Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

6. Bölüm Sınır Barbarları, Altın Kaşıklar ve Hödükler

Çevirmen: Odysseia / Editor: T4icho

 

Basit, dümdüz bir yumruk. Ama adamın suratına ok gibi saplanmıştı.

O yorgun ve bitkin duran yaşlı adam yaptığı sıçrama ile bütün öğrencilerin aklına farklı bir resim çizmişti.

“Sadece eski bir sınır barbarı bu kadar hiddet ve niyetli bir saldırı yapabilir. Böyle bir adamın sürdüğü faytondan ne beklenir... Şu gencin bütün geçmişini yoklayın.”

Araçların park ettiği alanda kısa saçlı, orta yaşlarda bir adam üstünde ipekten yapılmış yeşil ve uzun elbisesi ile simsiyah bir aracın önünde şahin gibi olup biteni izliyordu. Yaşlı adamın sıçramasını gördükten sonra aracının yanındaki iki adam emrini çoktan işitmişlerdi bile.

Aracının yanındaki iki iri adamın da üstünde aynı renkli elbiseler vardı. Hava ile temas eden derileri esmerdi, gecenin kısa ışıklarını dahi keskin bir şekilde tenlerinden yansıyordu. İkisi de dimdik durmuş, verilen emirleri işitiyorlardı.

“Emredersiniz, Efendimiz.”

“Kamp alanının etrafında gürültü yapmak ve dövüşmek yasak.”

Bütün şamataya sessiz kalan Xia Yanbing sonunda araya girdi. Sözlerini hiç kimseye yöneltmemişti. Kuralları belirtirken ne Lin Xi’ye ne halen yorgun duran şoförüne ne de yerde kanlar içinde kalmış orta yaşlı adama bakıyordu. Elindeki lamba ile uçuşan ateşböceklerine doğru ilerleyip büyük çadırlardan birine girdi.

Göl kenarındaki gençler ise sabit gürültülü bir tartışma içindeydiler.

Sıkıntı arasında hiçbir şey söylemedi, sadece dövüşten sonra araya girdi, açıkça taraf tuttuğunu sergilemiyor muydu?

“Rakibini hafife almak bir yanda dursun, etrafı tamamen akademi yetkilileri ile çevriliydi, adamlar açıkça kaşınmıyorlar mıydı?” Bütün gençler neler olup bittiğini görmüşlerdi. Farklı yorumlar havada uçuşmaya başlamıştı bile. Altın elbiseli gencin zengin bir züppe olduğu gayet ortadaydı, üstüne konuşulacak pek bir şey yoktu. Fakat Lin Xi gizemli vaka olarak çok daha ilgi çekiyordu.

Bütün şaşkınlığın kaynağı Liu amca ise hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu, sanki park yerine sorunsuzca gelmişler gibi. Sakince arabasını sürdü, Lin Xi’yi dikitin önünde bırakıp uğurladı. Yavaş yavaş park alanına doğru aracını sürdü. “Eğer giriş sınavını geçemezsen ben burada olacağım.”

“Tamamdır Liu Amca.” Lin Xi büyükçe gülümsedi. Donup kalmış altın kıyafetli öğrenciye aldırış etmeden kamp ateşlerine doğru ilerledi. Bu ortamda olmak kendinde özel bir etki bırakıyordu. Tıpkı Harry Potter’da yaptıkları dünya kupası gibi bir yerdi.

Lin Xi’nin çadırlara ilerlemeden önce takındığı saf gülümseme yaşlı adamın aklında yer etmişti. Evinden aldığı güne kıyasla çok daha sıcak ve sevimli bir çocuk olduğunu düşünüyordu. Fakat az önce sergilediği hareketin Lin Xi’nin başına ne kadar dert olabileceğini düşündükçe kaşları da çattı.

...

Lin Xi etrafına meraklı gözlerle bakarak ilerledi.

Çadırlar kalın, beyaz pamuktan yapılmışlardı. Hepsinin arası ya beş ya da altı adım ile açılmıştı. Öğrencilerin çoğu dikitin yanında toplanmış haldeydi. Birkaçı Lin Xi’yi dikkatli gözlerle süzüyordu, bazıları mesafelerini koruyup akıllıca davranmaya çalışarak çadırlarına çekilmişlerdi bile. Bazıları ise Lin Xi yokmuşçasına sohbetlerine devam ediyorlardı.

“Of, adam da bir yumrukta yıkıldı. Ben de biraz dövüş görürüz sanmıştım.” Lin Xi geçtiği kamp ateşlerinden farklı yorumlar işitiyordu.

“Adamın zayıflığından değildi ki, karşısındaki adam çok güçlüydü! İri olan Ki dağılımında bile ustalaşmış duruyordu, yine de yaşlının tek yumruğu burnunu göçertti. Kanımca o dede en azından büyü gücüne erişmiştir.” Yuvarlak yüzlü gencin yorumuna karşısından başka bir düşünce atıldı.

“Sen sınırdan mısın?” Lin Xi iki gencin sohbetine kulak kabartırken birkaç kişinin üstüne yürüdüğünü fark etmemişti bile.

“Sınır?” Lin Xi bir saniye boş boş bakındı. Karşısındakiler kısa ve siyah saçları ile ince, hatta biraz çelimsiz duruyorlardı, fakat hepsinde düşmanını alaşağı edebilecek bir hava sezmek mümkündü. Dahası, etraftaki herkesten daha yaşlılardı, bellerinde ise uzun, siyah kılıç kamaları taşıyorlardı.

“Sınır ordusunda mı doğdun?” Sol kaşında bıçak yarası olanın Lin Xi’nin cidden soruyu anlamadığını hissettikçe kaşları çattı, tekrar soruyu yöneltti.

Lin Xi sonunda anlamış gibiydi. Kafa salladı. “Hayır.”

Soruları sordukları sırada yumuşak davranan grubun bir anda tavırları buz kesti. Lin Xi’nin cevabı yüzünden gibi duruyordu. Sırtında kurt dövmesi ile grubun en genç görünenlerinden biri konuşmaya başladı. “Size bizden değildir demiştim. Bu kadar çelimsiz biri nasıl sınırdan olabilir?”

“Gidelim.” Kaşı yaralı lider ilgisini kaybetmişti. Başka bir kelime etmeden arkasını döndü.

“Sınır barbarı değilsin, o zaman altın kaşıklardan mısın, ya da sıradan bir hödük müsün?” Şişman bir genç konuşmaya kulak misafiri olmuştu. İki tarafın bakışları üstünde merakını ifade etti.

“Bu dediğiniz sınır barbarları, altın kaşıklar, hödükler falan ne ki?” Lin Xi kendisinden kısa boylu çilli çocuğa başını döndürdü ve başka bir soru yöneltti.

Şişman genç aldığı cevaptan memnun olmuş gibiydi, yüzünde pis bir sırıtma vardı. “Görünen o ki daha neyin ne olduğunu bilmiyorsun, o zaman sen de benim gibisin, hödüksün! İsmim Meng Bai, Güney Cephesi İl'inin Güneş Geçidi Şehri’nden geldim.”

“Ben de Lin Xi, Doğu Ormanı İli’nın Geyikboynuzu Şehri’nden geldim.” Lin Xi bu dünyada el sıkışma göreneğinin olmadığını fark edene kadar şişman genç Geyikboynuzu göreneği sanarak elini kendi elbisesine silip sıkmıştı bile.

“Doğu Ormanları dendiğinde gayet Doğu’ya gitmen gerektiğini biliyordum ama daha önce hiç Geyikboynuzu Şehri’ni duymamıştım.”

“Yine de benden çok biliyorsun. Dürüst olmak gerekirse ben daha Güney Cephesi’ni yeni öğreniyorum. Güneye doğru galiba?” Lin Xi gülümsedi.

“Haha.” Karşı taraf da şakayı sevmiş gibiydi.

“Peki bu bahsettiğin sınır barbarları, altın kaşıklar, hödükler neyin nesi?” Gülüşmenin ardından Lin Xi’nin merakı konuştu.

“Aslında çok basit. Sınır Barbarları Sınır Ordusu’nda bir öğrenciyi aday gösterebilecek kadar yetkiye sahip olan bireylerin gönderdikleri ya da ilgilerini çekebilecek kadar büyük işler başarmış olanlardır.  Bir soylunun kanından olarak sınava katılma hakkı kazananlara altın kaşık deriz, hödükler ise yerel halk olur. Sınava girmek için para bayan tüccar ailelerinden ya da yüksek yerlerden adaylığını satın alanlara denir. Pek önemleri olmaz.” Meng Bai açıklayabildiği kadar açıkladı.

“Yerel Halk... Hödükler derken? Harry Potter’da büyücülük becerileri olmayanlar gibi mi yani?” Lin Xi’nin ilgisi yine kabarmıştı. Kıkırdadı. “Bu üç unvan da hiç çekici gelmiyor.”

“Yani hiçbiri pek de iyi şeyler ifade etmiyor. Sadece insanların bir süre söyledikten sonra ağızlarına alıştırdığı lakaplar aslında.” Meng Bai dudak büzdü. “Altın Kaşıklar ve Hödükler Sınır Ordusu’ndan gelenlere barbar demeye başladı, buna karşılık Sınır Ordusundan olanlar diğerlerini cahil ve beceriksiz ukala insanlar gibi gördüler. Altın Kaşıklar Hödükler’e bilgisiz ve deneyimsiz gözü ile bakarlar, Hödükler ise Altın Kaşıklar’a ukala ve züppe olarak. Az önce size sıkıntı çıkaran Altın Kaşık olsa gerek... Ama senin cidden Hödük olduğuna inanmak biraz güç. Şoförün amma güçlüymüş de.”

Lin Xi biraz kafasını kaşıdı. “Büyük ihtimalle ben de Hödüğüm. Ailemin bir iki dükkânı oldu, ama Liu Amca ailemden değil. Sanki yerel biri benim gelmemi istemiş gibi.”

“Demek ki sen Mucize Hödük gibi bir şeysin! Üstün yeteneklerin olsa gerek! Mucize Hödük!” Meng Bai büyük bir çığlık attı.

Lin Xi üstlerine çektikleri gözlerin kendilerine attığı bakışları hissedebiliyordu.

“Mucize Hödüğün ne olduğunu da açıklayabilir misin?” Lin Xi sesini kısarak sordu, utanmıştı.

“Yerel yetkililerin kendi çocuklarının giriş haklarını hödüklere vermeleri oluyor. Aday gösterme hakkı kazanmak adaylık kadar zor bir şeydir. Tek kullanımlık olur, bir daha kazanmak isteyenin yüksek bir askeri başarı ya da farklı şekillerde üstünlük göstermesi gerekir.” Meng Bai bilgilerini mırıldanmaya başladı. “İnsan keçileri kaçırmamışsa iyi şeylerin kendi kanından birinin başına gelmesi için çabalar, ama arada bir yetkililerin gözlerine kestirdiği bir deha da çıkar. Eğer seçtikleri kişi adaylığının hakkını verirse de o aday gösteren görevliler büyük derecede ödüllendirilir.”

“Sen cidden Mucize Hödük müsün?” Uzaktaki bir ateşten siyah saçlı, sert bir kız ikisine doğru bakıyordu. Meng Bai tekrar pis sırıtmasını takındı. “Ne oldu, beğenemedin mi yoksa Wen Xuanyu?”

“Sana soran mı oldu şişko? Yine ne kemiriyorsun ağzın boş durmuyor!” Lin Xi anlayamıyordu. Gerçekten kim neden onu buralara gönderirdi ki? Farkında olduğu yetenekleri kimse bilmiyordu bile.  İki öğrencinin atışmasına biraz bakındı. Meng Bai’nin bir şeyler çiğneyip durduğunu fark etmemişti bile.

“Şurada Jinzhou Şehri’nden gelmiş bir Hödük var. Jinzhou kuru pastırması ile ünlüdür, ama yemesi biraz zor olur.” Meng Bai çiğnemeye devam ederken parmağı ile çadırı işaret etti. Dürüst bir çocuktu, sanki biraz haylazdı o kadar. “Kaldığımız yerden orada devam edelim mi? İçlerinde seni tanıştırabileceğim bir iki Hödük de var. Burada dikilmekten iyidir.” Meng Bai çadıra gözlerini dikmiş gibiydi. “İstersen kuru pastırma da rica ederiz.”

“Adım Xiang Lin, Refah ili’nin Jinzhou Şehri’ndenim.”

“Ben Li Kaiyun, Kuzey Malikanesi İli’nin Temizçiçek Şehri’nden.”

“Bana Zhang Ping derler, Xiaoxiang İli’nin Ejdersuyu Şehri.”

Bir dakika içinde Lin Xi ve dört farklı ‘Hödük’ kuru pastırma çiğnerken sohbet etmeye başlamışlardı bile.

Li Kaiyun cılızd, saçı sarıya çalıyordu. Zhang Ping aralarından en yaşlı duruyordu, bakışlarında deneyim vardı. Meng Bai’nin söylediklerine göre Xioxiang İli’nde bulunan eczanelerin en azından yarısına sahiptiler.

“Lin Xi, en çok Akademinin hangi bölümüne girmeyi isterdin?”

Lin Xi böyle bir soru beklemiyordu.

Neredeyse çiğnediği eti boğazına kaçırdı, öksürerek konuştu “Akademinin farklı bölümleri mi var?”