Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

19. Bölüm Mızraklar Elimizde, Büyük Rüzgarlara Karşı

Çevirmen: Odysseia / Editor: T4icho

 

Öğrenciler yorgunluktan bitkin düşeli uzun zaman oldu. Xia Yanbing’in son sözlerinin içlerinde uyandırdığı azim ve istek bile artık tükenmeye başlamıştı. Son bir saattir yürümeye devam eden öğrencilerden birinden sonunda bir ah sesi yükseldi, ayaklarının acısına dayanamıyordu. İnce ve cılız bir kız acı içinde yere kapaklandı, dizlerini ovuşturmaya başladı.

“Zhu Ling, Tong Minmin, yoldaşınıza destek çıkın, durmak yok.”

Xia Yanbing bir damla bile merhamet göstermedi, arkadaşlarının iki yanında duran kız öğrencilere emretti.

Akademinin yolculuğu cidden acı ve işkenceye dönüyordu.

Lin Xi’nin bacakları da aklını çıkartacak derecede sızlamaya başlamışlardı. Büyük ihtimalle tahriş olan tabanları çoktan kanamış, kuruyan yaraları tekrar açılmaya başlamıştı.

Savunma sanatlarında toplam 41 öğrenci vardı. Beş tanesi kızdı. Geriye kalan 36 erkeğin dördü sınır barbarıydı. Fakat sınır barbarları bile şu anda kendilerinden daha az eğitimli öğrencilerin perişanlığına katılmış haldeydiler. Belki de sınırın geleneklerindendir dördünün sırtında da uzun kılıç vardı. Hatta sessiz tipli uzun ve sıska bir genç yanında uzun bir yay ve sadak bile taşıyordu.

Yaz Ruhu Gölü’nün yolculuğu onları da arkadaşları kadar zayıf düşürmüştü. Sırtlarındaki ekipmanlar ise attıkları adımları arkadaşlarından daha ağır yapıyordu, üstlerine çok daha baskı uygulamaya başlamıştı.

Bir anda sessiz tipli sınır barbarı yere yığıldı. Soğuk terler içindeydi, kımıldayamıyordu.

“Bulunacağınız durumları gözlemlemek ve ona göre planınızı yapmak önemli bir yetenektir. Yanında kılıç taşımak sınır ordusunun geleneklerinin bir parçasıdır, fakat bu geleneğin özünde sınırlarda her an bir tehlikenin içinde olma riskini taşımanız yatar. Sınır ordularının geleneğini akademimizin sınav alanına getirdiğinizde, yaptığınız eylem bize iki düşünce ifade ediyor. Ya akademinin işlediği kılıçların sınır ordusu ile boy ölçüşemeyeceğini, ya da akademinin sizi koruyamayacağını düşünüyorsunuz.” Xia Yanbing profesörlerinden işittiği ‘acıma onlara’ tembihi üstüne iyice sertleşmişti. Yere düşen öğrenciye bakarken sesinin tonunda dalga geçer bir hava bile vardı. “Dördünüzün de bütün sınav adayları arasında en yüksek direnci vardı. Ama üstünüzdeki ekipmanlar yüzünden aralarından ilk siz yorgunluktan düştünüz. Utanç verici bir durum.”

Arkadaşlarına bakan sınır barbarları bu sözlerin üstüne bütün ekipmanlarından kurtuldular. Fakat dördüncü barbar kendini yerden kaldırdı, elindekilere sarılarak yoluna devam etti.

Etrafındaki bütün öğrenciler garip bir şekilde izliyorlardı. En önde ilerleyen siyah saçlı profesörleri bile dönüp bakmıştı. Cılız öğrenciyi dövecekmiş gibi süzdü. “Genç, senin adın ne?”

Uzun genç başını kaldırdı. “Adım Tang Ke.”

Siyah saçlı eğitmen bakmaya devam etti. “Neden üstündeki ağırlıkları atmadığını söyle bana.”

Gencin sesi titreyerek çıktı. “Bu kılıç ve yay bana abimden kalma. Abim... Savaşta öldü.”

Lin Xi’nin yüz ifadesi değişti. Gencin adını hatırlamıştı.

“Güzel.” Siyah saçlı adamın gözleri tekrar parladı. Çılgın bir ifade takındı. “Sadık ve yılmaz biri. Yarım puan.”

Grup kendi kendine konuşmaya başladı. Herkes artık bu puanların değerini ve ne kadar zor kazanıldığını öğrenmişti, ama Tang Ke öylece yarım puanı kapmıştı!

“Profesör Qin, akademiye ulaşana kadar yaptığımız yolculukta Profesör Wang hariç kimsenin puan verme yetkisi yok.”

“Oh, unuttum be. Şimdilik kalsın, akademiye ulaştığımızda sana yarım puan sözüm var.”

Öğretmeninin takdirini çoktan kazanmaya başlayan inatçı genci izlerken kendini yere atmayı bile düşünen öğrenciler vardı.

“Lin Xi!” Mu Shanzi hızlıca Lin Xi’nin yanına yaklaştı.

Lin Xi öfkeli bir bakış ile cevap verdi. “Ne var?”

Mu Shanzi dişlerini gıcırdattı. “Başka bir bahse var mısın? İlk hangimiz yolculuğa dayanamaz ise söylediğim sözleri tekrar etmek zorunda kalır.”

Lin Xi güldü. “Olur, tabii.”

Hemen arkasından ise bir parça eti ağzına attı, biraz da Li Kaiyun’a verdi.

Mu Shanzi’nin yüz ifadesi bir anda değişti. Çiğnediği eti izlerken midesinin gurultusu duyuluyordu.

“Adil değil! Bahis falan yok!” Başka bir şey söylemeden başı eğik şekilde Lin Xi’den uzaklaştı.

Lin Xi bir saniyede bahisten kaçmasını keyifle izledi. Meng Bai gerçekten çantayı ağzına kadar doldurmuştu. İçinde çıtır çıtır geyik etinden tut bir sürü hamur işi yiyecek ve taze meyve vardı. Hatta eli daha önce Meng Bai’nin bahsettiği siyah buz üzümlerine bile değiyordu. Daha hiç deneme şansı olmamıştı.

Ah!

Aklı üzümlere kayarken sol bacağından keskin bir ağrı çıktı. İstemsizce bağırdı. Kramp girmişti.

…

Savunma sanatı öğrencileri çektiği acıları imparatorluklarına karşı olan sevgi ve saygıları ile pansuman ederek ilerlemeye devam ettiler. Bir saat daha süren yolculuğun sonunda öğretmenleri mola vermelerini uygun gördü. Durduklarında grubun yarısı yürüyemez hale gelmişti.

“Sakın yemek yiyeyim ya da uyuyayım demeyin. Öncelikle ayakkabılarınızı çıkartın, tabanlarınızdaki kabarıkları patlatın, yaralarınıza da bu merhemi sürün. Yoksa yarın yürüyemezsiniz.” Xia Yanbing sert sesi ile birkaç tane şişe dağıttı.

Öğrencilerin ayaklarına sürdükleri merhem kaslarının ağrılarını almıyordu. Bu acı içinde uyumak mümkün değildi. Acının yanında ayrıca, Lin Xi ve Li Kaiyun hariç herkesin karnı da açtı. Uyumayı başarabilen gençlerin kulaklarına mide gurultusu sesleri ve inlemeler geliyor, uykularında ağızları sulanıyordu.

İçinde yeşil renkli bir merhem bulunan bambudan yapılmış şişe Lin Xi’ye verildi. Ateşin yanında Lin Xi acı içinde ayağında biten beş su toplamış kabarcığı da yardı. Diğer altı tanesi zaten tahmin ettiği gibi çoktan patlamıştı. Fakat sürdüğü merhemin nasıl acısını bir anda hafiflettiğini hissedince şaşkına döndü. Üstüne harika bir ferahlık getiriyor, şişliklerini bir anda alıyordu.

“Mızraklar elimizde… Büyük rüzgarlara karşı... Kelleleri belimizde... Düşmanın taze kanına karşı...”

Siyah saçlı adam bir çalılıktan çıkageldi. Sırtında kendinden büyük üç antilop taşıyordu.

Küt!

Herkesin şaşkın gözleri üstünde üç altın antilopu ateşin yanına devirdi. “Yine idare edersiniz. Ama iyi dinleyin. Yarından itibaren avlanma işleri size düşecek.” Sözlerinden sonra hızlıca antilopların derisini yüzdü. İçlerindeki organları çıkarttı ve kalan eti yumruk büyüklüğünde parçalara böldü.

Ağır ellerinin kolayca kestiği sert et bakanlara sanki ekmek bölüyormuş hissi verdirtti.

“Adam en azından Ruh Efendisi, ruh gücünü silahına aktarabilir. Diğer profesörler onunla boy ölçüşemez bile.” Li Kaiyun Lin Xi’ye fısıldadı.

“Eti de kendiniz pişirebilirsiniz artık?” Siyah saçlı adam antilop başlarını yanına aldı ve kendi etini pişirmeye koyuldu.

Açlıktan mideleri ağrıyan öğrenciler hızlıca ellerine aldıkları et parçalarını ateşte gezdirmeye başladılar.

…

Antilopun eti acayip yağlıydı. Ama tadını en iyi yapan şey ne kadar taze oluşuydu. Uzun süre geçmeden herkesin etinden yağda kızartırcasına cızırtılar gelmeye başlamıştı bile.

Lin Xi kendi ayaklarını ovalarken ilk düşen kızın kendinden çok da uzakta oturmadığını fark etti. Ağlamaklı bir hali vardı. Lin Xi meraklı bir şekilde yanına doğru ilerledi. “Neden etini pişirmiyorsun? Yoksa nasıl yapılır bilmiyor musun?”

“Biliyorum…” Lin Xi’nin ona doğru ilerlediğini görmeyen kız bir anda sesi duyduğunda nasıl cevap vereceğini düşünemedi. Sanki daha çok gözleri yaşarmıştı. “Küçüklüğümden beri geyik eti yiyememiştim de... Her zaman beni ishal yapmıştır.”

“O zaman senin geyiğe alerjin var.”

“Alerji?”

“Boşver. Al, bunları ye.” Lin Xi kendi çantasını genç kıza uzattı.

“Olmaz… bunlar senin.” Zayıf düşmüş kız ne yapacağını bilemeden panik içinde geri itti.

“Önemli değil, ben geyik etini gayet severim. Senin parçanı da ben alırım.” Lin Xi gülümsedi, Li Kaiyun’a doğru işaret etti. Arkadaşı aç gözlerle kendi etinin pişmesini bekliyordu.

“Düşündüğümden yardımsevermişsin.” Lin Xi’nin arkasından bir ses geldi.

Kafasını çevirdiğinde karşısında kare yüzlü uzun bir bayan ve arkadaşını gördü. Yanındaki kıza verdiği çantaya işaret ediyordu. “Hepsini kendine saklar diyordum.”

Kızın açık sözlü ve sadede gelen bir tip olduğunu anlamak kolaydı. Lin Xi gülerek lafa devam etmek için ağzını açtı, fakat kız sözünü kesti. “Adım Hua Jiyue, Kuzey Filizi İlindenim.”

“Ben de Wang Xiaoquan, Güney Ordusu İlinden.” Hemen yanındaki yuvarlak yüzlü kız da kendini dostane bir şekilde tanıttı.

Zayıf düşmüş kız da utanarak aralarına katıldı. “Benim adım Bian Linghan, Qiatang İlinden geldim.”

“Ben…” Lin Xi kendini tanıtmak üzere iken Hua Jiyue sözünü kesti. “Yemeğini pişirmeye bak Kader Öğrencisi, sanırım senin Geyikboynuzu Kasabasından Lin Xi olduğunu bilmeyen kalmadı."