Ishmael <3
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
27. Bölüm Bana Ishmael De! (2)
Güçlü bir yıldırımla vurulan yaratık yüksek bir sesle yere düştü. Onu bağlayan üç ip yüzünden hasar daha da büyük olmuştu
Hemen ardından, Kang Mi Rae’nin kullandığı araç, Il Han’ın yanına gelerek durdu. Pencereden göründüğü kadarıyla ağzında, içinde parlayan bir şeyler olan küçük bir şişe vardı. Sonradan fark ettiğinde yüzüne, Hulk maskesi yerine burnuna kadar inen metal bir maske takmıştı.
“Böyle bir canavarı nasıl bağladın?”
“Benim de sormak istediğim bu.”
Şuan için birinci sınıf olan Kang Mi Rae’nin büyüsü normalden çok daha güçlüydü. Tabii ki bunu soracak durumda olmadıklarından Il Han basitçe cevap vererek yeri tekmeledi. Elinde dördüncü sütun vardı.
“İşte!”
Bom! Il Han artık sütunları bir ağacı keser gibi yere saplamada ustalaşmıştı. Bir yumrukla düzelttikten sonra sütuna bağlı olan zıpkınla, daha yeni yerden kalkan kara leopara hedef aldı.
[KuYuuu! KuFuAAAaaaa!]
Vücudunu kaldırabilmiş olsa bile elektrik şokunun etkisinden çıkamamış gibiydi. Daha doğmadan annesini kaybetmişti. Ve Dahası annesinin kemikleri ve derisiyle bağlanmıştı. Çok acınası bir sahneydi. Bu yüzden Il Han işini çabucak bitirme kararı aldı.
“Tak!”
[KuooWaaAAaaaa!]
Dördüncü zıpkın sağ pençesini anında parçaladı. Anlık fırlama ve vuruşu anlayamadığından Mi Rae (Artık soyadını yazmıyorum) bile paniklemişti.
“Ne zaman saldırma fırsatı görürsen saldır. Çünkü bu canavar çok güçlü ve ne zaman sütunları koparacağını bilmiyoruz.”
“Ama hiçbirini çıkaramayacakmış gibi duruyor.”
Mi Rae’nin sözlerini umursamadan Il Han tekrar harekete geçti. Dört farklı yerine dört tane zıpkın saplı olsa da, onu tam olarak bağlamak için yeterli değildi. Daha da önemlisi manası daha bitmemişti! Sözde, iplerden kaçmak için dişlerini sıkarak rüzgâr bıçaklarını iplere gönderiyordu.
[KuAOoooOOOOoooo!]
Il Han beşinci sütunu da yere çakarken durumunu kontrol etti. Sadece bakışlarıyla bile yeteneğini kullanabiliyorsa Il Han’ı çoktan öldürmüş olmalıydı. Etrafa güçlü bir düşmanlık ve öldürme havası yayıyordu. Mi Rae’nin yıldırımıyla güçlü bir darbe almış olsa da kadını umursuyormuş gibi gözükmüyordu.
[Ku….KuoOOoooo…!]
“Ee, birlikte ölmemizi mi istiyorsun?”
Bu bakışlar, daha önce parçalamada ustalaşmak için avladığı hayvanlardan birkaçında gördüğü bir şeydi.
Bütün canlıların hayatları önemli olsa ve onları korumak için gerekenleri yapmış olsa da bazı zamanlarda hayatta kalma arzusu başka bir arzuyla canlılara aktarılırdı.
Komiktir ki, en parlak halde hep böyle zamanlarda parlıyorlardı. Bu tıpkı, yok olacağını ve yok olduktan sonra geriye hiçbir şey kalmayacağını bilen ateşin daha parlak yanışı gibiydi.
Il Han beşinci zıpkını fırlattı. Leoparın sol gözüne saplanarak onu kandan bir şelaleye dönüştürdü.
“Saldıracak. Ne zaman karşı saldırı yapabilirsin?”
Il Han sonucu bile kontrol etmeden oradan kaçarken sordu. Mi Rae de motoru çalıştırırken cevapladı.
“Eğer iyi bir saldırı yapmamı istiyorsan yapabilirim. Hem de iki dakikada!”
“Tamam, nihai saldırını yapabileceğin zaman bana haber ver.”
Konuşmasının hemen ardından rüzgâr bıçaklar ona doğru uçtu. İki pençesini de, rüzgâr bıçaklarını kullanamaması için mühürlemişti. Ama işe yaramamış gibiydi. Doğal olarak pençeleri, kan kaybından dolayı şok dalgalarını uzun süre devam ettiremezlerdi ama asıl korkunç olan şey kanın bıçaklara karışarak daha da fena parladığıydı.
[Kan Gücü diye de adlandırılır ama… Ama basitçe bu çılgınca! Daha da güçlenecek yani dikkatli ol!]
“Böyle bir şey olduğunu biliyordum!”
Il Han yuvarlandıktan hemen sonra beton zemin parçalandı. Tam da Il Han’ın bulunduğu yerdi. Gördüklerinden dolayı panikleyen Mi Rae de daha hızlı sürmeye başladı.
“Ona yaklaşabileceğimi sanmıyorum…!”
Utançla, sırtında altıncı sütun olduğu halde yerde yuvarlanırken Il Han dilini şaklattı. An bıçakları daha da ciddileşmiş ve zaman geçtikçe her yere uçmaya başlamışlardı. Onu bağlayan ipler sınıra dayanmış, endişe verici bir sesle geriliyorlardı.
Hareket ederken içindeki zıpkınların vücudunu delerek kas ve kemiklerini parçalamasını umursamıyordu. Kendisi ölse bile rakibini öldürmek istiyordu. Zırhlı araçta olan Mi Rae yıldırımlar atmaya devam ediyordu ama onu bir önceki gibi vuramıyordu. İki dakika boyunca dayanması gerekiyordu!
“Fuu.”
Evet. En başından beri bunun kolay olmayacağını biliyordu. Karşısındaki üçüncü sınıf bir canavar değil miydi? Nasıl önceden hazırlanmış saldırılarla bağlanabilir, delik deşik edilebilir ve yıldırımlarla vurulabilirdi? Buna kum torbası denirdi.
“Durdurmak için daha güçlü saldırılar kullanamaz mısın?”
“Bu nasıl?”
Kısa bir cevap gelmişti. Cevapla birlikte zırhlı aracın penceresinden bir tane makineli tüfek çıktı ve çılgınca leopara ateş atmaya başladı. Il Han’ın ağzından tek bir hece çıkabildi.
“Ah!”
[Zırhının zarar göreceğinden korkuyorsun değil mi?]
“Ne zamandan beri beni bu kadar iyi tanıyorsun…?”
Ortada inanılmaz bir durum vardı. Kurşunlar, bir Hintliyi şaşırtacak kadar işe yaramamıştı. (Çeviride açıklama yoktu.)
Yüksek kalibreli mi olduğunu veya özel bir maddeden mi yapıldığını düşünmeye gerek yoktu. Öncelikli olan, vahşi hareketleri yüzünden yarısı ıskalanmıştı ve ona gelseler bile postunda en ufak bir iz bile bırakmıyorlardı. Güç ve teknik olarak fazlasıyla zayıftı. Ama Il han olsaydı durum farklı olabilirdi.
“O silahı bana ver!”
“Silah bile kullanabiliyor musun?”
Mi Rae şaşkınlıkla konuştu. Bu onun için oldukça nadirdi. Elbette Il Han bin yıl boyunca her türlü savaş aletlerini kullanmada ustalaşmıştı. Başka dünyalara iş gezisine giden dünyalıların hepsinden daha iyi kullanabileceğine dair güven doluydu.
Ayrıca, canavarın her yeri mahvetmesi yüzünden mızrağını veya herhangi bir yakın saldırı tekniğini kullanmak çok riskliydi. Eğer son zıpkınla canavarı vurursa geri kalan zıpkınlar dışarı çıkardı ve her şey anlamsızlaşırdı. Eğer bir seçenek olsaydı….!
“Sadece ver bana!”
“Fred, ona ver.”
Leopara çarpan kurşunlarla birlikte yıldırımların devam etmesinden dolayı başkasının silahı kullandığını tahmin etmeliydi.
Bir grup kan bıçağı daha ona uçtuktan sonra, Il han hızla araca yaklaştı. Araca ulaşır ulaşmaz kemeri beline doladı ve pencereden uçan silahı havada yakaladı
“Ama makineli tüfeğin fazla etkisi yok…”
“Dikkat et!”
Mi Rae’nin uyarısıyla birlikte leopar iki sütunu kopardı. Bu, ipler daha kopmadan sütunları çekecek kadar güç topladığı anlamına geliyordu.
“Öyle bile olsa zıpkınla ipi düzgün yaptım. Bu kadar büyük bir güce bile dayanabiliyor, yanlış mıyım?”
[Şuan olumlu olmanın zamanı değil.]
Onu bağlayan dengenin değişmesiyle birlikte diğer sütunlar da tehlikedeydiler. Özgürlüklerini kazanmalarına az kalmıştı! Şaka yapsa da Il Han silahı, kurşun kemerini ve dolu olup olmadığını kontrol etti.
Artık leopar ondan birkaç metre ilerideydi. Diğer tarafta gerilen ip de tehlikeli görünüyordu. Sütun yavaş yavaş dışarı çıkmaya başlamıştı. Böyle bir canavar daha yoktu.
Ama Il Han da onu geç olamadan engelleyecekti. Evet. Makineli tüfekle.
“Ye bu kurşunlar, uzaylı canavar!”
[Ama bu canavar dünyalı.]
Makineli tüfek ateşlenir ateşlenmez Il Han’ın gözlerinin önünde bir satır belirdi.
[Maksimum Seviye atış gücünü uyandırdın.]
Kurşunlar beşinci zıpkının delip geçtiği son gözüne doğru uçamaya başladı.
[KihyAAAaaaacccc!]
“Taaaak!”
Erta atışın güçlü olduğunu düşünse de düşünmese de Il Han duraksızın ateş ediyordu. Makineli tüfeği bir insan destekliyor olsa da bir an bile sarsılmadı.
Belirli bir yere ateş atarken silahın geri tepmesinden etkilenmemek ne kadar zor olabilirdi ki? Böyle zor şeyler Il Han için mümkündü.
Sürekli bir göze kurşun yağdıran silah, insana bu silahın Fred’in kullandığıyla aynı olup olmadığını sorduruyordu.
[Kuaaauuuccc, KKKSUXNCCUCCjc!]
Kan deli gibi akıyordu. Canavar, insanların dünyasına ait olmayacak şekilde kükredi. O anda bile Il Han durmadı. Hızla yerde yuvarlanarak onu takip etti ve tekrar gözüne nişan alınca tetiği çekti.
Makineli tüfeğin kurşunları aynı noktaya vurdukça kemikleri kırılmaya başlamıştı. Eğer üçüncü bir sınıf canavar olmasaydı, kafatasının bu şekilde kırılıp kırılamayacağını merak edebilirdi insanlar!
“…Silahta daha öncesinden bilmediğim bir güç mü var?”
Mi Rae şaşkınlıkla bağırdı. Küçük bir insanın koca bir leoparı, tek bir makineli tüfekle engellemesi, modern toplumun değişen güçlere alışmaya çalıştığı bir anda çok büyüktü
“Büyü.”
Il Han bağırdı.
“Şimdi yapabilir misin?”
“Yedi saniye daha!”
“Olabildiğince erken saldır!”
“Tamam.”
Neyse ki, yeterli kurşunu vardı. Il Han, keskin kan bıçaklarından kaçınırken gözüne devalı ateş ediyordu. Beş saniye geçtiğini düşünerek makineli tüfeğiyle kemerini fırlatarak altıncı sütun ve mızrağın olduğu yere zıpladı.
[KKKyyyYYYYAAAAAAKDSKDKC!]
İyi zamanlamayla, leopar yerdeki bütün sütunları çıkardı. Sarkıp sallanan beş tane sütunla birlikte havaya zıpladı. Tam da o sırada…
“Üçlü Yıldırım!”
Mi Rae kısaca bağırdı. Il Han’ın gözleri altın rengine boyandı. İnanılmaz güçte bir yıldırım havada parlayarak kara leopara çarptı! Il Han, onun bütün enerjisini kaybedip yere düştüğünü gördü. Ama Mi Rae bağırdı.
“Gizlendi!”
Üçüncü sınıf canavarlar inanılmazdı. Dövülüp yanmış bile olsa hala zihni yerindeydi ve dövüşü planlıyordu. Dahası gizlenmek? Il Han’ın tahminleri yanlış çıkmıştı. Orayı, ne pahasına olursa olsun terk etmek istiyordu. Onlara denk olamayacağını anlayınca kaçıp bir sonraki savaşa hazırlanacaktı.
Tabii ki de böyle yapıp yapmaması Il Han’ı ilgilendirmiyordu.
[KaHHHAACCCKKK!]
Çok kısa ama ölümcül bir çığlık duyuldu. Leopar, Il Han’ın tereddütsüzce gizlenmenin etkisiyle yavaşa yok olan kanlı göze sütunu sapladığı için bağırmıştı!
Il Han dilini şaklatırken homurdandı.
“En başından beri bunun işe yaramayacağını söylemiştim.”
Bom! Leoparla Il Han aynı anda yere düştüler. Il Han zararı azaltmak için çeviklikle kafasını içeri çekti ama leopar bunu yapamayarak iki darbe birden aldı yani iyice sersemlemişti. Ama Il Han ne dinlendi ne de harekete geçti. Zıpkınla sütunu birbirine bağlayan iple canavarı bağlamaya başladı.
“Gizlenmenin ardını… görebiliyor…”
Karşısındaki çocuk, bir savaş içinde daha ne kadar onu şaşırtacaktı? Yıldırım fırlatmaktan güçsüzleşerek koltuğa yığılmış Mi Rae boş boş bakarak mırıldandı. Il Han leoparın bedenini iple bağladıktan sonra, son olarak zıpkını, iyice kıçına soktu.
[Bağlama yeteneğini kazandınız.]
[Onu bağlamadan da yenemez miydin…?]
Erta kafası karışmış bir şekilde sordu. Ama Il Han başıyla reddederek artık hareket edemeyen leoparda uzaklaştı. Sonra da ona aptal aptal bakan Mi Rae’ye yaklaştı.
“B-bu da ne?”
Hareketlerinde delilik hisseden Mi Rae, hafif bir korkuyla sordu. Eğer imparatoriçeyi tanıyan biri bunu duysaydı şok olurdu. Aslında yanında oturan Fred çoktan şok olmuştu bile.
Ama imparatoriçenin itibarını bilmeyen ve de ilgilenmeyen Il Han kaçmak üzere olan kadına hemen açıkladı.
“Takım kurmayacak mıyız? Bütün deneyimi kendim mi almalıyım?”
Il Han aynı hatayı ikinciye yapmayan, nazik bir yetişkindi.
Magnec