Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

42. Bölüm O Kadar da Nazik Değilim

Çevirmen: T4icho / Editor: Darkone

 

Şehir meydanındaki kalabalığın arasından ilerlerken Mızraklar hakkında çeşitli sohbete kulak misafiri oldum. Bu Altılı Mızrak, aşırı güçlü büyücü grubundan fazlasıydı; yakında kıtanın sembolü haline geleceklerdi. Üç ırkın da karışımı olmaları onları insanlar, elfler ve cücelere karşı tarafsız yapıyordu. Bu durum yetenekli büyücüler arasında büyük bir olaya dönüşürse şaşırmazdım. Uyanan her çocuk gerek finansal sorunlardan, gerek yetenek yoksunluğundan büyücü olamasa da herkesin bir Mızrak olabileceği gerçeği büyücüler için yeni bir dönemin başlangıcı olmuştu.

Kralların bilerek yeni kıtaya karşı kötü bir bakış açısı sergilediğini biliyordum. Ortak bir düşman bahanesiyle üç ırkın birleşmesini sağlamak istiyorlardı. Mantıken bakınca yeni kıta beraberinde yeni materyaller, yeni bilgiler, eserler ve farklı teknolojiler de getirirdi ama bunun insanlar, elfler ve cüceler arasında bir rekabet yaratacağı kesindi. Her biri yeni kıtanın kaynaklarında hak talep eden ilk ırk olmak isteyecekti. Bir açıdan bu kasti propagandayı anlayabiliyordum.

Şehir meydanının köşesinde bizi bekleyen arabaya döndük ve babam ilk önce Helstea Müzayede Evi’ne bırakılmasını istedi.

“Halletmem gereken bazı şeyler var. Akşam evde görüşürüz. Fazla olay çıkarma, oğlum.” babam saçlarımı karıştırırken bana sarkastik bir gülümseme attı.

“Lütfen bizi Gideon’un tesisine götür.” Vincent sürücüye sıradaki durağımızı söyledi. Yaklaşık yarım saat sonra etrafımızı çevreleyen uzun binaların manzarası değişerek yerini küçük binalara bıraktı. Binaların tabelalarında “Eser” kelimesi seçilebiliyordu.

Dışarıya baktığım meraklı bakışları fark eden Vincent açıkladı, “Tüm eser ustalarının toplandığı bölgedeyiz. Burada sihirbazlar için çeşit çeşit aletler ve işe yarar gereçler var.”

Bu Elijah’ın dikkatini çekmiş olacak ki sürücüden yakındaki eser dükkanında durmasını istedi. “Biraz etrafa bakınıp işime yarar bir şey var mı diye bakınacağım.” dedikten sonra arabadan indi.

‘Sylv, ben Vincent Amca ile Gideon’ı ziyaret ederken Elijah ile git.’ Kucağımda duran Sylvie’ye konuştum. Bana meraklı bakışlarla baksa da karşı çıkmadı ve Elijah’ın arkasından gitti. Gideon gibi zeki bir araştırmacının Sylvie’yi incelemesini istemiyordum, bu yüzden uzakta olması daha iyi olurdu.

“Paran var mı ki?!” 12 yaşındaki çocukların pek fazla parası olmadığını hatırlayıp arkasından bağırdım.

“Zindan paramı sakladım. Unuttun mu? Ben sen değilim!” meteliksiz oluşumla alay ederken göz kırptığını zar zor görebildim.

“Tch. Ne kadar çocuksu.” nefesimin altından homurdanıp Vincent’ın gülmesine neden oldum.

Bir saat sonra şehrin en yoğun alanını geçtik ve büyük bir binanın önüne geldik. Bu bina tek katlıydı ama oldukça genişti. Xyrus gibi bir şehirde görmesi zor bir evdi.

“Geldik!” sürücü bildirip kapıyı bizim için açtı.

Vincent’ın arkasından arabadan indim ve ön kapıya ilerledik. Metal kapıyı çaldıktan sonra kahya kıyafeti giyen palabıyıklı yaşlı bir adam kapıyı açtı.

“Merhabalar. Efendi Gideon evde de… Ah merhaba Efendi Vincent, lütfen içeri girin.” kapıyı bize açarken konuştu. Beklenen misafirler olduğumuzu bildiği için önümüzde eğilip bizi içeri buyur etti.

Kahya birkaç kişi dışındaki herkesi geri çeviriyor gibiydi. Tesisin içi, göze hoş gelen bir görüntüye sahip olmaktan çok uzaktı. Etrafa saçılmış araç gereçler ve raflara yığılmış materyaller ile ortamın altı üstüne gelmiş gibiydi. Eski dünyamdaki araç gereçlere benzeyen mikroskoplar ve başka birçok gereç vardı.

“Himes! Sana kimseyi içeri alma dedim… Ah Vincent! Yine beni rahatsız etmeye gelmişsin.” farklı bir odanın loş köşesinden kısa boylu kamburu çıkmış bir adam bize doğru geldi. Hem kahya hem de efendisi tüm misafirleri otomatik olarak geri çevirme niyetinde gibi duruyordu.

Sözde dahi mucit/araştırmacı/ustaya baktığımda işine uygun bir görüntüsü vardı. Kıvırcık saçları yıldırım çarpmış gibiydi ve bunu boncuk gözlerinin altındaki koyu halkalar tamamlıyordu. Teni solgundu ve boynunda bir çift gözlük asılıydı.

“Haha! Her zamanki gibi misafirperversin Gideon.” Vincent elini sıktı ve çaresiz gülümsemesini takındı.

“Peh! Başlatma şimdi! Geçen yıl boyunca kraliyet ailesi yeni kıtaya ulaşmanın bir yolunu bulmam için elçi gönderip durdu! Aylardır doğru düzgün uyuyamadım!” kambur adam kolunu iğrenerek sallarken etrafta turlamaya başladı.

“Başka bir kıtaya dair kanıt bulduğun doğru mu Gideon?” Vincent merakla sordu. Benim dahi ilgimi çekmişti.

“Hoho! Şu şımarık kraliyet aileleri ilk defa doğruyu söyledi dostum. Kanıtı inceleyen bendim! Sadece şunu söyleyebilirim ki yeni kıtanın daha iyi ustaları ve hatta bizimkilerden daha iyi büyücüleri var.” boncuk gözleri gülümsediği sırada kısıldı. Son yemeğinin kırıntıları sarı dişleriyle birlikte ortaya çıkmıştı. 

“Neden böyle diyorsun?” Vincent, Gideon’a yaklaştı.

“Kraliyet ailesi güvende tutmak için kanıtı benden geri aldı ama ‘kanıt’, aslında bir eserdi.  Yapabildiği şeyleri ben bile çözemedim ama bu eser Dicathen’de rastlamadığım kuş tarzı bir mana canavarına bağlıydı. Bu canavarın tamamen kamufle olma yeteneği vardı. Onu yakalayabilmemizin tek sebebi bir maceracının yemek için sincap avladığı sırada yanlışlıkla onu vurmasıydı. Sadece o da değil, kuşa bağlı olan eserin hareket eden görüntüleri kayıt edebilmek gibi bir özelliği vardı. Bu eser avuç içim kadardı ve dört büyü yansıtma kristalinin yapabileceklerinden fazlasını yapabiliyordu! Söylesene neden kıtamızdan biri video kaydetsin?” Vincent’a doğru eğildi, böylece ikisi birbirinden bir el uzakta kaldı.

“Büyüleyici!” Vincent çenesini sıvazlarken iç geçirdi.

“Öyle… bu veledi niye getirdin? Metresinin oğlu mu?” Gideon kaşlarını sapıkça oynattı.

“Tanrım… Bu konuda şaka bile yapma. Tabitha beni öldürür… hiç abartısız ondan korkuyorum. Hayır… bu Arthur Leywin, onu yeğenim olarak görüyorum.” Elini omzuma koydu.

Saygılı bir selam verdikten sonra kendimi tanıttım. “Merhaba Bay Gideon. Vincent Amca siz ve işinizle ilgili harika şeyler söyledi.”

“Hoh~ bir çocuk için ne kadar da görgülü. Kaç yaşındasın?” Boncuk gözleriyle beni incelerken sordu.

“Mayıs’ta 12 olacağım.” yanıtladım.

“Anlıyorum… Ee onu neden buraya getirdin Vincent? Öğrenci veya çaylak almam, bilyiorsun.” kendi kendine kafasını salladı.

“Aslında ben de neden gelmek istediğini bilmek istiyorum.” Vincent bana döndü.

“Bay Gideon, kraliyet ailesinin size haberciler gönderdiğine göre kendi alanınızda oldukça etkili bir isim olduğunuzu varsayabilirim değil mi?” saygı duyan genç birinin havasına büründüm.

“Elbette! Tam bir baş belasılar ama iyi para veriyorlar!” çenesini kaldırdı ve neredeyse gururla burnunun uzadığını görebiliyordum.

“Mükemmel.” başka bir şey demedim. Yerde yatan kağıt parçasını aldım ve bir taslak çizdim. Dünyayı çok değiştirmeyecek bir fikir bulmam bayağı zaman almıştı. Bu dünya genel olarak büyük araç gereç ve makineler için büyü gücüne güveniyordu. Tam olarak bu sebeple uzak mesafeler kat edebilecek gemiler yapamıyorlardı. Büyücülerin sonsuz mana kaynağı yoktu ve büyük bir gemiye yakıt sağlayacak kadar büyücüyü gemide bulundurmak ise imkansızdı.

Gideon ve Vincent bu ani hareketlerimle şaşkına döndü ve fısıltılarla birbirlerine ne yaptığımı sordular. Onlar gitgide sabırsızlaşırken ne çizdiğimi görmelerine engel oldum.

Yaklaşık 15 dakika sonra buhar makinesinin kaba tasarımını bitirmiştim. Bazı anahtar bileşenleri bilerek gizli tutmuştum bu sayede Gideon fikrimi çalamayacaktı; onunla pazarlığım bittikten SONRA kalanını çizecektim.

“B-b-b-bu… bu…” boncuk gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Kağıdı elimden alım incelemeye başladı.

“Elbette ya… neden bunu düşünemedim? Böyle bir çözüm de vardı!” taslağımı sindirirken ellerinin titrediğini görebiliyordum.

Aniden kaşları çatıldı ve bakışları sayfayı taradı, “Sanki bir şeyler eksik…”

Kağıdı geri alıp rulo yaptım. “Önemli detayları bilerek eklemedim. Pazarlığımız bittiğinde seve seve ekleyeceğim.” masum bir gülümsemeyle baktım.

“Gerçekten on iki yaşında mısın?” bakışları keskinleşti ama hızla çaresiz bakışlar yerini aldı. Bu teklifin geri çeviremeyeceği kadar iyi olduğunu biliyordu. Vincent bile olayların gelişmesiyle şaşırmıştı ama benim huyumu bildiği için kendini çabuk topladı.

“Evet! En iyi eserlerini gösterebilir misin? Vincent Amca en iyi eserlerin senin elinden çıktığını söyledi!” Güzel bir iltifat ile onu yağladım.

“Himes! Son çalışmalarımı getir!” Gideon bağırdı. Kısa süre sonra palabıyıklı kahya bir yetişkin boyutundaki kasayı getirdi. Kasayı ne olduğunu bilmediğim bir şey mühürlüyordu.

Gideon iki elini de kilidin üstüne koyup bir şeyler fısıldadı. Kısa bir süre sonra kilit ışıldamaya başladı ve kendi üstüne doğru katlanarak şekil değiştirerek kendini açtı. İçinde çeşitli efsunlu silahlar vardı. Gideon hepsinin ne olduğunu ve neler yapabildiğini anlattı. Tüm bu silahların markette satılanlarla kıyaslanamayacak kadar iyi ve paha biçilemez olduğunu biliyordum ama yine de yeterli değildi. Belki Elijah kullanabilir diye birkaç asaya baktım ama hiçbiri ona uymuyordu.

Kafamı salladım ve deli bilim insanının saçma bir şey homurdandığını duydum.

Gideon nihayetinde değerli mücevherler ve materyallerin olduğu gizli deposuna bizi yönlendirdi. “Bu demirleşmiş elmas, kıtadaki en değerli mücevherlerden biri. Acil durumlar için pek çok mana depolama özelliğine sahip.” hoşnutsuz ifadem karşısında Gideon yenilmiş gibi hissetti.

“Ahh… Himes, kolyeleri getirebilir misin?” şakaklarını ovdu.

“Ama efendim, onu yapmanızın nedeni…” “Biliyorum! Getir hadi!” Gideon şaşkın Himes’ın sözünü kesti.

Bir süre sonra Himes daha karmaşık kilide sahip küçük bir kasa ile geldi.

“Kraliyet ailesi için yaptığım bazı ürünler burada. Ani tehlikelere karşı hayat koruyabilecek eser talep ediyorlardı.” omuzlarını silkti; bir zamanlar sahip olduğu özgüven kaybolmuştu.

Çok narin duran, açık pembe ile süslenmiş ve beyaz altın ince zincirle dekore edilmiş birbirinin kopyası iki kolyeden birini aldı.

“En iyi tasarımcılar bu parça üzerinde çalıştı, dolayısıyla biraz eee… kraliyet ailesine ‘uygun’ duruyor.” açıkladı.

Kolyeye biraz mana yönlendirdim ve okuduğum mana canavarının hatlarını seçebildim. “Bu Anka Kuşu Ejderi’nden yapılmış…” diye mırıldandım.

“Anlayabildin mi?” Gideon’un gözleri beni inceliyor, nasıl biri olduğumu anlamaya çalışıyordu.

Gideon devam edip açıkladı, “Anka Kuşu Ejderi, ejderha türleri kadar ender rastlanan bir canavar olmasa da S sınıfa ait bir tür. Onları güçleri veya dövüş becerileri değil, yaşamlarını koruyabilmek gibi eşsiz bir güce sahip olmaları eşsiz kılıyor. Anka Kuşu Ejderi, saldırıya uğradığında pembe pulları etraflarını sarar ve sertleşerek bir koza oluşturur.”

Bu ilgimi çekmişti.

“Ancak, en iyi kısmı bu değil. Çok sert kabuklu kozaları kırıldığında, mana çekirdeklerinde bulunan tüm manayı kullanarak güvenli olduğunu bildikleri bir yere anında ışınlanırlar. Bu sadece Anka Kuşu Ejderi’nin sahip olduğu eşsiz bir yetenek. Bu iki kolye muhtemelen sahip olduğum en değerli iki eser. Mücevher Anka Kuşu Ejderi’nin çekirdeği ve pullarının küçük parçalarından yapıldı. Canavarın hayat koruma özelliğini bir noktaya kadar uygulayabiliyor.” açıklamasını bitirince iç geçirdi.

“Kullanıcı bu etkiyi kaç defa kullanabiliyor?” kolyeyi yakından incelerken sordum.

“Doğrusu… emin değilim. Kraliyet ailesi bana nesillerdir tuttukları 5 canavar çekirdeği verdi. Ancak bu mana çekirdeklerinin tam olarak ne işe yaradığını bilmiyorlardı; sadece son derece değerli olduğunu biliyorlardı. Çoktan çekirdekleri incelemiş ve iradesi olmadığını öğrenmişler ama yine de bu canavarın çekirdeği normal S sınıfı çekirdeklerden çok daha fazla ediyor. Kullandığım ilk çekirdek hiçbir özelliğe sahip değildi. İkinci ve üçüncü, özellikleri ortaya çıktıktan sonra toza döndü. Mana çekirdeği bir insanı ışınlamaya tamamen yetmez diye düşünüyorum ama hayat koruma özelliği en azından iki kez kullanılabilir. İkinci ve üçüncü kolyeler iki kez kullandıktan sonra toza döndü.” umutlu gözlerle bana baktı.

“Bunlar kraliyet ailesi için değil mi? Materyalleri kraliyet ailesi karşılamışken kolyeleri benim almam doğru olur mu?” sordum.

“Açıkçası dediğim gibi bu canavar çekirdeklerinin ne işe yaradığını bilmiyorlar. Bu yüzden hayat koruyan başka bir eser yapabilirsem, sorun olmaz sanırım. Elbette taslağını başka bir şeyle takas etmeyi de seçebilirsin ki bu çok daha iyi olur.” yenilgiyle gülümsedi.

“Haha! O kadar da nazik değilim Bay Gideon. İki kolyeyi de alacağım.” taslağı açtım ve eksik noktaları doldurdum.

“Ahh… beni zor bir duruma sokuyorsun ama bu taslağı vererek bana iyilik yaptığını biliyorum. Bu taslak sayesinde yeni kıta bize ulaşmadan biz onlara ulaşabiliriz.” taslağı inceledi ve katlayıp özenle rafa koydu.

Bana döndü ama bakışları bir çocuğa bakıyor gibi değildi. Bana karşısında ona eş biri varmış gibi bakıyordu. “Bu fikir nasıl aklına geldi? Ne planlıyorsun Arthur? Yeni kıtaya yolculuk sürecini kısaltmak mı istedin?” dahi araştırmacı cevaplar için bana yalvarıyordu.

Güldüm ve kapıya yöneldim. Olaylar karşısında afallamış olan sessiz Vincent peşimden geldi. “Dediğim gibi Bay Gideon, o kadar nazik biri değilim. Sadece küçük kız kardeşime iyi bir doğum günü hediyesi almak istedim.” arkama bakmadan konuştum ve kolyenin içinde bulunduğu küçük kasayı arabaya taşıdım.

Eve dönerken yolculuğumuzun yarısı sessizlik içinde geçti taa ki Vincent konuşana kadar. “Sadece dahi bir geliştirici değil, aynı zamanda parlak bir mucit mi? Gideon’a çizdiğin şey de neydi?”

Basit terimlerle açıkladım, “Buharlı bir motorun taslağını çizdim. Bu kıtada bulunan belli materyallerden buhar üreterek çok fazla güç üretebilecek bir motor. Birkaç değişiklik ile mana yakıt olarak kullanılmaktan çıkar ve daha uzun mesafelere gitmek sorun olmaz.”

“Ah… Büyülü yıldızın altında falan mı doğdun?” Vincent kafasını salladı.

“Haha, lütfen, fikri başka bir yerden buldum ve daha iyi çalışması için biraz düzenledim. Lütfen aileme bunu çok büyük bir şeymiş gibi anlatma.” naçizane bir şekilde gülümserken kolyelere tekrar baktım.

“Bence ailen bunu büyütmez bile, sonuçta fazla anormalsin.” güldü.

Neyse ki evde kimse yoktu. Böylece iki kolyeyi ayrı ayrı paketleyerek kasayı sakladım. Kız kardeşimin doğum günü haftayaydı ve birkaç ay sonra da benim doğum günüm vardı. 12 yaşıma girecek ve Xyrus Akademisi’ne kaydolacaktım. Okuldayken ailemden çok uzakta olmasam bile onları sık sık ziyaret etme hakkına sahip olmayacağıma emindim. Dolayısıyla bu süre içindeki hedefim; ailemin ben yokken kendilerine bakabileceklerinden emin olmaktı.

Muhtemelen düşüncelerim fazla abartılıydı ama konu ailem olduğunda güvende olmayı tercih ederdim. Bunun için de ruhumu bile satmaya razıydım.