Yorgunluğu yüzünden mahvetmesinde işi.
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
71. Bölüm Sana Güveniyorum
Sana Güveniyorum
Taş tapınakta Lin Xi'nin öksürükleri ve Jiang Xiaoyi'nin nefes sesleri dışında hiçbir ses yoktu.
Jiang Xiaoyi, Lin Xi'nin nasıl gelişim yaptığını görmek istemişti ancak tamamen şok olmuştu.
Direkt Mızrak Saldırıları'nın acımasızlığını hem kendisi de hem de Doğal Sanatlar bölümündeki tüm öğrenciler biliyordu. Birkaç kere girdikten sonra hiçbiri seksen adımı bile geçememişti, bu yüzden bir süreliğine buraya gelmeyi bırakıp diğer öğrencilere meydan okumaya karar vermişlerdi.
Eğer bire birde bile kazanamıyorlarsa bir orduyla karşılaşmayı unutmalılardı. Bu basit bir düşünce olsa da oldukça mantıklıydı.
Ancak Lin Xi'nin performansı tüm beklentilerini aşmıştı. Lin Xi ile bronz kapı arasındaki mesafe çok azdı... Dahası Lin Xi gücünün tamamını tüketmemişti bile, yoksa her gün buraya gelemezdi.
Lin Xi'nin yavaşça kıvrınarak girişe döndüğünü görünce bağırmadan edemedi. "Bunu nasıl yaptın böyle?"
Aptal... Bu aslında gözünün önünde ikinci yapışım... sadece sen farkında değilsin.
Bu acıyı ikinci yaşayışı olan Lin Xi'nin suratı bembeyaz olmuştu ancak düşüncelerini Jiang Xiaoyi'ye söylemedi. Birkaç kere daha öksürüp karnındaki ve göğsündeki acının geçmesini beklerken konuştu. "Belki de... bunu kimsenin bilmemesi daha iyi olur."
Jiang Xiaoyi'nin nefes alış verişi durdu ve hemen ardından saygıyla eğildi. "Anladım... Hayatım üstüne yemin ederim."
...
Wen Xuanyu sarı duvarlı alanına girdi. Dünkü Direkt Mızrak Saldırıları'nda epey yara aldığı için adımları oldukça düzensizdi.
Siyasetin gerçek yüzünü bilen bir gelişim dehası ve Wen Ailesi'nin tek varisi olarak zamanını diğer herkesten daha yoğun ve gergin geçiriyordu. Ancak dünkü mızrak darbeleri yüzünden bedeninin kötü olduğunu ve bu yüzden mızrak sınavını yapamayacağını bilmesine rağmen buraya gelmek için zaman harcamıştı.
Taş tapınak oldukça karanlıktı. Wen Xuanyu daha net görebilmek için gözlerini kıstı.
Bronz kapıdan pek uzak olmayan bir noktada mızrak izleri gördü.
Uzun süre sessiz kaldıktan sonra Wen Xuanyu yere yattı ve bronz kapıya doğru sürünerek ilerledi.
Birden bedeni acıyla sarsıldı ve nefret ile bağırdı. "Bu nasıl olabilir? Kim lan bu böyle?! Nasıl bu kadar hızlı gelişebilir? Dün de buradaydı, bugün de mi gelmiş?!"
Yunqin İmparatorluğu'ndaki bir gelişim dehası olan bu kibirli altın kaşık nefretle dolmuştu.
Dün düştüğü yere kadar sürünerek gelmişti. Bugünden kalma mızrak izleri olduğu açıktı ve dünkü izlere kıyasla bir düzine adım daha ilerlemişlerdi. Bronz kapıyla arasındaki mesafe otuz adımdan azdı!
...
Ertesi gün Wen Xuanyu tekrardan Direkt Mızrak Saldırıları'na geldi ve önceki bayıldığı yere süründü. Ardından sessizce ayrıldı.
Bir gün daha geçti. Wen Xuanyu elinde kara bir kılıçla Direkt Mızrak Saldırıları'na girdi ve hem fiziksel hem zihinsel yorgunlukla çöktü.
Birkaç gün sonra Wen Xuanyu tekrar düzensiz adımlarla taş tapınağa girdi. Bronz kapıya doğru süründüğünde Wen Ailesi'nden olmanın verdiği ve bilinmeyen rakibinin onun üstünde oluşturduğu baskıyı hissedebiliyordu. Öfkeyle bağırdı. "O kadar iyiysen niye tekrar gelmiyorsun lan? Neden gelmiyorsun!"
Etrafında herhangi bir mızrak izi yoktu.
Yani rakibi gelişim için taş tapınağa gelmiyordu. Ancak buna rağmen Wen Xuanyu ile önceki mızrak izlerinin arasında oldukça fazla bir mesafe vardı.
Ruh gücü yatkınlığı beş olan bir dahi olmasının yanında Wen Ailesi onun savaş yeteneği de olduğunu keşfettiğinde kolayca her şeyi öğrenebilmişti. Wen Ailesi ona olması gerekenden erken bir şeyler öğretmemişti çünkü akademi hocalarından daha iyi bileceklerini düşünmüyorlardı. Wen Ailesi çocuklarının yanlış eğitim alıp gelişiminde hata yapacağını düşünüyordu.
Yeşil Kereste Akademisi için bile harika biriydi ve bu bile kibirli olması için yeterli bir sebepti. Burada rekoru kıracak kişi bir ilke imza atabilirdi. Ancak rakibi ona birkaç günlük avantaj vermesine rağmen onu geçememişti! Nasıl öfkelenmesindi ki?
İzleri kim bırakıyorsa resmen onunla alay ediyormuş gibi hissediyordu.
Ancak Lin Xi'nin son birkaç gündür yaptıklarının sebebi oldukça basitti.
Çünkü son birkaç gündür Savunma Sanatları bölümünde Doğada Hayatta Kalma dersleri vardı... Ki bu seferki derslerde de Lin Xi ve diğer Savunma Sanatları öğrencileri Gökdağları'nda, Yeşil Kereste Akademisi'ne en az bir günlük uzaklıktaki bir yere bırakılmıştı.
Wen Xuanyu salonda öfkeden kudururken Lin Xi açlıktan neredeyse halüsinasyon görecek duruma gelmişti ve şu anda bir siyah kürklü dağ faresini öğretmenlerinin öğrettiği gibi pişirip yemekle yememek arasındaydı.
Bu zor bir seçimdi.
Hocaları onlara bu tür dağ farelerinin deri altı yağları biraz kalın olduğu için pişirmeden önce yüzüp iç organlarını çıkartmaktansa direkt olduğu gibi pişirip bu işlemi sonra yapmaları gerektiğini söylemişti. Hocanın dediğine göre ekstrem şartlarda böyle yapılırsa yağ etin içine işlediğinden tek bir fare ile yarım günlük enerji ihtiyacını alabilirmişsin... ancak yüzüp içini temizlemeden onu pişirmek biraz fazla iğrençti.
Lin Xi'nin hareketlerini izleyen Hua Jiyue uzaktaki bir dereden zorlukla küçük bir balık yakalamıştı ve sinir olarak bağırdı. "Pşşt Lin Xi, fareye aşık falan mı oldun yoksa? Beş dakikadır gözünü ayırmadın be! Hoca sadece kendi yakaladıklarımızı yememize izin verdi ama istemiyorsan fareyi bırak, ben tekrar yakalayıp yerim!"
Hua Jiyue'nin sözlerini duyduktan sonra Lin Xi iç geçirdi. Buruk bir ifadeyle fareyi ateşin üstüne koyup kızartmaya başladı.
Gökdağları'ndaki yarısı donmuş bu bölgede yenebilir bitkiler ve hayvanlar bulmak çok zordu ve hala bir günlük yolculuk yapmak zorundalardı. Gelişimcilerin tükettiği yemek miktarı fazlaydı, o yüzden midesi şu anda kazınıyordu ve bu fareyi cidden böyle yemek zorundaydı. Ancak çıtırdayan ateşe ve farenin şişen bedenine baktıktan sonra Lin Xi kendi kendine mırıldandı. "Harbiden iğrenç be..."
...
Lin Xi oldukça meşguldü. Yediği fare ve bulduğu bazı bitkiler sağ olsun sonunda Savunma Sanatları yurduna varmıştı ancak Mu Qing hocanın ona diyeceği iki şey vardı. İlki Luo Houyuan'dan gelen bir mesajdı, görünüşe göre Lin Xi'yi bölgeden çıkartan hoca ona mesajını iletmişti. Luo Houyuan, Lin Xi bir dahaki eğitim vadisine indiğinde onunla buluşacaktı. Diğer şey ise An Keyi'nin bir an önce sıhhiye odasına gelmesini istemesiydi.
Luo Houyuan'ın mevzusu acil değildi çünkü kollarındaki ve damarlarındaki titremelerde pek bir değişiklik olmamıştı. Ancak An Keyi'nin durumu oldukça acildi, zira An Keyi gibi bir kitap kurdu bile acele etmesini istiyorsa durum ciddi olmalıydı.
Bu yüzden Lin Xi yanına birkaç yemek alıp yolda yiyerek An Keyi'nin sıhhiye odasına doğru ilerledi.
Kapıyı açtığı anda Lin Xi şaşırmıştı.
An Keyi bir şey yapmıyor, kaşlarını çatmış tıbbi bir fırına bakıyordu. Herhangi bir kitap okumuyordu, sadece sessizce bakıyordu.
Kafasını her zaman kitaplara gömen Doçent An bir şey okumuyor muydu? Kıyamet mi gelmişti yoksa? Onu artık oldukça tanıyan Lin Xi için bu durum fazla garipti
"An Hocam, ne yapıyorsunuz?" Lin Xi sormadan edemedi.
An Keyi Lin Xi'ye baktı ve sakince konuştu. "Seni bekliyordum."
"Hiçbir şey yapmadan orada öylece beni mi bekliyordunuz?" Lin Xi kendini daha da garip hissediyordu. Herhangi bir saygı ibaresi göstermediğini fark edince hızlıca doçentin karşısında eğildi. "Neden beni görmek istediniz hocam?"
An Keyi Lin Xi'ye bakıp açıklamaya başladı. "Projemdeki her şey bir gün önce hazırdı. Döndüğüne göre başlayabiliriz."
Lin Xi birkaç saniye boş boş bakındı. "Bu kadar hızlı mı?"
An Keyi başıyla onayladı. "Normalde gelmesi birkaç gün daha sürebilecek bir eşya daha vardı ama dün elime ulaştı."
"Peki ne yapmamı istiyorsunuz hocam?" Lin Xi sıhhiye odasının kapısını arkasından kapattı ve sordu.
"Karşıma otur." An Keyi karşısındaki bambu örgülü minderi gösterdi. Lin Xi oturduktan sonra küçük bir parşömen ve yeşim bir kap çıkartıp Lin Xi'nin önünde açtı.
Kabın içinde transparan bir seramik sırlı şişe vardı ve odadaki orta boyuttaki ilaç şişelerinin boyutundaydı. Şişenin ağzı balmumuyla kapatılmıştı ve içinde kara, yoğun bir sıvı vardı. Sıvının içinde ise bir güvercin yumurtası boyutunda bir inci. İncinin dışı taşa benzese de hafif sarı bir ışık yayıyordu.
"Sadece bunda mı yardım lazımdı hocam?" Dikkatlice parşömeni okuyan Lin Xi daha da şaşırdı. An Keyi'ye ve kaptaki eşyaya baktı. "Madem son aşama bu, neden yardım edecek başka birini bulmadınız? Benim için bir gün beklemenize gerek yoktu... Yoksa bir gün boyunca hiçbir şey yapmadan öylece durdunuz mu?"
Parşömendeki talimatlar oldukça basitti, sadece iki şifalı iksir tarifiydi. Birisi An Keyi'nin göreviyken diğeri Lin Xi'nin göreviydi.
Ancak bu formüller oldukça basitti. Sadece önceden hazırladıkları bazı şeyleri kapıp düzgün sırayla karıştırmaları gerekiyordu; tıpkı bir kokteyl gibi.
Tek sıkıntı iki iksir için gereken katı zaman aralığıydı. İksirlerin aynı anda bitirilmesi ve karıştırılması gerekiyordu.
Ancak tıp bölümündeki bir öğrenci dikkatli olduğu sürece sorun olmamalıydı.
"Evet, bir gün boyunca seni bekledim. Bu madde ve kullandığımız birkaç malzeme oldukça nadir. Tek bir hata yaparsak bile tekrar toplanabilmeleri için birkaç yıl beklememiz bile gerekebilir. Eğer başkası olsa pek rahat edemeyebilirdim." An Keyi başını salladı ve sakince konuştu. "Sana güveniyorum."
Magnec