Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

15. Bölüm Onları Ben Yaparım (1)

Çevirmen: Kamiyasora / Editor: Kamiyasora

[Onlar infazcılar.]

“Az çok tahmin ediyordum.”

5 kişilik erkek ve kadından oluşan grup Il Han’ın kavgası yüzünden ortaya çıkmış yarı donuk duruma bozulmuş bir şekilde baktılar. Askerler kendilerine geldiler ve liderleri (binbaşı) iki kez hafifçe selam vererek gelen gruba döndü.

“Canavar yok edildi.”

“Yok mu edildi? Ama onun ikinci sınıf bir canavar olduğunu duymuştum… Oh.”

Lidere benzeyen adam karşılık verirken bir yandan da etrafa bakıyordu ve Yu Il Han’ı gördü. Onu görebilmesinin tek sebebi Il Han’ın ayıyı parçalıyor olmasıydı.

“Sung Daein Bolt?”

“Bu o! Demir Adam maskesi!”

“O zaman gerçekten de ayıyı tek başına yendi? İmkânsız! Nasıl gizemli bir büyü öğrenmişi olabilir ki bu seviyeye gelebilsin?”

Il Han, hepsinin kendi arasında fısıldayıp onu eleştirdiğini görünce gruptan fazla hoşlanmadı. Ama onlar, kendisiyle aynı amaca sahip olan infazcılardı. Bir hiç yüzünden onlara düşman olmaya gerek yoktu.

Beşini de görmezden gelerek yaptığı işe devam etti. Kocaman bir ayıyı parçalamak çok zaman alırdı yani zamanını gereksiz yere etrafa bakarak boşa harcayamazdı…

Bunu düşündüğü anda koca ayının bedeni küçülmeye başladı. Il Han şok olurken Erta doğal olarak hemen açıkladı.

[Bilmiyor muydun? Devleştirme yeteneğini kullanıyordu. Eğer asıl boyu 7 m olsaydı çok daha güçlü olabilirdi. ]

“Her türlü yetenek var ha…”

Gerçekte Il Han, o kocaman kürkün hepsine gerek duymayacağından ayının boyunun küçülmesine sevinmişti. Bu yüzden de sessizce ayının küçülmesini bekledi. En sonunda boyu neredeyse 3 m’ye inmiş ayıyı parçalamaya başladı.

“H,hey. Sung Daein Bolt?”

“Çok güçlüsün! Gerçekten de ikinci işe sahip misin? Bir zindan buldun mu acaba?”

“Hey eğer bir insan seninle konuşuyorsa en azından cev-“

Il Han gibi yalnız biri için bu tür girişken ve gruplaşmış insanlar, en çok rahatsızlık duyduğu şeydi. Dolayısıyla, yanına yaklaşan infazcıları mükemmelce görmezden gelerek ve sessizce mızrağıyla uğraştı.

“Bizimle yüzleşmek gibi bir niyetinin olmadığı gözüküyor. Vaz geç.”

“Hıh, ne kadar da iğrenç bir kişilik.”

“Neden, havalı değil mi? Yalnız bir gurmeye benziyor.”

“Vaov, bu kadının tercihleri gerçekten de bir şey, pekala!?”

Il Han ile birkaç kere daha iletişim kurmaya çalıştılar, ama onun konuşmaya niyetinin olamadığını fark ettiklerinde geri döndüler.

“Burada yapabileceğimiz bir şey yok gibi duruyor. Hadi gidelim.”

“Başka bir bölgeden destek isteği gelmişti, biz de talep edebilir…?

“Elbette!”

Gerçekten de harika bir iletişim yeteneğiydi. Eğer orada Il Han olsaydı daha selamlama kısmında kalırdı çünkü muhatabı onu bulamazdı. 

Ama onlar gitse de gitmese de başka biri Il Han ayıyı parçalarken onunla konuşmaya çalıştı. Onu ilk gördüğünde şaşkınlıkla ‘Sung Daein Bolt’ diyen liderdi.

“Benim adım Do Woo Jun. Ayıya bakınca daha ilk görevde yenilirmişim gibi duruyor. Ama sana, seni geçebileceğimi göstereceğim. Adımı hatırlamalısın.”

“…Beni geçtikten sonra ne yapacaksın?”

Onun yalnız ve basit aklıyla kelimeleri, mümkün olduğunca fazla sosyal olmadan kullanmaya çalışıyordu. Ama Do Woo Jun’un sözlerini anlamayarak bu cümleyi söylemek zorunda kalmıştı. Do Woo Jun, Il Han’ın cevap vermesinin şaşkınlığıyla ilk başta kalakaldı ama sonra ona bakarak konuştu.

“Yaşayan ve nefes alan dünya beni teşvik ediyor. Akashik kayıtlar, bütün varlıklarının gücünün tutulduğu kayıtlar! Güçlerimiz seviyelerle belirleniyor ve nasıl bir durumda olmak istiyorsak o kadar emek verip gelişebiliyoruz. Bunun anlamı en güçlü açıkça ortaya çıkabilecek. Yani ben gelecekte hiç kimsenin bulunmadığı kadar yüksekte bulunacağım.”

“…..”

Il Han’ın düşündüğünden daha da çocukça bir bahaneydi ve Il Han cevap verme isteğini bile kaybetti. Nasıl böyle boş ve aptalca bir kararlılık olabilirdi?

Ama Il Han başkalarının bakış açısına saygı duyması gerektiğini biliyordu ve karşılık vermemek için kendini zor tuttu. Sonunda parçalama işlemine geri dönmüştü.

“Nasıl hem sorup hem de beni görmezden gelebilirsin… İyi peki. Yakında birbirimizi göreceğiz.”

Do Woo Jun hayal kırıklığıyla dudaklarını yalasa da ekibini toplayıp oradan ayrıldı.

Il Han’ın ayıyı tek başına öldürdüğünü gördükten sonra rekabet duygusu kabarmış gibi duruyordu ama aslında onun yanında böyle bir duygunun hissedilmesi sadece Il Han’ı rahatsız etmişti.

En başından beri Il Han ‘rekabet’ kelimesini sevmiyordu. Nasıl bir insan başka bir insanla omuz omuza rekabet edebilirdi ki? Hayır, bundan da önce, en başından beri hiç insan yokken Il Han nasıl biriyle omuz omuza durabilirdi?

Rekabet, gelişim için gerçekten gerekli miydi? Buna ‘azim eksikliği’ deniyordu. Eğer gelişmek istiyorsan kendi başına çaba sarf etmen yeterli değil miydi?

Evde yalnız başına çalışmak olsun, ya da Il Han’ın yaptığı gibi Vale Tudo’da kum torbalarıyla pratik yapmak, hepsi mümkündü. Ama neden işe başka bir insanı da sürükleyip kendini utandırasın ki?

Eğer birisi, etrafta yarışacak biri yokken kendini geliştiremiyorsa ve yeteneği sadece bir rakip olduğu için artıyorsa buna ‘kendi yeteneği’ denilebilir miydi? Sadece gelişen ve yeterince iyi olup olmadığı bir rekabetle anlaşılan yeteneğin anlamı neydi? Bir başkasını geçmek için oluşturulan yeteneğin ne anlamı vardı?

Nasıl daha kendi bedenine karşı kazanamazken kendini başkalarıyla kıyaslardı? Eğer bir şeyi geçmek istiyorsa, kendini geçmeyi düşünmesi gerekmez miydi!?

Bin yıl boyunca çalışmış Il Han bile böyle bir şeyi söylemezken o nasıl her şeyi görmezden gelebiliyordu? Ve ne? En güçlü kişi mi olacaktı? Herkesten daha yüksekte mi duracaktı? Bu çok gülünçtü!

Bu şekilde Il Han adaletsiz ve çarpıtılmış bir yalnız olarak öfkesini kustu. Gerçi sadece kafasının içindeydi.

[….Il Han biraz fazla heyecanlı değil misin?]

“Hayır, inanılmaz derecede sakinim.”

Erta’nın sözleri, Il Han’ı gerçekliğe döndürdü. Surat asıp Erta’ya cevap vererek bedeni parçalamayı bitirdi.

Ne yazık ki kahverengi ayının büyü taşı yoktu, ama derisinin kalitesi çok iyiydi. Eğer iyi bir şekilde işlenirse makineli tüfeklere karşı durabilecek bir zırh yapabilirdi.

“Affedersiniz… Sung Daein Bolt Bey…?”

“Satmıyorum.”

‘Güçlü arkadaşların’ engelleyici tavırlarına çoktan alışmıştı. Ancak, Il Han ve Teğmen Han Yeo Rang ve diğer birlik ile arasında geçen konuşmayı duyduktan sonra devlet ve binbaşı yavaşça ve dikkatlice Il Han’a yaklaşıyordu.

“Savaşacak güçlü canavarlar aradığını duydum, hayır mı? Eğer öyleyse sana bilgi verebiliriz.”

“Sadece bilgi mi?”

“Evet.”

Binbaşı samimi bir sesle ona bir teklif sunuyordu.

“Bu badireyi olabilecek en az zararla atlatmaya çalışıyoruz. Tabii ki de bedeni istemiyoruz desek yalan olur ama insanların hayatı daha önemli. Yani eğer istersen, canavarların ortaya çıktığı yerleri seninle paylaşabilirim…”

“…”

“Devlet yetenek kullanıcılarından bir grup kurmak gibi saçmalıklar söyleyip dursa da ben bu konu hakkında şüpheliyim. Diğer insanları kontrol etme amaçlarını saklamıyorlar bile. Ben, orduya ve devlete bulaşmak istemediğini anlıyorum. Ve sana bunu öneriyorum… Ne dersin?”

Mantıklı bir teklifti. Ülke büyük mantıksız bir resim çiziyordu ama binbaşı onunla, bu felaketten kurtulabilmekle ilgili gerçekçi düşüncelerle konuşuyordu.

Il Han tereddüt etse de aslında, tereddüde gerek yoktu. Her neyse, canavarların kudurdukları yerlerde askerler de vardı. Yani bu doğruysa onlardan bilgi almak, internette bilgi aramaktan daha kolay olmaz mıydı?

“Söyle bana.”

“Fuu. Yardım için teşekkürler.”

Binbaşı Yoon Dae Han rahatlayarak nefesini bıraktı ve Il Han’ın önünde başını eğdi.

Gözleri vardı.

Büyük Değişim’in üzerinden birkaç gün geçmiş olmasına rağmen ikinci sınıf bir canavarı üç darbede yenen Il Han kişisel silahlara bel bağlayan birisi değildi. Gerçekten orada duracak mıydı? Asla. Tam olarak bilmese de Il Han’ın Kore’yi temsil edebilecek bir yetenek kullanıcısı olduğunu tahmin etti.

Yoon Dae Han diğer dünyadayken birçok şey öğrenmişti. Kişisel güçlerin ülkeninkini geçtiğini ve tek bir canavarın bir ülkeyi yok ettiğini görmüştü.

Bu durum ona, Büyük Değişim’den var olan mantığın orduya, ülkeye ve topluma liderlik etmemesi gerektiğini göstermişti. Bir nedeni de, yukarıdan aldığı baskıcı olmasıyla ilgili emirlere karşı gelmeden böyle bir teklif sunabilecek olmasındandı.

Tehlikeli bir gücü kontrol altında tutmaya çalışmak, karşılıklı bir yıkıma sebep olabilirdi. Neden bu gücü ellerine alıp kontrol etmek zorundaydılar? Eğer karşısındaki, konuşabileceği biriyse o zaman bir orta yol bulunmalıydı. Şuan ki gibi…

Emrindekilere biraz sert davransa da bilge bir askerdi. Hareketlerinden anlaşıldığına göre Il Han’ın orduya karşı bir düşmanlığı yoktu ve onunla konuşulabilirdi.

Yoon Dae Ha, sadece Il Han ile olumlu bir iletişim kurmakla yetinmeyerek gelecekte özel bir yetenek kullanıcısına dönüşecekti.

Ama Il Han onun bütün düşüncelerini okumuştu.

“Şuan ki ordunun canavarları yapabilecekleri her şekilde durdurmaktan başka yoları yok. Daha fazla insan acı çekmeden önce… Lütfen.”

“Peki.”

Il Han ayının kemiklerini ustaca derisine sarıp deriyi de kucakladı. Sonra askerlerin hayranlık, kıskançlık, korku vb. hisler taşıyan bakışlarını görmezden gelerek orayı terk etti. Telefonunun ışığını kullanmayacak olması onu değişik hissettirmişti.

[Bu insan uzun süre yaşayacak.]

“Onu sık sık görmek istemiyorum. Bana çok fazla değer veriyor.”   

[Bu depresyon için neler yapılabilir ki… Her neyse, bir sonraki mekana gidelim! Daha hızlı koş!]

Ordunun işbirliği sayesinde, Il Han o gün üç tane daha canavar grubu yok etti. İçlerinde bırakın kahverengi ayıyı, gri kurttan daha güçlü bir canavar yoktu. Ve bunun için sadece bir kere seviye atlamış ve 24. seviye olmuştu.

Onun yerine, birçok ganimet elde etmişti. Büyü taşları dışındaki bütün canavar yan ürünlerini ordudakilere para karşılığında satmıştı. Onun için kurt ve ayının yan ürünleri yeterliydi.

Sonuç olarak şaşırtıcı bir miktarda paraya sahipti. Yaklaşık 1 milyar won kadardı. (8.7 milyon $)

Bir atölye yaptıktan sonra geriye para kalıyor! Hemen gidip bir anlaşma imzalayalım mı!?”

[Bu kadar büyük bir miktar parayı kazanır kazanmaz harcamak akıllıca olmaz. Eğer izin sürülürse ne yapmayı düşünüyorsun?]

“Ah…”

[…Yani bu seferlik senin için müteahhidin anılarını sileceğim. Böyle yaparsam tek seferde hallolur.]

“Harika!”

Tabii ki de melek büyüsü en harikasıydı.

Akşam eve gittiğinde annesi tarafından ‘Bu kadar tehlikeliyken nereye gittin?’ diye azarlansa da geri kalan her şey yolunda gitmişti. Il Han yatmaya giderken yarın her şeyin yolunda gideceğini düşünüyordu.

Ve ertesi gün güneş doğdu.

Aynı yazı uyandıktan sonra bütün insanların gözünde belirdi.

[Diğer dünyalarla olan kopmuş iletişim düzeltildi! Bundan sonra, daha önce çağırıldığınız dünyalara giderek görevler yapabilir ve karşılığında da ödül alabilirsiniz.]

Ve bu şekilde Yu Il Han bir kez daha yalnız kalmıştı.