Bolum için teşekkürler. Artık yazara sinirlenemiyorum bile. Bütün ana ve yan karekterler 3 yıl da bu kadar gelişmişken 1300 yıldır var olan bir dünyayı yenebiliyorlar. Mantıksız ve saçma bu 1300 yılda hep oturdular mi ?
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
146. Bölüm En Önemli Oyuncu Bana Ait (4)
Il Han, etrafındaki insanlardan ciddi olarak daha güçlü olduğuna inanmasına rağmen geri çekilmeye ve çok ihtişamlı davranmamaya karar verdi. İçten bir şekilde Dünya’daki insanların bir gün onu geçmesini istiyordu, ama o gün hiç gelmeyecekmiş gibiydi. Aralarındaki açıklık çok büyüktü.
Dolayısıyla Il Han çok otoriter davranırsa herkesin daha güçlü olma tutkusunu kaybedeceğinden korkuyordu.
“Bu asla yaşanmamalı! Her şeyi bana bırakırlarsa çok sinirlenirim.”
[Bunu demeden önce havalı duruyordun. Ama şimdi… biraz acınası görünüyorsun.](Liera)
Eskiden olsaydı astlarının kendisi yerine etrafı kasıp kavurmasını isterdi ama Terkedilmiş Dünya’ya gittikten sonra en düşük seviyeli olan Phiria bile 123. Seviyeydi.
Zor koşullarda üç yıl boyunca acı çektiklerinden zaten özel olan yetenek seviyeleri daha da yükselmişti ve ekipmanları Il Han’ın ellerinde yenilendikten sonra ekipmanlarının seviyesi de neredeyse eşsizdi.
Böylece Il Han astlarına kendilerini tutmalarını emretti. En iyisi müttefikleriyle birlikte düşmana atılıp savaşıyor gibi yapmaktı. Düşük seviyelilerle iş birliği yapacak ve birisi tehlikede gibi görünürse ona yardım edeceklerdi, bir yandan da fazla etkili olan düşmanları temizleyeceklerdi. Il Han bunun bile büyük bir yardım olacağını düşündü.
Asıl sorun, astları kendilerini tutmuşken bile düşman güçlerinin yarısını yok ediyordu.
“Eeei! Dünya’daki inşalar canavar mı!?”
“Onlarla savaşmayın! İçimizden biri az önce tek bir tekmeyle elendi!”
Il Han ve takımı yavaş hareket eden bir tayfun gibiydi; hiçbirinin yaklaşmaması iyiydi ama bir kez yakalandıklarında yakalananların sonu olurdu!
Bütün bunlara rağmen diğer Dünyalı insanlara saldırmak da kolay değildi. Sadece Yıldırım Tanrısı Klanı değil birçok zor savaş sayesinde güçlenen diğer insanlar da umutsuzca savaşıyordu.
“Zindan Dalgalarından sıkıldım!”
“Dünya’nın kahramanı olacağım!”
Il Han ve takımı bir tarafta tek taraflı kozmik-katliam konulu bir korku filmi çekerken diğer insanlar bir savaş dramı çekiyordu. Bitmeyen gözyaşları kan ve terle birleşerek toprağa akıyor, bağırışlar gökyüzünü dolduruyordu.
“Şimdi merkezi yarıp geçeceğiz!”
“Uooooh!”
Terkedilmiş Dünya’da seviye atlayan Mi Rae onlara önderlik ediyordu. Hiçbir şey yıldırımını durduramıyordu ve Yu Na’nın güçlendirmesiyle yaptığı uzun süreli büyü düşman güçlerinde koca bir delik açmaya yetiyordu.
“Delilik…”
“Bunu nasıl kazanabiliriz ki! Neden arada bu kadar fark var? Bizim dünyamız da birinci Büyük Değişim’den sonra iki yüz yıl boyunca gelişti!
Rakipleri, Mi Rae’nin yıldırımı karşısında motivasyonunu kaybetmişti. Elbette rakip dünyanın saflarında da diğerlerinden çok güçlü süper insanlar vardı ama bu insanlar bile Mi Rae ve Yu Na’nın güçlendirmesi sayesinde temizlendi.
Böylece karşılaşmanın sonucu bahsetmeye bile değmezdi.
[Dünya, Ast turnuvası en iyi dörtte. Kalan katılımcı sayısı 419.]
Dünya’dan gelen zayıf katılımcılar acımasızca elenmişti ve sonuç olarak 419 kişi kalmıştı. Yalnızca Dünya’daki elitlerin arasındaki elitler kalmıştı. Il Han’ın takımı ve Mi Rae ile Yu Na dışında hepsinin seviyesi ortalama 90’lardaydı!
“Başardık, en iyi dört!”
“Gerçekten gelişmiş Yıkım Tuzaklarını alabilir miyiz?”
“Kahretsin… Gerçekten başardık!”
Dünya’yı sağlam temellere oturtmayı başaran kahramanlar birbirini kucakladı ve omuzlarını sıvazlarken ağladı. Dünya’daki güçlü sallantılar yüzünden ne kadar zor zamanlar yaşamışlardı? Ama şimdi, sonunda, kendi güçleriyle Dünya’yı daha güvenli hale getirmişlerdi!
“Daha sona ermedi. Ast turnuvasında en iyi dörtte olsak da hala Kıdemli takımlarla savaşmalıyız. Yani aslında en iyi sekizdeyiz!”
“Evet, daha da yükselmeye devam etmeliyiz!”
Dünyalı insanlar tutkuyla yanıyordu. Il Han bunu izlerken çok fazla şey yapmamasının doğru olduğunu düşündü. Onlar başkaları tarafından korunan zayıf insanlar değildi, kendi güçleriyle geleceklerine yön veren savaşçılardı!
Il Hna hafifçe onları alkışladı ve diğerlerinin duymaması için kısık sesle Spiera’ya sordu. Daha yeni Dünya’nın savaşını bitirmiş ve Il Han’ın yanına gelmişti.
“Bu durumda olsalar bile kıdemli takımların karşısında yenilirler, değil mi?”
Kibir sadece gururlu olmaktı bu sırada gerçek değişmeden kalıyordu. Spiera hafifçe gülümsedi ve Il Han’ın rasyonel değerlendirmesine cevap verdi.
[Bu normal değil mi? Kıdemlilerin en düşük seviyesi 130. Bundan daha fazlası kuralları ihlal etmek olacağından sana daha fazla şey söylemeyeceğim.] (Spiera)
Ferata’nın kesinlikle birçok üçüncü sınıfı ordularıyla ve beş tane dördüncü sınıf insanıyla ezici bir gücü vardı
Yine de bu, diğer dünyaların da Dünya gibi zayıf olduğu anlamına gelmiyordu. Üçüncü değişimi geçirmek üzere olan dünyalar en az Ferata’nın yarısı kadar ya da daha fazla güçlüydü.
Kıdemli turnuvasını düşünürken bir şeyi kaçırdığını fark ederek Spiera’ya sordu.
“Ne olur ne olmaz diye soruyorum, Ferata’ya ne oldu?”
[Kaybettiler. Hayatta kalan asiller ve kraliyet şövalyeleri katılmadı bile. Ve kırsaldaki asillerin ve küçük ülkelerin hala gücü olsa da… sonuç olarak en iyi dörde ulaşamadılar. ] (Spiera)
“Hiç katılmadılar…”
Yarısı daha yeni üçüncü sınıf olmuştu ve diğerleri de daha başlangıç seviyesindeydi ama o gün birleşerek gösterdikleri güçle dördüncü olabilirlerdi. Ama imparatorluğun durumu buna izin vermemişti.
O günkü pişmanlık ve gözyaşlarını düşündüğünde kalbinde ufak bir pişmanlık hissetti. Ama bunun komik bile olmadığını düşündü. Hayatta kalanların Il Han’a kızma gibi bir hakkı olmadığı gibi Il Han’ın da orada yaptıklarına pişman olma hakkı yoktu, özellikle de oradaki insanların o sıradaki inançları düşünüldüğünde.
Benzer bir durum ortaya çıksaydı aynı şekilde davranırdı. Bu yüzden de burada Ferata hakkında düşünmeyi bırakmaya karar verdi.
Finallerden önce üç saatlik dinlenme süresi vardı. Il Han takımını toplayarak onları kızarmış ejderha eti ve kurt etiyle besleyerek konuştu.
“Bence önümüzdeki savaştan itibaren daha aktif olmalıyız.”
“Peki ya insanların ‘gelişimi’?”
Soruyu soran Ericia’ydı. Il Han başını sallayarak bunun iyi bit soru olduğunu söyledi ve cevapladı.
“İnsanların gelişimine ve özgür iradelerine karışmayacağım dedim mi?”
“Dedin.”
“Yalan söyledim.”
“Vao, Komando!” (Ç/N: Arnold Schwarzenegger’in Komando filmindeki ünlü repliği.)
Doğrusu yalan söylememişti. Daha açık olmak gerekirse sonuna kadar pasif olmak gibi bir niyeti yoktu. Dünyalı insanların şu anki halinin onların limiti olduğunu düşünüyordu ve bunu Mi Rae ve Yu Na’nın ezici gücünü hesaba katarak söylüyordu.
“Şu ana kadar savaştıklarına göre çoktan oldukça gelişmiş olmalılar. Bundan daha önemlisi, daha az Zindan Yıkımı olursa daha az çalışacak olmam.”
Eğer insanları güçlendirdikten ve bağımsızlaştırdıktan sonra bile Dünya tehlikede olursa o zaman bütün bunların bir anlamı kalmazdı. Il Han’ın kararı mantıklıydı.
“En önemlisi de, sıradakiler bizim seviyemizin üstünde. Rakipler en az 13*. Seviyeden başlıyor ve siz bile dikkatsiz davranırsanız elenebilirsiniz. Zekâdan yoksun canavar grupları ve özel bir eğitimden geçmiş insanlar, kalite konusunda birbirinden çok farklı olur.”
Bütün bir dünyayı temizledikleri için biraz rahatlamak isteseler de, Dareu’da tek başına çok daha güçlü düşmanlarla savaşan Il Han’ın sözlerini unutmazlardı.
Üstelik başka bir dünyada insanların geliştirdiği bir ordunun yarısını yok etmemiş miydi? Tek başına yaşadığı deneyimlerden yola çıkarak yaptığı çıkarımlar karşısında ona cevap verecek biri yoktu. Bu yüzden de yalnızca ciddi bir şekilde başlarıyla onayladılar.
“Bunu biliyoruuuz. Bizim gittiğimiz Terkedilmiş Dünya’da üçüncü değişimi yaşamıştı. Elbette orada insanların soyu tükenmişti! Oh, bu çok lezzetliii. Il Han-shi benimle evlen!”
Il Han’ın konuştuğu kişiler astları olsa da ona cevap veren Yu Na oldu. O da neden uzun süredir ‘vao’ nidasını duyduğunu düşünüyordu… Dahası ağzında kızarmış ejderha eti vardı.
Il Han acımasızca Yu Na’nın alnına vurdu.
“Ah.”
“Çocuklarımın yemeğini çalma ve buradan uzaklaş.”
“Evet, Na Yu Na, uzaklaş.”
Mi Rae, Yu Mir’in verdiği eti yedi ve ateşi körükledi. Il Han karışık duygularla, kızları oraya çağıran Yu Mir’e baktı ve içini çekerek başıyla onayladı.
“…Yeterince et var, istediğiniz gibi yiyin.”
“Eveeet!”
“Sürekli sana sorun çıkardığımız için özür dileriz.”
“Orada yutkunanlar için de paketleyeceğim, onlara da verin. İnsanlar klan başkanının maaş bile vermediğini düşünebilir.”
Babasının iletişim becerilerinin oğlu sayesinde gelişmesi ilginç bir görüntüydü. Söz konusu kişi olan Yu Mir’in hiçbir şeyden haberi yokmuş gibiydi. Yalnızca neşe içinde herkesle birlikte yemeğini yiyordu. Il Han’ın çocukken hayalini kurduğu sosyal çocuktu!
“Baba, biraz daha!”
“…Evet, daha çok ye. Sen Yu ailesinin tek umudusun.”
Peki ya Il Han’ın babası Yu Yong Han? Evet. Aslında babası da mükemmel bir yalnızdı ve Il Han annesinin onunla nasıl evlendiğini merak ediyordu. Ama babasının pasif gizlenme yeteneği yoktu.
Çeyrek finaller için rakipleri belirlendi. Sunë denilen bir dünyaydı, son Büyük Değişim’in üzerinden 1,300 yıl geçmişti ve aynı zamanda da üçüncü değişimine yaklaşıyordu.
İki tane şanslı Ast takımı birbirlerine çıkmıştı ama Dünya ve bilinmeyen bir başkasının rakibi Kıdemli takımlardı.
“Kahretsin…”
“Sıkıntıyla karşılaşacağımızı tahmin etsek de, gerçekten böyle mi olması gerekiyordu….!”
“Takımlar nasıl belirleniyor? Yöneticiyi ara!”
Rakipleri belirlendikten sonra bazı insanlar öfkeyle iç geçirdi, bazıları rahatlamış göründü, bazıları da umutsuzluğa kapılarak pes etti ve bazıları da iyice hırslandı. Aynı durum için bu kadar farklı tepki olabilir miydi? Il Han, tatlı niyetine bir elmayı ısırırken olanları izliyordu.
“İnsanlar kesinlikle ilginç.”
[Bunu diyeceğini biliyordum.] (Liera)
Tek sahnede yer alan eleme turnuvalarının aksine her final maçında farklı bir ortam olacaktı. Ama bunun için takımlar dünyanın yarısını yürümek zorunda değildi.
Bunun yerine dünya takımlarla eşleşti.
[Muhteşem, değil mi? İşte Tanrı’nın gücü.] (Liera)
“Kesinlikle muhteşem. Gerçekten aşırı saçma.”
Üstün dünya, Lu Füera ortamını değiştirebiliyor, uzaklığı azaltabiliyor, alanını genişletebiliyor, bir bariyerin içine hedef koyabiliyor ve bu dünyayı yöneten meleklerin istekleri doğrultusunda birçok şey yapabiliyordu! Günü geceye çevirmek dışında her şey mümkündü.
“Melek-nimler çok güçlü!”
“Cennet’in Ordusu inanılmaz.”
Finallere hazırlanma sürecinde, Il Han ve diğer insanlar üstün varlıkların gücünü kendi gözleriyle görebiliyordu. Il Ha sonunda Spiera’nın neden kendinden bu kadar emin olduğunu anlamıştı.
“Liera, sen böyle bir ortamdan sağ çıkarak geri mi döndün?”
[Kaos Duvarı’nın ardından bahsediyorsun, değil mi? Bu dünya orası kadar kötü değil. Orada bulunduğum an, bu sapkınların Tanrı’nın seviyesinden çok daha düşük olduğunun kanıtıydı! Doğru! Bu yüzden, hiç tereddüt etmeden bir melek ol Il Han!] (Liera)
[Yeni meleklere her zaman kapımız açık. Diğer birliklerle eskisine oranla çok daha fazla dövüştüğümüzden, insan gücümüz azalıyor…] (Erta)
Şimdi Erta bile aktif bir şekilde meleklerin reklamını yapıyordu. Il Han rahatsız olmuş bir şekilde onları uzaklaştırdı ve değişen ortamı doğruladı.
Gözlerine takılan ilk şey yeryüzünün hiç durmadan değişmesiydi. Aşağı baktığı zaman dev bir platformda olduklarını ve havada uçtuklarını gördü.
Oh, evet. Bu ‘havada’ olarak değerlendirilebilirdi.
[Dünyalar ikinci ve üçüncü değişimden geçtikçe ortam daha da çeşitlenir ve aşırı bir hal alır. Bu karşılaşma aynı zamanda insanların daha hızlı adapte olabilmesi için daha önceden böyle bir ortamda deneyim kazanmasını sağlayan bir çeşit eğitim alanıdır.] (Erta)
419 Dünyalı insanın her biri farklı platformlara biniyordu. Bu platformlar birbirlerine çarpmayacak ölçüde yaklaşıyor ve uzaklaşıyordu. Tıpkı hava akımına kapılmış gibiydi.
Uygun bir zamanlamayla yedi yaşındaki bir çocuk bile başak bir platforma atlayabilirdi bu yüzden de başka platforma geçilemediği için savaşamama gibi bir durum söz konusu değildi.
Eğer bir problem varsa o da, aynı tarzdaki platformlarda farklı dünyadan insanlar da vardı.
“Yani çok kişiye karşı çok kişi değil az kişiye karşı az kişi olacak.”
Diğer dünyanın insanları da Il Han’ı ve diğer Dünyalı insanları görmüş olacak ki onlardan tarafa bakıyordu. Ama daha savaş başlamadığından o sırada saldıranlar elenecekti.
[Savaşa 10 saniye.]
Spiera gibi hakem olan bir melek havaya uçarak herkesin duyması için bağırdı.
[8 saniye.]
Il Han etrafını kontrol etti. Diğer katılımcılar Snuë’nin onlardan çok daha güçlü olduğunu gördükten sonra dişlerini sıkmaya başlamıştı. Görünüşe gere moralleri daha savaş başlamadan düşmüştü.
[4 saniye.]
“Tch.”
Il Han onların denemeden vaz geçmesini sevmiyordu. Ama bundan ayrı olarak, Dünya’ya döndüklerinde o kadar büyük elde etmelerine rağmen elenmiş olarak değerlendirileceklerini öngörebildiğinden iyi hissetmiyordu.
[2 saniye.]
Il Han kibirden nefret ederdi ama belli bir miktar kendine güvenin çok da kötü olmayacağını düşündü. Kişinin kendi değerini kabul etmesi, ilerleme kaydetmek için önemliydi.
[Savaş başlasın.]
Bu yüzden de insanların moralini yükseltmesi o kadar kötü olmazdı. Eğer hala Il Han’ın insanlığa ait olduğunu düşünüyorlarsa tabii.
“Yapacak başka bir şey yok.”
Il Han öne çıktı. Ruh halini değiştirdiğinin işaretiydi ve kendi yeteneklerini daha iyi kullanabileceğini düşünmesini sağlayan kendini hipnoz etme şekliydi.
“Kuhak!? Bunlar da ne böyle!?”
“Mızrak yağıyor!? Nereden düşüyorlar böyle… Eek, hepsini engelleyin!”
Yüzlerce mızrak korkutucu bir hızla havadan düşerek Snuë’dan gelenlere saldırdı.
Ama büyük şovun aksine, saldırılar o kadar da etkili değildi. Rakipler basit düşünen canavarlar değil, sayısız yıl eziyet çeken üçüncü sınıf varlıklardı. Ve bu insanlar turnuvanın finallerine çıkabilecek kadar güçlüydü!
Elbette Il Han’ın mızrakları çok hızlı olduğundan yenilen düşman da yok değildi. Aslında mızraklar, Il Han’ın asıl saldırısını gizlemek için kullandığı bir aldatmacaydı.
Onlar mızraklardan korunmaya çalışırken etrafta koşuştururken savaş düzenleri anında parçalanmıştı ve herkes gökyüzüne odaklandığından birçok açıklık vardı. Il Han da bu açıklıkları hedefliyordu!
“Kahak!”
Il Han kanatlarıyla inanılmaz bir hızda uçarak bir grubu süpürdü.
Burası Terkedilmiş Dünya da, düşmanın ejderhalar olduğu bir yer de değildi. Dolayısıyla da ekstra güç kazanmadı ama buna rağmen saldırdığı bütün rakipleri aldıkları tek darbede kalkanlarını kaybederek kendi dünyalarına gönderildi.
“Kuhak!?”
“Kim…”
Ve birkaç saniye sonra, tam ortam sakinleşmişken başka bir savaş alanı birbirine girdi. Farklı yerlerde tekrar ve tekrar birkaç saniye arayla devam etti. Bunu izleyenler ister düşman ister müttefik olsun, morali bozuldu ama ne yazık ki bu daha son değildi.
“Herkes saldırsın.”
“Saldırın, saldırın!”
“En azından Majestelerinin yendiğinin yarısı kadarını yenmeliyiz!”
Il Han’ın astları, emir alır almaz neşeyle etrafı birbirine katmaya başladı. Paté’nin oku özellikle güçlü olduğundan ondan yüksek seviyede olanlar onu engellemede çok zorlanmıştı ve en büyük orana Paté sahip olmuştu. Destansı seviyeli bir silah aldığında işini iyi bir şekilde yapmıştı!
Savaş on beş dakika sonra sona ermişti. Dünya, inkâr edilemeyecek şekilde kazanmıştı. Eğer savaş alanı daha dar olsaydı yarısı kadar bir sürede kazanırlardı.
Bu kadar kısa sürede 300 kadar Dünyalı yenilerek neredeyse üçüncü değişimi yaşamak üzere olan bir dünyanın gerçekten de güçlü olduğunu kanıtladı. Ama Dünya’ya geri dönen insanlar, güçsüzlükleri yüzünden umutsuzluğa kapılmak yerine hayranlık ve umutla dolmuşlardı.
Sunëlilerle arasında kocaman bir boşluk oluşan savaş meydanının Ölüm Tanrısına hayran olmuşlardı.
Magnec