Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

212. Bölüm Berinne

Çevirmen: Tomato / Editor: Tomato

 

 

''Burada yazdığına göre dört yıldan birazcık daha fazla bir süredir Siyahlar'ın doksan dokuzuncu kişisi olan Harbert, iki eliyle tuttuğu bir baltayı kullanıyor. Güç olarak oldukça yüksek biri olduğunu hemen herkes biliyormuş, pek zeki olduğu söylenemezmiş ama seviyesinin üstünde bir güce sahip olduğu kesinmiş. Baltasını hızlı ve güçlü bir şekilde kullanıyormuş ve bu baltanın tek darbesi, büyüsüz, demir bir kalkanın şeklini rahatça bozabilirmiş, üstüne ikinci darbede de kalkan muhtemelen kırılırmış. Normal kılıçlarla çarpıştığı zaman direkt olarak hiç çarpışmamış gibi ilerlemeye devam eden bir baltası varmış bu adamın, enerjiden ziyade hız ve güce yatırım yapmış gibi görünüyor. Ama o baltayla ne kadar hızlı olabileceği de belirsiz tabii, sonuçta onun ağırlığını taşımak zorundayken hızlı hareket edebilmek için ciddi anlamda bir çaba sarf etmesi gerekir ve bu da, on birinci seviyede olan Harbert'in pek de fazla olmayan enerjisinin kısa zamanda sonlanması demek olur. Yani onunla savaşırken, önce tüm gücünü ve hızını kullanmasını bekleyip, enerjisinin bitmesinin ardından saldırıya geçerek rahat bir zafer kazanabilirsin. Sen Rüzgar Tanrısı'nın Nefesi'ne ve Savaş Tanrısı'nın Heyecanı'na sahip olduğunu söylemiştin değil mi? O arada arkadaşlarınla konuştuğun için eklemeye gerek duymamıştım ama fark ettiysen, bu iki Tanrı Tekniği'nin ismini duyunca arkadaşlarının yüzü adeta soldu. Henüz on sekiz yaşına bile ancak gireceksin ama sen iki tane Tanrı Tekniği'ne sahipsin. Bu da sana ciddi anlamda bir avantaj sağlıyor, çünkü yüzlü yaşlarda gezinen Harbert bile, değil iki Tanrı Tekniği, sadece bir Tanrı Tekniği'ne bile sahip değil. Ayrıca bu iki tekniğin, yani Savaş Tanrısı'nın Heyecanı'nın ve Rüzgar Tanrısı'nın Nefesi'nin de sana ek bir hız sağladığını biliyoruz. Özellikle Rüzgar Tanrısı'nın Nefesi'nin, kişiyi gözün gördüğü her şeyden hızlandırdığı da dilden dile dolaşır. Bu biraz efsaneleşmiş tabii ki, ama ateş olmayan yerden de duman çıkmaz. Rüzgar Tanrısı'nın Nefesi en iyi hız tekniğidir. Yani, Harbert'in senin bu iki teknikten aldığın hıza yetişmesi hiç de kolay olmayacak. Üstüne üstlük bir de Kral Modu'na sahipsin ve iyice hızlı bir duruma geliyorsun. Bu da demek oluyor ki, sadece ilk başlarda kaçınman gerekiyor. Savaş biraz ilerledikçe, Harbert'in enerjisi tükendikçe sen savaşa dahil olmaya başlayacaksın ve o, enerjisi azalmışken sana karşı savaşmayı muhtemelen uzun süre sürdüremeyecek. Daha sonra da kazanacaksın, plan bu.'' Berinne bir saat kadar bir süre boyunca birkaç kitaba göz atmıştı ve ardından, bir başka kitabı inceliyor olan Zend'e bakarak konuşmuştu.

''Berinne, sen bunları, yani bu planları sadece bir saatte mi düşündün?'' Zend şaşkın bir şekilde, kitaplara hızlıca göz attıktan sonra direkt olarak kenara koyup Zend'in de okumasına izin veriyor olan kıza baktı. ''Senin baktığın kitaplara ben de baktım ama bana söylediklerinin çeyreği kadarını ancak öğrenmişimdir.'' diye itiraf edermişçesine konuştu.

''Herhalde canım, kaç yıldır bu tip planları kuruyorum. Hızlı bir şekilde göz atıp alabileceğim en iyi bilgileri almayı, zamanımı boşa harcamamayı da bu şekilde başarabiliyorum. Böylece hem zamandan çok tasarruf ediyorum, zaten başlı başına zaman, benim için büyük bir avantaj.'' Berinne koltuklarını kabartarak, kıvançlı bir şekilde Zend'e baktı. ''Ben bu gibi durumlar için sürekli çalışıyorum yani.'' 

''Vay be...'' Zend Berinne'ye bakarken, hafifçe kıskanmadan edemedi. Onunla arasındaki fark gerçekten de çok fazla değil miydi? Güç olarak değil, şans olarak. Zend sokaklarda büyümüş, yedi yaşına kadar tek bir tane bile arkadaşa sahip olmamış, uğraşıp çabalayarak güçlenmeye çalışmış ve karşılaştığı zorluklara rağmen ne olursa olsun hayalinden, savaşçılık yolunda yürümekten asla vazgeçmemişti. Ama Berinne ise dünyanın en güçlü ailesinde dünyaya gelmiş, yürüyebildiği, hatta belki de bilinçli hareket edebildiği ilk andan itibaren ciddi anlamda eğitim yapmaya başlamış ve Zend daha savaşçılık, büyücülük nedir bilmezken, onun hayal bile edemeyeceği seviyelere ulaşmayı başarmıştı. Zend babasını hiç tanımamıştı, onun babası ise Renkli Yıldırım Krallığı'nın kralı olan, uçmayı başaran ilk kişi olan Qiawshi idi ve Berinne, onunla birlikte büyüyüp hayatta ilerlemişti.

Burada adaletten söz edilebilir miydi ki? Asla... Bu, hayata bambaşka kulvarlarda başlayıp, aynı yolda yarışmaya itilmiş gençlerin öyküsü olarak görülebilirdi aslında. Zend daha sonradan fazlasıyla verdiği emeğin de sayesinde güçlenmeyi başarmıştı ama Berinne'nin sahip olduğu fırsatlara belki o doğuştan itibaren sahip olsaydı, şu anda, şu an olduğundan çok daha güçlü olabilirdi. 

Ama olmamıştı işte... Yapacak bir şey yoktu, elden gelen bir şey de yoktu aynı zamanda... Olan şeyleri, neden sorusunu sormadan kabul etmek çok daha mantıklı ve kolaydı. Çünkü neden diye sorduğunuz zaman, hiçbir cevap alamıyordunuz. Belki de Tanrı bir oyun oynuyordu dünyadaki insanlar üzerinde, onları farklı farklı yerlere yerleştirip yaşamaya, yarışmaya çalışmalarını tüm bu adaletsizliğe rağmen izliyordu. Zend, bunu merak etmeyi, daha sokakta küçücük bir çocukken bile bırakmıştı zaten.

''Seninki gibi bir ailede doğmak isterdim.'' diye mırıldandı Zend, Berinne'ye bakarak. Sesinde, ona sokakta geçirdiği hayatının verdiği hüznün dalgalanmasıyla oluşan hafifçe bir burukluk sezilebiliyordu. ''Yani,'' dedi ve biraz bekledi. Söyleyeceklerini aklında toparladı ve devam etti: ''keşke hayatımın ilk yedi yılını soğuk sokaklarda geçirmeseydim. Yaşamaya çalışarak elimde bir şey olmadan, bazen donmamaya çalışarak, bazen terden sırılsıklam olsa da başka bir tanesine sahip olmadığım için onu değiştiremediğim kıyafetimle birlikte, bazen ayağımda hiçbir şey olmadan, bazen uykusuzca, bazen ne yiyebileceğimi, hatta yiyip yiyemeyeceğimi bile bilmeden, saatlerimi, günlerimi, aylarımı ve yıllarımı sokakta geçirmek zorunda kalmasaydım. Keşke, diğer çocukların elinde görüp de istediğim oyuncaklara benzer bir tanesini elde etmek için çöp olarak atılmış malzemeleri birleştirip bir şey yapmak zorunda kalmasaydım, en iyi oyuncağım da yine bir yere atıldığında onu bulduğum bir kırık oyuncak olmasaydı... Oynamam için çok da değerli bir şey istemiyordum ki ben,'' dedi ve oturduğu yere iyice yaslanıp kafasını yavaşça yukarı doğru kaldırdı ve tavandaki işlemeleri incelemeye başladı Zend. ''sadece bana oynamam için ucuz bir tahta ya da oyuncak bir kılıç veren bir babam olmuş olsaydı. Çocukluğumda dilenmek yerine savaşmayı başarabilseydim, yedi yaşına kadar ne bir teknik çalışmış, ne bir kılıç tutmuş olmasaydım şu anda bambaşka biri olabilirdim.'' diyerek, derince bir iç çekti genç adam. Gözlerinde küçüklüğü canlanırken, vücuduna dolmaya başlamış hüzün iyiden iyiye kendini belli etmeye başlamıştı.

''...'' Sanzirna da, Berinne de sessizleşmiş, Zend'in söyledikleriyle birlikte ağızlarına söylemek için bir kelime getirmeyi başaramamışlardı. Bir süre sonra Berinne konuşmaya başlayarak tek bir kelime etti: ''Üzücü...'' 

''Evet ya, üzücü.'' dedi Zend, gözlerini tavandan ayırmadan. ''Üzücü.'' diyerek, içine çektiği nefesini serbest bıraktı. ''Ama üzücü olması bir şeyi değiştirmiyor. Değiştirse güzel olurdu, birileri benim halime üzülüp bana hayatımı düzeltmem için bir şeyler verseydi güzel olurdu. Kendi hayatımı kazanmam benden beklenirken, bir de kendimi bu üzücü durumdan kurtarmam gerekmeseydi güzel olurdu. Ama olmadı işte, ne yapalım. Şanssızlık, denecek pek fazla bir şey de yok zaten. Burada konuştuklarımız da hiçbir işe yaramayacak. Dünyada o kadar çok üzücü şeyler var ki, gerçekten şaşırıyorum. Gökyüzünü hayal et,'' dedi Zend ve gözlerini kapatarak gözlerinin önüne, uçsuz bucaksız ve son derece mükemmel, kusursuz bir şekilde yapılmış, kafasına göre hareket eden birkaç parça bulutu içinde barındıran masmavi gökyüzünü getirdi. ''bu gökyüzünün var olmasını sağlayan kişi, neden bu yaptığı gökyüzünün altındakilerin acı çekmesini engellemedi ki? Burada ne bir yardımı dokunuyor sana birinin, ne de yere düştüysen ayağa kalkmak istediğinde kendi elinden başka bir desteğe sahip oluyorsun...'' derken, dünyadaki adaletsizlikleri düşünen Zend'in kafası, buraya nasıl geldiğini bilmediği düşüncelerle dolmuş taşmıştı.

''Anlıyorum, haklısın.'' dedi Berinne. Biraz durgunlaşmıştı genç kız. ''Bunu ben de düşünüyorum.'' 

Berinne'nin son söylediği şey Zend'e gerçekten de biraz garip ve hatta komik gelmişti. ''Haklı mıyım? Bunu nereden biliyorsun ki? Sana senden başka yardım eden hiç kimsenin olmadığı bir zamana hiç denk geldin mi? Düştüğünde sana elini uzatan yüzlerce kişi olmadı mı? Bunu nasıl düşünebilirsin, bunu düşünecek kadar çaresiz, yalnız hissedebilmen hiç mümkün oldu mu? Lütfen Berinne, sen yeryüzündeki en güçlü ailenin kızı ve en güçlü krallığın da prensesisin, değil mi? Adaletsizliği düşünebilmene imkan yok çünkü hiçbir zaman haksızlığa uğramadın.'' Zend hafifçe güldü. ''Senin, istediğin bir şeyi elde etmediğin bir vakit hiç gelmiş miydi ki? Sokakta başını eğip elini açmanın acısını, yanından geçen insanların tiksinme dolu bakışları sana ulaştığı zaman, başını bir daha kaldıramayacakmışsın gibi hissettiğin oldu mu? Neredeyse hiçbir şey yemiyor olmana rağmen, yiyeceğini alabileceğinden daha fazla para kazanamadığın zamanlar oldu mu? Tek eğlendiğin şey, oynayabilmek için sahip olman gereken en düşük parayı bile biriktirmek için aylarca bekleyip ancak ek parayı kazanınca gidebildiğin çeşitli yarışlar olmuş muydu ki? Yanlış anlama, ama dünya üzerinde beni anladığını söyleyebilecek son kişi sensin.'' 

''Evet, yine haklısın.'' dedi Berinne. ''Hiçbir zaman bir sorunum olmadı, her zaman elimin altında her şey vardı. İstemeyeceğim kadar çok param vardı, çalışabilmem için bana sağlanan onlarca imkan vardı. Her zaman yanımda yüzlerce kişi oldu ve senin gibi çocuklar sokakta yaşam mücadelesi verirken ben bolluğun içinde yüzüyordum. Diyecek bir şeyim yok, çünkü tamamı böyle gerçekleşti.'' dedi ve kendisine doğru dönüp bakmaya başlamış Zend'in gözlerine baktı. ''Ama bunlar benim de elimde değildi, bir bilince sahip değildim ve senin gibi, yaşamak için dilenmesi gereken çocukların aslında var olduğunu dahi bilmiyordum. Bu ailede doğmayı ben seçmedim Zend, eğer elimde olsaydı, sokakta, senin gibi bir sokak çocuğunun yanında doğmayı isterdim. En azından tüm bu sorumluluklar üzerimde olmamış olurdu, her gün, onun çalışamamasını doğuracak bir şekilde, eğitim imkanını kendi imkanıma dahil ettiğim çocuklar aklıma gelmezdi ve adaletsizliğin bana dokunmadığını bildiğim için, belki de rahatça uyumam mümkün olurdu. Zend, eğer bir günlüğüne benim yerime geçmiş olsaydın, sokakta, soğuk taşların üzerinde çektiğin fazlasıyla kalitesiz olan uykuya özlem duyardın, çünkü uyumayı başarıyor olurdun eskiden, en azından. Elinden hakkını aldığım çocukların çığlıklarının kulağımda yankılanması son bulacaksa eğer, ben zaten şu anda bile sokakta yaşayan biri olabilirim.''

Zend Berinne'nin dedikleriyle gerçekten şaşırmıştı bu sefer. Berinne gibi Renkli Yıldırım Ailesi'nde doğmuş, dünyanın en büyük imkanlarına sahip birinin bu şekilde düşünüyor olabileceğini tahmin bile etmezdi. Şu ana kadar görüştüğü hiçbir soylu ya da zengin de böyle bir düşünce yapısı içinde değildi zaten, Zend Berinne'ye iyice bir baktı ve fısıldadı. ''Berinne,'' dedi, yavaşça gülümsedi. ''senin bu kadar değerli biri olduğunu bilmiyordum.''

***

1590