Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

92. Bölüm Sen, Ben, Yabancılar (10)

Çevirmen: Kamiyasora / Editor: Kamiyasora

Bu ‘Yıkıcı Şeytan Ordusu’ arkadaşlar, kaos ve yıkım olduğu sürece mutlu olan delilerdi ve görünüşe göre Dareu’da tembelce dolaşan ejderhaları, elfleri yok etmeye ikna eden de onlardı.

[Bir ejderha olarak bunu söylemem tuhaf olabilir ama Yıkıcı Şeytan Ordusu ve de ejderhalar çok iyi anlaşıyorlar. Onlar yıkım istiyorlar, ejderhalar da gücü seviyorlar. Dareu, elflerin sonu gelene kadar acımasız bir süreden geçti.]

“Ve sen de onların yok olmasına izin vermedin?”

[Bana ve de benimle aynı şeyleri düşünen az miktardaki ejderhaya, Günbatımı Bahçesi’nden vahiy geldi. Bu dünyanın potansiyelini korumak için elfleri korumamız gerektiğini söyleyen bir vahiy.]

Buraya kadar, hikâye her yerde bulunabilecek türdendi. İyi ve kötünün belirgin bir şekilde ayrıldığı ve sonu üzüntüyle bitse de hala sönük bir umudun var olduğu bir hikâye!

Asıl sorun, Dareu’nun sonunda Dünya ile bağlantıya geçmesiydi. Oldukça korkunç bir olaydı ve Il Han’ın aklına Hollywood’da çekilen harika bir ilk filmden sonra zorla devam ettirilmeye çalışan bir ikinci film fikrini getirmişti.

İkinci filmleriyle tutunmayı başaranlar sadece Terminatör ve de Zor Ölüm’dü.

[Yıkıcı Şeytan Ordusu, yaptıklarımızı fark etti. Elbette ejderhalar da öğrenmişti. Dünya’ya açılacak bir kapı bekliyorlardı. Evet. Zindan Yıkımı.]

“Yani eğer zindan mühürlü halde bırakılırsa Dünya mahvolabilir, hah.”

Il Han parlak bir şekilde gülümserken ejderhanın yüz kasları seğirdi. Il Han ile aynı ifadeyi yapıyor gibiydi.

[Günbatımı Bahçesi öncelikle bunu bir şans olarak gördü.]

“Çünkü beklerlerse ejderhalar Dünya’ya mı gidecekti? Çünkü Dünya mahvolacak ama Dareu kurtulacak mıydı?”

Altın ejderha bir an Il Han’ın açık sözleri üzerine hasar almış gibi göründü. Çok utanmıştı.

Ama Il Han başını sallayarak ona konuşmasına devam edebileceğini belirttiğinde ejderha tekrar konuştu.

[Ama bir değişken işe dâhil oldu. O da sendin, Cennet’in Ordusu’nun temsilcisi.]

Bütün bir dünyaya yıkımı getirmiş ejderha ordusunu silip süpüren canavar gibi bir varlığı gördüklerinde Günbatımı Bahçesi bir olasılık olabileceğini görmüştü. Ve doğrudan olmayan etkilerini doğrudan bir etkiye çevirmenin zamanı geldiğine karar vermişlerdi.

[Düşünecek olursak ejder türleri sonuçta Dareu’ya ait bir yaşam formu. Dünya’ya yıkım getirseler bile hala Dareu’ya dönebilirler. Geri döndüklerinde elfleri bulurlarsa pek de mutlu olmazlar.]

“Yani insanların yanlışlıkla şehirlerini, gazı açık unutmuş bir şekilde terk ettiğini düşünecekler.”

Eğer Xi apartmanında yaşasalardı böyle bir sorun da olmazdı. (Ç/N: Modern ve gaz sızıntılarına izin vermeyen bir apartman.)

[Ama olasılık, senin sayende arttı. Yıkıcı Şeytan Ordusu’nun üyelerini tamamen yok etme ve de elflere dünyalarını geri verme olasılığı arttı!]

“Yani?”

[Yani takım oluşturalım.]

Hikâye en başa dönmüştü. Erta sormadan edemedi.

[Günbatımı Bahçesi ne istiyor?] (Erta)

[Çoktan söylemiş olmalıyım. Elflerin yaşamaya devam etmesini istiyorlar, ben de aynı şekilde. Ama sadece biz, üst sınıf canavarlara karşı yetersiz kalırız ve bu yüzden de bizimle aynı düşmana karşı savaşan seninle iş birliği yapmak istiyoruz.]

[Gerçekten de sadece bu kadar mı?] Dedi Erta keskin bir sesle.

[Ben, Erta, Cennet’in Ordusu’na ait bir meleğim. Daha önce birkaç kez Günbatımı Bahçesi ile karşı karşıya gelmem gerekti. Ve hepsi de bilinmeyen sebeplerden ötürüydü! Senin sadece hayat kurtarmak amacıyla hareket ettiğine inanmıyorum.] (Erta)

[Ama sadece şu an belirtilen sebep bile müttefik olmamız için yeterli değil mi?] (Reta)

Erta’nın aksine, hayatını elflere borçlu olan Reta, ejderha konusunda pozitif yaklaşıyordu.

Gerçi sadece bir düşünceden ibaret olduğundan sesi ejderhaya ulaşamazdı.

[Benden şüphelenmeni oldukça yerinde buluyorum. Ama pek fazla karşılık beklemiyorum. Tek yapmanız gereken Yıkıcı Şeytan Ordusu’na ait olan bütün ejderhaları öldürene kadar bizimle iş birliği yapmanız. Sonunda yapacağınız şey bu değil mi?]

“Yani bütün bunlardan sonra mızrağımı size çevirmem sorun olmaz mı?”

[Yıkıcı Şeytan Ordusu ile yapılan savaştan sağ çıkabileceğimi düşünmüyorum ama eğer hala hayatta olursam seninle istediğin kadar yüzleşebilirim. Ama elflere saldıramazsın. Müttefiklik için gereken koşul bu.]

Yaşama arzusu, bütün canlılarda ortak olan bir arzuydu, karşısındaki ejderha nasıl böyle bir şey söyleyebilirdi?

Il Han onu anlayamıyordu ama bu türde insanları da hiç görmemiş değildi.

Fanatik tarikatlar bazen böyle oluyordu.

İleride yanlış bir şeyin farkına varırsa o zaman mızrağını onlara çevirmek için geç kalmış olmazdı. Şu an için onunla takım olmak kötü gibi gözükmüyordu. Erta da inat etmiyordu. Eğer Il Han daha güvende olabilecekse o da bu seçeneği tercih ederdi.

“Güzel, sizinle iş birliği yapacağım. Elfler bana dişlerini göstermediği müddetçe onlara zarar vermek gibi bir niyetim yok.”

[Teşekkür ederim! Gerçekten de güven veriyorsun!]

Ejderha ayağa kalktı. Il Han uzaktan toplama özelliğiyle zıpkınları ve de sütunları topladı ve ejderhanın dev bedenine bakarak sordu.

“Şu anda müttefik ejderhaların kimler olduğunu söyle. En azından onları bırakmalıyım, değil mi?”

[Benimle takım olursan bu sorun çözülebilir.]

Il Han’a ön pençesini uzattı. Pençesini tutmasını istiyordu.

Canavarlarla takım oluşturmak mümkündü! Hayır, aslında, zeki olduklarından ejderha olarak mı çağırılmalıydılar?

Tereddüt etmediğini söylese yalan olurdu ama müttefik olduklarından onlarla takım olmayı reddetmek tuhaf olurdu. Üstelik aynı takımda olduklarından katılıma bağlı olarak kazandığı deneyimler bölünse bile Il Han gerçekten bir kayıp yaşamazdı.

Il Han o noktaya kadar düşünmeyi hemen bırakarak ejderhanın öne çıkardığı ön pençesini tuttu. Ona karşı olan düşmanlık hisleri silinirken onunla aynı tarafta olmanın verdiği duygu oldukça inanılmazdı.

[Bir takıma katıldın.]

[Takım üyeleri: 238]

[‘Ejderhanın Dostu’ unvanını kazandın. Bütün ejder türlerinden aldığın hasar 15% azalır ve bir ejderha ile birlikte dövüşürken verebileceğin hasar 15% artar.]

Sadece onlarla takım olmakla bile bir unvan kazandığına göre ejderhalar inanılmaz bir türdü. Seçeneğin ikinci kısmını görmezden gelirse, alınan zararın azalması oldukça yararlıydı.

Ama nedense düşündüğünden daha fazla takım üyesi vardı.

[Bunlardan 220 tanesi üçüncü sınıf ejder türleri. Biraz daha vardı ama onları öldürdün.]

“Yapabileceğim bir şey yoktu. O sırada bütün ejder türleri benim düşmanımdı.”

Il Han sertti. Aslında biraz mahcup hissediyordu ama bunu belli etmiyordu. Öyle yaparsa bu müttefikliği kaybederdi.

[…Aslında bu takımda sırf Yıkıcı Şeytan Ordusu’ndan hoşlanmadıkları için Günbatımı Bahçesine yardım edenler de var yani iş birliği yapmayanların ilk ölenler olduğunu söyleyebilirsin. Her neyse, bundan sonra mızrağını takım üyelerine doğrultamazsın, tamam mı?]

“Tamam.”

Il Han uysalca başını sallayarak arkasını döndü. Ejderha panikleyerek onu kavradı.

[Birlikte gidelim! Daha yeni müttefik olduk, yani neden olmasın?]

“Yalnızken daha rahatım. Siz kendi başınıza savaşın. Senin için de bunun daha iyi olduğunu düşünüyorum.”

Ejderha, gerçek bir yalnızdan gelen sözleri duyduğunda konuştu.

[Kesinlikle doğru ama ne kadar güçlüsün ki böyle… Hayır, aslında Dareu’daki ejder türlerinin yarısını yok ettin, bunu kabul etmeliyim ama… Gerçekten iyi olacak mısın?]

“Evet.”

O andan itibaren ejderhalarla birlikte hareket etseydi bu yalnızca kısa süreli bir avantaj olurdu. Ama onlarla hareket etseydi öldüreceği ejder sayısı azalırdı ve o sürede de sınıf gelişimi aksardı. Dahası eğer grup olarak hareket ederlerse kolay bir hedef haline gelirlerdi.

Tersine, eğer ayrı ayrı hareket etselerdi düşmanın hedefi bölünürdü ve bu iki tarafın üzerindeki baskıyı da azaltırdı ve Il Han yalnız olduğundan daha çok ejderha öldürebilirdi. Böylece sınıf gelişimini de çok daha hızlı gerçekleştirebilirdi.

Bu düşünce ancak söz konusu kişi her şeye karşı hayatta kalacağından emin olan Il Han olduğunda işe yarardı.

[Sen gerçekten de ejderhaya benzer bir adamsın.]

“Bunun bir övgü mü yoksa bir aşağılama mı olduğunu açıklık getirir misin? Bekle, hayı, bu bir aşağılama, değil mi?”

[Aşırı derecede kibirlisin ve buna uygun da gücün var. Hatta yalnızlıktan bile hoşlanıyorsun, bu bir ejderha değil de ne?]

Gerçekten de aşağılamıştı.

[Anlıyorum. Eğer öyle diyorsan o zaman senin fikrinle hareket edelim. Ama eninde sonunda aynı yerde savaşmak zorunda kalacağız. Yıkıcı Şeytan Ordusu’ndan emir alan ejderhalar da toplanmaya başlıyor.]

Il Han da aynısını düşünüyordu. Yüzlerce ejderhaya karşı tek başına savaşmak, yumurtayla taş kırmaya benziyordu.

Bu yüzden de vur-kaç taktiğiyle sayılarını azaltabildiği kadar azaltmalıydı ve ancak yalnız olmasının imkânsız olduğu durumda Günbatımı Bahçesi’ne bağlı olan ejderhalarla iş birliği yapmalıydı.

“Tamam. O zaman geldiğinde sizi bekleyeceğim.”

[Son olarak...]

Tam Il Han birkaç tane üçüncü sınıf taş çıkarıp Reta’dan biçimi etkinleştirmesini isterken ejderha tekrar konuştu.

[Benim adım Lecidna. Senin adını söyler misin?] (Lecidna)

“Yu Il Han.”

[Yu Il Han. Güzel bir isim. Muhteşem.] (Lecidna)

Lecidna daha fazla konuşacak gibiydi ama Reta biçimi etkinleştirdi.

Il Han dönüp ejderhaya bakmadı bile yer değiştirmeye başladı.

…Ve müttefik bir ejderha ile karşılaştırdığında tekrar biçimi çalıştırdı.

“Kahretsin, biçimi etkinleştirirken müttefikleri ayırabileceğimiz bir filtre yok mu!?”

[Dünya’nın evriminin daha da üstündesin Yu Il Han.] (Erta)

[B-bir sonraki müttefik olmayacak! Hemen etkinleştiriyorum!] (Reta)

Ne yazık ki ancak yirmi büyü taşı kullandıktan sonra müttefiki olmayan bir ejderhaya denk geldi ve o da etrafta yalnız başına dolaşan son ejderhaydı.

[Dördüncü sınıf öldür 958/1,000]

“42 tane daha.”

Ejderhanın cesedini alan Il Han kan içeceğinden içti.

“Yani bundan sonra teke karşı çoğunluğun savaşı olacak.”

İnanılmaz derecede fazla olan kan içeceğinden sadece 50 litre kalmıştı. Şu an elinde olan kalkanların sayısı 200 civarındaydı ve mızrak sanatlarını geliştirmişti. Geriye kalan ekipmanlarını zaman zaman tamir ettiğinden hala elinde bulunsa bile…

 [Sonsuzluğun Kum Saati’ni aktive edecek misin Yu Il Han?] (Erta)

Il Han ciddi bir şekilde düşündü bunu ama sonunda başını salladı.

“Hayır, eğer şimdi kullanırsam pişman olurum.”

[Sen de öyle düşünüyorsun yani.] (Erta)

“Reta, en az sayıdaki ejderhalar mahvetmeye gidelim.”

[Anladım. En az sayıya sahip grup beş ejderhadan oluşuyor.] (Reta)

“Bu gerçekten de en iyisi mi?”

[Evet.] (Reta)

Eğer en iyi seçim buysa o zaman elinden başka bir şey gelmezdi. Kadının sert cevabı üzerine Il Han mızrağını kavrayarak Reta’ya söyledi.

“Gidelim. Harika bir şekilde acı çekelim.”

Reta biçimi aktive etti. Il Han biçimin aktive olurken yaşattığı hisse alışmıştı, gözlerini kırptı ve denizin çevrelediği bir adaya vardı. Kumsala da yakındı.

“Sanırım burası benim hayatımda şu ana kadar hiç işimin olmadığı bir yer.”

Kafasını kaldırarak güneşin parlak ışınlarına baktı; hiç bulut yoktu ve deniz safir renginde bir ışık yansıtıyordu. Sanki her şey Il Han’ın fazla mesai yapmasına gülüyordu. Etraftaki dolaşan sosyal varlıkların enerjisi Il Han’ın hafiften geri çekilmesine neden olmuştu.

Burasının mahvolmuş bir dünya olması ve etrafta hiçbir insanın olmaması onu yatıştırmıştı.

Il Han’ın enerji kaybetmesi üzerine Erta şaşkınlıkla sordu.

[Nasıl bir yer seninle tamamen alakasız olabilir?] (Erta)

“Kumsal değil ama eğer biraz ileri gidersen, denizlerde Moby Dick’i öldürdüm.”

[Yine şu kahrolası Moby Dick!] (Erta)

[Havada ejderhalar var!] (Reta)

“Ah, evet.”

Dünya’ya geri döndüğümde kumsala gitmeliyim. Yalnız elbette! – diye düşünen Il Han mızrağını çoktan eline almıştı. Dev kanatlarını çırparak havada uçan bir ejderha buldu ve bütün gücüyle zıpladı.

Yüzlerce metre neredeyse bir kilometre yükseğe fırlayan görüntüsü oldukça harikaydı.

Havadayken onu engellemeye çalışan bir alarm büyüsü hissetse de ejderhaların bu seviyeleriyle yerleştirdikleri bir şey Il Han’ın gizlenmesini yenemezdi, bu yüzden de bir sorun oluşturmadı.

[Ne zaman yakalanacak?]

[Uzun sürmez. Artık yalnız ejderhalar öldüğüne göre, eğer kaçmayı planlamıyorsa bizi bulmaktan başka bir çaresi yok.]

[Kahrolası arsız insan.]

Gruplaşmış ejderhalar birçok yönden farklıydılar. Görünüşe bakılırsa insan Il Han için kötü bir çevre yaratmak adına uçabiliyorlardı da.

Ama hep böyle insanlar vardır –

[Bundan bıktım. Ne yapıyoruz böyle biz? Nasıl olur da dünyanın en güçlüleri olan biz ejderhalar basit bir insandan korkarlar!]

[Calina!]

[Etrafta oyalanacağım! Şu an da bunu yapıyorum ama daha fazla oyalanacağım!]

Ejderhalardan biri inanılmaz bir hızla alçalarak denize daldı!

Onu gören Il Han doğal olarak mızrağını ona doğrultarak fırlattı. Ağırlığı da mızrağa geçirmişti.

[Kritik Vuruş!]

[Khaaaaa!]

Safir rengindeki deniz ejderhanın kanıyla kırmızıya bulandı.

Il Han’ın görüntüsü belirdiğinde sonunda alarm büyüsü onu fark ederek kulak tırmalayıcı bir sesle bağırdı.

[İ-insan!?]

[Dikkatli ol, onun gizlenme kabiliyetini küçümseyemeyiz!]

Ejderhaların hepsi, Il Han’ı fark ettikten sonra büyü fırlatmaya başlamıştı. Oldukça çeşitli büyülerdi. Bazıları fiziksel olarak etkiliyken bazıları da Il Han’ı sabit tutuyordu.

Elbette hepsinin bir anda saldırabileceğini tahmin ettiğinden Il Han tekrar zıplayarak varlığını silmiş ve dalışa geçmişti. Hedefi, kafasına mızrak gömülü olan ejderhaydı!

Arkasından birkaç büyü kovaladıysa da zırhına ve unvanına güvenerek onları görmezden geldi. Onun için önemli olabildiğince ejderhaların sayısını azaltmaktı.

[Hızlanmayan devam ediyor!]

[Calina, kıpırda!]

[Kahretsin Calina şu an şokun etkisinde!]

[Bir insanın bize pusu kurmasına izin vermemizden kaynaklanan şok? Zayıf…!]

Büyülerinin düzgün biçimde insanı öldüremediğini fark ettiklerinde hızla hareket ettiler ve hatta panikle bir şeyler bile söylediler.

Bir tanesi Il Han’ın düşeceği yönü tahmin edip kısa mesafeli uzaysal transfer büyüsü kullanarak onu engellemeye çalıştı, bir diğeri ise katmanların arasında onlarca büyü şekli oluşturarak ona saldırdı ve bir tanesi de onu tek lokmada yutabilmek için ağzını açtı.

Doğal olarak defalarca kez kendi takımlarına saldırdılar.

[Kime saldırıyorsun sen, pislik!]

[Çünkü aniden ortaya çıktın, insanı öldüremedim! Lanet şey!]

“Felaket bir takım çalışmasına sahipler.”

Sayısız aşağılama ve de büyünün arasında Il Han tekrardan kendini gizlemeyi başarabilmişti. Hatta bunun teke tek dövüşten daha kolay olabileceğini bile düşünmüştü.

Güvenli bir şekilde denize dalarak, uzaktan toplama yöntemiyle mızrağını görür görmez geri aldı.

Artık kendine gelmiş ve başını sallayan ejderhanın yanına geldiğinden kanlı mızrağı tekrar aynı yaraya batırdı!

[Kritik Vuruş!]

[Kritik Vuruş yeteneği 40. Seviye oldu. Kritik vuruş yapıldığında saldırı puanı daha da artar.]

[Kyaaaaak!]

Ejderhanın çığlığı gökyüzünde yankılandı. Ejderha öldürmek için özelleşmiş bir mızrak tarafından iki kritik vuruş aldığı halde nasıl hala yaşıyor olabilirdi?

[Khk, Khaaaaaaa!]

Acı içinde kükrerken yaralı Calina’ya bakan diğer ejderhalar korktular.

Ejderhaların hareketini okuyan, onların büyüsü tarafından vurulsa da ölmeyen, büyülerin çoğunluğunu savuşturan ve hatta bu ejderhaların arasında kendini kolayca gizleyen biriydi.

[Gerçekten de…]

[Ejderhaları avlıyor.]

Il Han mızrağını ejderhanın içinde döndürürken ağırlığı mızrağa geçirdi ve ejderha öldü.

Aslında Bilinmeyen Yörüngeye sahip Mızrak yeteneğiyle iki kez saldırmıştı ama bu gizli tekniği ejderhaların bilmesine imkân yoktu.

[1,022,948,305 deneyim kazandın.]

[Dördüncü sınıfı öldürmek 4959/1,000]

“Geriye 41 tane kaldı.”

Il Han mırıldandı. Sonra da katı bir şekilde havadan onu izleyen ejderhalara bakarak sırıttı.

Görünüşe göre moral konusunda avantajlıydı.

[İnsan…]

[Kahretsin, saldırın! Bakalım daha fazla arkadaşımızı öldürecek misin!]

“Güzel, sonunda kim ölecekmiş görelim!”

Elbette işler kötüleşirse kaçabilirdi ama bunu dile getirmeyerek zıpladı!

Tabii önce ejderhanın cesedini almıştı.