Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

20. Bölüm Geriye Tam Olarak Ne Bıraktı?

Çevirmen: Odysseia / Editor: T4icho

 

Şafağın söküşü ile siyah pelerinli grup uçsuz bucaksız tundrada yola çıkmıştı bile. Kar taneleri tembel tembel etrafa düşüyordu. Onlarla beraber ortada tablo gibi bir sahne vardı.

Cennet Dağları’nın etekleri üç günlük yolculuğun sonunda gerçek görkemliliği ile yolculuk yapan öğrencilerin önünde duruyordu. Yeşil Kereste Akademisi sonunda görünmeye başlamıştı.

Akademinin açık yeşil renkli merhemi modern tıpla yarışabilecek tarzdan bir ilaçtı. Karınları tok öğrenciler güzel bir uyku çektikten sonra ayakları yepyeni olmuştu. Sızlanan bir kişi bile kalmamıştı.

Ve bu kadar yolu tekrar yürüyebilmelerinin en büyük sebebi de kullandıkları merhemin garantisi olmasıydı.

Üç günlük antrenmanın etkisi ile bütün öğrenciler fiziksel olarak bir beden küçülürken zihinleri ise iki kademe atlamıştı. Yedikleri porsiyonlar da büyümüştü.

Normalde bir yumruk eti kendilerine tamamlattırmayan minik iştahlı öğrencilerin artık karınları aç kurtlar gibi acıkıyordu.

İlk kamplarından sonra profesörleri bir daha kendilerine antilop tutmadı. Akşamları çok daha büyük vücutlu, boynuzlu Elk geyiği yemeye başladılar.

Bu türün derisi çok daha sertti, pişirildiğindeyse ağır bir kokusu oluyordu. Yedikleri etin kokusu yepyeni pelerinlerine bile sinmişti.

“Bu Müdür okulu için geriye tam olarak ne bıraktı acaba?”

Lin Xi grubun en ortasında yol alıyordu. Cennet Dağları’nın eteklerine bir göz gezdirdi. Pırıl pırıl, sakince yere yaklaşan kar tanelerinden sorumlu bulutlar dağın zirvesini halen kapatıyorlardı.

Yeni kimliğini kabulleneli uzun zaman olsa dahi, içinde açıklanamaz bir his vardı. Belki yaşlı şoförüne tekrarladığı hayatını anımsadığı için şimdi böyle dayanılamaz bir yalnızlık çekiyordu. Anlaşılmazlık, herkesin içinde teklik. Yola çıkıldığı gece bütün öğrenciler ilerlemek için imparatorluk sevdalarına tutunurken Lin Xi’yi bu duyguları akademiye doğru kırbaçlıyordu.

En önemlisi de belki bu müdür amcanın elinde sorduğu soruların cevabı olması idi.

…

Dağın eteğinde iki kişi genişliğinde taş bir yol vardı. Yukarı doğru esen rüzgâr üstlerine düşen kar birikintilerini bembeyaz tozlara çeviriyordu. Yolun yarısına geldiklerinde ayaklarının altındaki kar tabakası yerini buz ve dikitlere bıraktı.

En önde siyah saçlı profesörleri ilerliyordu. Yürüyüşündeki tavırları kendisine kırlarda gezi yapmıyormuşçasına bir hava vermişti.

Gürce bir kahkaha attıktan sonra gözlerini Lin Xi ve diğer öğrencilere dikti. “Adımınıza dikkat edin. Bu yolun sonu akademiye çıkıyor. Gün batımına kadar zirveye çıkmış olmayı planlıyorum. Geride kalanlar geceyi tırmanarak geçirecekler.”

Zor adımlarla ilerleyen öğrenciler adı geçen zirveyi göremiyorlardı bile.

Cennet Dağları adının hakkını veriyordu. Yüzlerce basamak çıktıktan sonra her adımın değeri canlarından ödün almaya başlamıştı. Yolculukları ilerledikçe Xia Yanbing ve siyah saçlı öğretmen hariç bütün bölüm dağı tırmanmak için ayaklarının yanında ellerini de kullanmaya başladılar.

Öğrenciler dar, buzlu taşların sonunda dev gibi sedir ağaçları görmeye başlamışlardı. Aralarında belli bir çizgi vardı. Buzlar hemen ilerde eriyor ve tükeniyorlardı. Sanki yeni bir dünyaya adım atarcasına üf ve püfleyerek grup buzlu taşları geride bırakmaya başladı. Öğrenciler dev gibi ağaçların arasına girerek ağızları açık bir şekilde gelen ışığı tünel gibi kapatışlarını izlediler.

Etraflarında bir sürü dağın zirvesini görebiliyorlardı. Hepsinin tepesine heybetli saraylar dikilmişti, ilerleyen öğrencilerin her birine sırayla camlarından yansıyan güneş ışığı vuruyordu.

Kendilerine en yakın olan dağların uçlarında ise zirvelerinden çok daha yükseğe uzanan saraylar görmek mümkündü. Sanki gökyüzüne dokunuyorlardı, çatılarını görmek mümkün değildi.

Altın kaplı çatılarından ve yeşim duvarlarından yansıyan ışık saraylara bakan öğrencilerin gözlerini açmalarını zorlaştırıyordu.

Lin Xi de ağzı açık ilerliyordu. Modern bir insanı buraya getirdiğinde nasıl tepki vereceğini düşünmeden edemedi. Sadece şu gördüğü sahne bile Yüzüklerin Efendisi filmindeki Gondor şehrini kıskandırırdı.

“Neden buralar bir anda bahar gibi sıcacık ve yemyeşil oldu, az önce soğuktan donuyorduk?” Öğrencilerden biri şaşkınca sordu.

“Sorduğunuz sorulardan en saçması buydu.” Siyah saçlı adam ufka doğru işaret etti. Açıklamak için çok tembeldi.

Ufuğa bakıldığında bulutların çok daha ilerisine uzanan bir dağ eteği görmek mümkündü. O kadar büyüktü ki şehir surlarını andırıyordu. Burası aynı Dört Mevsim ovaları gibiydi...

“Tırmanmaya devam!”

Siyah saçlı öğretmen herkesi zorla ilerletmeye devam etti. Artık eller ve ayaklar da pes etmeye başlamış, bütün iş diz ve dirseklere düşmüştü. Kendilerini yukarı doğru sürükleyen öğrenciler sonunda karşılarında siyah, tahtadan bir kapı buldular.

“Herkes sağlam dimi? Sayın bakalım kimse düştü mü?”

Siyah saçlı adam kahkaha atarak kapıyı tıkladı.

“Deli Qin…”

Öğrencilerin söylenmeleri arasında kocaman kapı aralandı. Suratı da boyu kadar uzun bir kadın eğitimcilerin giyindiği siyah kıyafetler ve gümüş yıldızlar ile kapının önünde duruyordu. Yüzünde bir damla duygu yoktu. İlk bakışta herkes çok katı olduğunu anlamıştı.

“Profesör Li, uzun zaman oldu! Ne dersin, bir el dövüşsek mi?” Siyah saçlı adam cana yakın bir kahkaha ile kadına hitap etti.

Orta yaşlı kadın cevap vermeden sadece hınçlı bir bakış attı. Kolayca yarım metre boyutlarındaki kapıyı açtı. “Sakın fazla kaçırmayın. Yoksa hesabını bana verirsiniz.”

Öğrenciler neyi fazla kaçıracaklarını anlamadan geniş kapıdan geçtiler. İçeri giren herkesin ağzı açık kalıyordu.

Taştan yapılmış kocaman alanda yirmiden fazla tahta masa sıralanmıştı. Hepsinin üstü yiyeceklerle doluydu.

Kavrulmuş Elk pirzolası, kızartılmış sülün, haşlanmış göl geyiği eti, pirinç, hamur işi, altın kaşıkların dahi daha önce görmediği her tür sebze ve meyve...

“Hepsi sizin, ama tek şart ile... Masayı silip süpürmeniz gerek!” Siyah saçlı adam sırıtarak ağzı açık izleyen öğrencileri ile konuştu.

Ah!

Bütün bölüm kendilerini delirmişçesine masanın üstüne attı. Elleri ne görürse kavrayıp ağızlarına götürüyordu.

Aslında günlerdir aç gezmiyorlardı, her akşam yemekleri olmuştu. Fakat tuzsuz, bibersiz etin tadı önlerindeki ziyafetle kıyaslanamazdı.

Hepsi kendi önünde ne varsa saniyeler içinde yok ederek devam ediyorlardı.

“Bu öğrencilerin hoş geldin ziyafeti mi? Eğer diğer bölümleri beklemezsek sıkıntı olmaz mı?” Aralarından biri canı sıkkın bir şekilde sesini yükseltti.

“Öyle aslında.” Kavrulmuş koyun etini ağzına tepmekle meşgul profesör kafa salladı. “Savunma sanatları bölümünün geleneğidir. Her sene yaparız. Canını sıkma, bütün masayı yiyeceğinizi sanmıyorum. Yeseniz bile Li hocanız daha fazlasını pişirir.”

“Diğer bölümler de buraya gelmekle mi meşgul? Burada mı ders işleyeceğiz? En önemli geleneğin Müdür Zhang’in geride bıraktığı rehberliğini almak olduğunu söylememiş miydiniz...?” Başka bir öğrenci daha sordu.

“Acele etmeyin, her şey sırasıyla. Onu yarın öğlen yapacağız. Derslerinizi de şurada işleyeceksiniz.” Profesör parmağı ile cama doğru işaret etti. Yedi katlı, kule gibi bir sarayı gösteriyordu. Bu zirvenin biraz aşağısındaydı.

“Neden burada da kıdemli öğrencilerden yok?”

“Yeni öğrencilerin hepsi bu zirvede konaklayacak. Farklı bölümlerin öğrencilerinin kendine özel zirveleri var. Hepinizin birbiri ile görüşme şansı olacak. Yıllarınız ilerledikçe hangi zirvelere gideceğinizi de zamanı gelince anlarsınız.”

“Müdürün danışmanlığı için diğer öğrencileri de beklemek zorunda mıyız? Onlar gelene kadar ne yapacağız ki?”

“Şimdilik tek yapacağınız şey arkadaşlarınız gelene kadar yemek yemek ve uyumak. Onlara kıyasla bir gün fazladan dinleneceksiniz.” Siyah saçlı adam öğrencilerine baktı. “Ne kadar emek o kadar yemeği anlatmanın en güzel yolu bu.”

“Profesör Qin… cidden harikasınız!” Öğrenciler olayı çözdüklerinde sevinç içinde ziyafetlerine devam ettiler.

“Öyle miyim?” Şamatanın arasında etini kemiren profesör gözlerini kapadı. “Ben de size bir gün aynı şekilde hitap etmeyi umuyorum.”

“Diğer eğitimciler yarına kadar burada olmazlar. Şimdilik bütün bina size ait. Yarın herkes toplandığında Müdür’ün rehberliğini alırsınız, ondan sonra herkesin dersleri ve yerleri belli olur zaten.” Xia Yanbing sertçe araya katıldı. “Bu binayı terk etmeniz yasak. Yoksa katiyen akademiden men edilirsiniz.”

Kural kimsenin canını sıkmamıştı. Ağzına kadar yemek dolu bir binada gün geçirmek kulağa fena gelmiyordu. Hele ki son günlerin acısını düşündüklerinde. Zaten bütün bölümün canı çıkmıştı. İsteseler de pek uzaklaşacak halleri kalmamıştı. Tıka basa yedikten sonra herkesin hızlıca uykusu gelmişti bile.

Yarın öğrenciler kalktığında güneş çoktan tepedeydi.

Deli profesörleri çoktan ayaktaydı. Başka bir tepeden öğrencilerin binasını izliyordu. Ne zaman ya da nasıl oraya çıktığını bilen yoktu.

Cennet dağlarının eteklerinde siyah pelerinli noktalar karıncalar gibi sıra almış ilerliyorlardı.