bu, zamanın durmasından biraz farklı değil mi?”
[Sen mana kullanamazsın, bu yüzden de en azından bedenini eğitmen gerektiğini düşünmüyor musun? Kendini şanslı say. Senin dışındaki tüm insanlığın mana üzerine pratik yapma şansı var, ancak dünyaya döndüklerinde vücutlarındaki değişimler sıfırlanacak.]
Ve bunu teselli niyetine mi söylemişti? Yu Il Han iç çekti ve Meleğe baktı. Bu hale gelmesinin bütün sebebi onların hatalarıydı ama melek hala kendini beğenmiş bir şekilde ne kadar ‘merhametli’ olduklarını söylüyordu…
Eğer bu zümre bonusu değersiz bir şeyse, o zaman öfkeden kudururum.
“Fuu…”
On yıl. Sonunda, Yu Il Han gerçekle yüzleşme niyetindeydi.
On yıl? Bu kadarcık dayanamayacak mıyım? – Doğuştan gelen bu olumlu tutumuyla kendisini zorladı ve önündeki Meleğe son sorusunu sordu.
“Peki, neden tek dışlanan benim? Neden sadece ben?”
[Diğer dünyaya gönderilecek insanların adını listeye yazarken, Yüce Tanrı sonuna kadar seni bulamamıştı. Bunun gerçekten de inanılmaz bir gizlenme tekniği olduğunu söyledi.]
“…”
Ve böylece, Yu Il Han’ın Dünyadaki yalnız hayatı başlamıştı.
//Yeni serimize ve yeni çevirmenimize hoşgeldin demeyi unutmayın!
Magnec