Görev 28 günde tamamlanmali 17 geçti 11 kaldı zor ...
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
87. Bölüm Sen, Ben, Yabancılar (5)
Oyuktaki bütün ejderhaları temizledikten sonra Il Han ölü bedenleri toplayarak yaralarını kontrol etti.
Gizlenmesi ne kadar harika olursa olsun yaralanmadan hepsinin işini bitirmesi imkânsızdı. Yanakları hafifçe yanmış, omuzlarıysa donmuştu.
“Ateşe karşı korumada özelleşmiş bir zırhım var, sıradaki zırhımı buza karşı koruyacak şekilde mi yapmalıyım? Duruma göre onları değiştirebilirim.”
Üstün seviyede ekipmanlar yapmak için uğraşmaya gerek yoktu. Gelecekte Il Han’ın düşmanlarının kendi saldırıları olacaktı ve her saldırı türü için özelleşmiş bir ekipman yaparsa geriye korkacak ne kalırdı!
[Saldırı spekülasyonları yapıyor gibi görünüyorsun.]
“ *Öhö* ”
Erta’nın keskin yanıtından kaçınarak sakince yaralarını iyileştirmeyi başardı. Elbette bu seviyedeki yaralar kolayca kan içeceği ve kutsal yenilenme ile halledilebilirdi. Il Han bu şekilde durmak bilmeden üçüncü sınıflara karşı zafer üstüne zafer kazanabiliyordu.
“Bence ileride mutlaka ejderhanın kanıyla bir şeyler yapmam gerekecek. Kesinlikle çok harika bir şey olacak, belki trol kanından yaptığım kan içeceklerinden bile daha iyi.”
[Etkisi harika olabilir ama hayatın mahvolur.]
“Tek yapmam gereken aşırı zehir direncimi artırmak.”
Il Han ile Erta her zamanki gibi aptalca konuşuyor ve dinlenerek savaşın yorgunluğunu atıyordu ki onları gözlemleyen Reta içini çekti.
[Senin gibi yeteneklerim olsaydı Dareu’yu kurtarmak sadece bir hayal olmazdı.]
Reta’nın sesi kendi yeteneksizliğinden ötürü kırgınlık ve pişmanlıkla dolup taşıyordu.
Il Han ne söyleyebileceğini düşünüyordu. Bin yıl boyunca yalnız kalmadın, yani kes sesini. – cevabı mı yapıştıracaktı? Onu teselli mi edecekti?
İkisinin de yanlış olduğuna karar veren Il Han sadece dudaklarını yaladı. Ona eşlik eden Reta konuşurken yanlış kelimeleri kullanmış olsa da böyle bir cevap verirse o da aynı yanlışı yapmış olacaktı.
Sert karşılık yerine başka bir şey söyledi.
“Bu kısmı temizledik, artık gidip kurtulanları görelim. Bu senin yeni bulduğun umut.”
[….Evet. Öyle yapalım. Teşekkür ederim.]
Reta’nın sesinde tekrar bir parça umut belirmişti. Kötü iletişim becerileri yüzünden oyunlarda bile doğru seçeneği seçemeyen Il Han belki de ilk defa doğru sözcükleri bulup söylemişti. Bu, Lita veya Erta olmadan imkânsız olan olgunlaşmasındaki bir dönüm noktasıydı.
Oyuğu terk ederek büyük dağlara doğru yola koyuldular. Devamlı olarak değişen dünyanın sonucunda her şey böyle mi oluyordu? Dareu’daki her şey Dünya’dakilerden büyüktü. Daha yüksek dağlar, dev ağaçlar ve hatta dev çiçekler.
“İlginç bir şekilde etrafta hiç canavar yok.”
[Senin için bir hiç olsa da üçüncü sınıf ejder türlerinin yaydığı enerjiler korkunç olmalı. Dolayısıyla da zeki olmayan canavarların buna direnmesi imkânsız.]
Il Han’ın hiç iz sürme yeteneği yoktu ama Reta elflerin tam olarak nerede olduğunu bulabildiğinden hiçbir yere sapmadan dümdüz bir şekilde koşuyordu. Tam o sırada Il Han da elflerin varlığını tek başına hissedebilmeye başladı.
“Mm?”
“Bu da ne?”
Il Han da sesleri duyabilmişti. Elflerin saklandığı yer belirginleşmişti. Yakınlardaki ağaçların içini oyarak orada yaşamaya başlamışlardı. Sayıları on üçtü ve hepsi de bir deri bir kemikti.
“Hayır, alarm büyüsünün bir anlığına titrediğini sandım.”
“Ama büyü bozuk değil. Ejderhalar asla böyle yumuşak yöntemler kullanmazlar.”
Il Han’ın varlığını tam olarak anlamış değillerdi ama büyüleri bir anlığına değişimi yakalamıştı. Büyüyü küçümsememek gerektiğini fark eden Il Han kendini ağaçların ortasına bıraktı.
“Hiçbir şey hissedemiyorum. Konuşacağına enerjini sakla. Yemek bulmak için ava çıkanların dönmesine daha zaman var.”
“Kahretsin, daha ne kadar böyle yaşamak zorunda kalacağız?”
Il Han burunlarının önündeyken bile onu görememiş olmaları, büyünün ancak bu kadarını yapabildiğini gösteriyordu.
Bir şeylerin yanlış gitmesi ihtimaline karşı Il Han ilk olarak onların tehliken seviyelerini kontrol ederek hepsinin 50. Seviyenin altında olduğunu gördü. Ve ondan sonra gizlenmesini bozdu.
Aslında gizlenmesini kendi başına bozabilmekten gurur duyuyordu ama bunu dışarıya yansıtmıyordu. Eğer fark ettirseydi Erta onunla dalga geçerdi.
“Ne!?”
“B-bir insan!”
“İnsanların hepsinin ölmüş olması gerekirdi. Şekil değiştirmiş bir ejderha değil mi?”
On üç elfin hepsi de paniklemişti. Ağaçların içinde saklanan elflerin hepsi de tereddütsüzce fırlayarak kaçamaya çalıştılar.
Onlar için kötü hissetmediğini söylese yalan olurdu ama izlenimlerinin aksine insafsızca hareket etti. Her birini yakalayarak tokadı patlattı ve onları bir köşeye fırlattı.
“Eğer düzgün durursanız her şey acısız olur!”
“ *Hıçkırır* ”
[Bunlar tam olarak kötü birinin söyleyeceği sözler!]
Erta’nın yorumunu başıyla onaylayan Il Han sözlerini değiştirdi.
“Ah, haklısın. Öyleyse… Gözlerinizi kapatın, anında bitecek. *korkunç bir kahkaha atar*”
[Bu daha da kötü! Bilerek yapıyorsun, değil mi?]
“Şimdi mi fark ettin?”
Il Han, Erta’nın azarları altında meşgulce çalışırken melek ancak ne yapmaya çalıştığını anlamıştı. Kaç tane elfin boğuştuğunun bir önemi yoktu. Il Han hepsini parmağında oynatıyordu, böylece durumu toparlamak on sekiz saniyesini aldı.
Ağaca doğru fırlatılmış elfler, bütün umutları yok olmuş bir şekilde doğrudan Il Han’a bakarak mutsuzlukla ağlıyorlardı. Sahne tuhaf bir şekilde… erotikti.
Kadınlardan daha çok erkek olsa da Il Han nasıl böyle uğursuz bir animeden fırlamış uğursuz bir sahneyi düşünebilirdi… Il Han, sadece bu sahne için bile buraya gelmeye değdiğini düşündüğü için kendini lanetledi. Ama belki de yüksek lanet direncinden dolayı hiçbir şey olmamıştı.
“S-sen de kimsin?”
“B-bu efsanevi şekil değiştiren mi? Kah-kahrolası ejderhalar…!”
“Öl-öldür bizi! Asla arkadaşlarımızın yerini söylemeyeceğiz!”
Onları sabit bir şekilde durmaya zorlamak dışında hiçbir şey yapmamış olsa da başkalarının olduğunu da öğrenmişti. Il Han ciddi bir şekilde dedektif olmayı düşünerek onlarla konuştu.
“İnanıp inanmamak size kalmış ama ben bir insanım ve Reta Kar’iha ile olan ilginç karşılaşmamdan sonra Dareu’daki ejderhaları avlıyorum.”
“Reta Kar’iha!? Bu kıtanın son kahramanı…”
“Sen gerçekten de insan mısın?”
Hepsinin gözleri kocaman açılmıştı. O ana kadar yaşam tarzları yüzünden kolayca Il Han’a inanamazlardı.
“Hayır, sana inanamayız. Sen bir ejderhasın!”
“Reta Kar’iha’yı da o hale siz ejderhalar getirdiniz! Size asla inanmayacağız!”
“Tamam, inanmayın o zaman. Soracak bir şeyim vardı ama başka zeki varlıkların da kurtulduğunu öğrendiğimden sorun yok.”
Il han arkasını dönerek oradan ayrıldı. Temiz girişi ve de temiz çıkışı sayesinde elflerin kafası daha da karışmıştı.
“Buraya bir şey istediğin için gelmedin mi!?”
“Arkadaşlarımız geldiğinde hepimizi birlikte öldürmeyi planladığını söyleme sakın!”
“İstediğin asla olmayacak!”
Il Han hiçbir şey söylememiş olsa da kendi hakkındaki her şeyi ortaya çıkarmışlardı.
Hiçbir şey yapmadan ayrılmaya çalıştığında elflerin kafası karışarak onu yakaladılar.
“B-bekle! Eğer gerçekten ejderha değil de bir insansan o zaman buraya gelme sebebini duymak istiyoruz!”
“Heh!’
Tam olarak planladığı gibi olmuştu.
[Kötü bir şey yapmıyorsun ama nasıl böyle şeytani bir gülümsemen olabilir…]
[Mükemmel iletişim yeteneği.]
Reta’nın hiç de kendi kişiliğine uymayan övgüsünü dinleyen Il Han elflere döndü. Kaskının, elflerin onun yüz ifadesini görmesini engellemesi iyi olmuştu.
“Reta Kar’iha’dan bir talebim var. Kendisinin son elf olduğunu sanıyordu ama burada kurtulanlar olduğuna göre neden öyle olduğunu bilmek istiyor.”
“Nasıl bir insan...”
“Reta Kar’iha öldü. Nasıl o…”
“Aynı yöntemle, onun düşüncelerine eşlik ediyorum. Bunu kanıtlamak zorunda mıyım? İmparatorun büyü biçiminin benim tarafımdan kontrol edildiğini göstersem yeterli olur mu?”
Daha iyi bir kanıt olamazdı. Reta’nın hafif testiyle birlikte elfler hemen Il Han’ı içtenlikle kabul ettiler. Son kahramanları Reta Kar’iha’yı çok iyi biliyorlardı.
“Çok zayıf olduğumuz için ona yardım edemedik. Gerçekten üzücü bir durum.”
“Ama ölümüne korkmuştuk. Sadece saklanabilmiştik, onlar…”
“Peki, nasıl hepiniz hayattasınız?”
Il Han tekrar sordu. İçinde çok büyük bir sırrın barındığını düşünse de elflerden biri tereddütsüzce cevap verdi.
“Kendilerine ‘Günbatımı Bahçesi’ diyen kişiler, daha dünyamızın sonunun gelmediğini söyleyerek bizi sakladılar…
Ne… Çocukken oynadığı oyundaki birliğin çocukça olan ismi neydi? Il Han’ın kafası karışmıştı ama Erta bir şeyleri anlamış gibi gözüküyordu.
[Günbatımı Bahçesi, geleceği okuma güçleri olduğunu iddia eden ve gizemli şeyler yapan bir gurup üstün varlıktan oluşuyor. Yıkıcı Şeytan Ordusu ya da Parlak Işık Ordusu gibi bize açık bir şekilde karşı koymuyorlar ama tuhaf bir tarzla etrafta dolaşıyorlar ve biz de onlara karşı olmayı tercih ediyoruz.]
“Hmm, yani bir tarikat gibi.”
[Aynı şekilde, yüce olduklarından dünyaların işleriyle doğrudan ilgilenemiyorlar bu yüzden de özel olanlarla iletişim kuruyorlar.]
“Teşekkürler. Sen en iyisisin, Ertawagon.”
O anda Il Han daha da huzursuzlaşmıştı.
Sebebi basitti.
Erta’nın da az önce dediği gibi Günbatımı Bahçesi’nin üyeleri düşük varlıklar olmalıydı ama elfler değildi, üstün varlıkların onlarla iletişime geçmesi için yeterince güce sahip değillerdi. Şu ana kadar, bildiği kadarıyla yakınlarda bu tanıma uyan sadece bir tür vardı.
Yani bir süreye kadar öyleydi.
“Yani sizi buraya saklayanlar ejder türü müydü?”
Elflerin sonunu getirenler kesinlikle ejder türüydü. Ama elfleri, kendi türlerinin gözünden koruyabilecek biri varsa o da ejder türünden başkası olamazdı.
“Evet. Buranın yakınlarında yaşayan on kadar ejder türü! Günbatımı Bahçesi’nin emri altında olduklarını söyleyerek bizi sakladılar.
“Oooh! Yani gerçekten de böyleydi.”
Mahvoldular!
“Onları öldürmenin biraz kötü olacağını düşünmüştüm!!
[Ama yine de onları acımasızca öldürdün.]
Elbette hiç pişman değildi. Eğer tanıştığı her canavara, düşman mı müttefik mi diye soracak olsaydı ölen ilk kişi kendisi olurdu. Üstelik ejder türünün elfleri koruduğunu düşünmesinin imkânı yoktu.
Kendisini haklı çıkarmaya çalışmıyordu. Dünya Büyük Değişim ile tanışmadan çok önceleri Il Han bencilce yaşama kararı vermişti. Lita ile birlikte yeryüzünde yalnız bırakıldığı andan itibaren.
Sadece bir şeylerin, düzgün giden işlerini bozması konusunda endişeliydi.
“Bu şekilde eninde sonunda Günbatım Bahçesi’ne karşı gelmiş olmuyor muyum?”
[Sana doğrudan dokunamazlar. Hayır, geleceği okuyabildiklerini söylüyorlardı, yani büyük ihtimalle ejder türünün senin tarafından öldürüleceğini biliyorlardı. Endişelenmene gerek yok. Sadece bize sorun çıkaracaklar. (Melekelere)]
“Öyleyse sorun yok.”
Il Han omuz silkti. Artık Günbatımı Bahçesi’ne ait olanları öldürdüğüne göre artık planlarının ne olduğunu öğrenme ihtimali de ortadan kalkmıştı. Ama bunu umursamıyordu.
Il Han’ın Dareu’ya gelirken tek amacı vardı ve o da ejderhaları yok etmekti! Başka konularla ilgilenmesi için hiçbir sebep yoktu. Tek yapmadı gereken asıl hedefini gerçekleştirmekti.
“O zaman burada saklanmaya devam edin.”
“P-peki ya sen?”
“Sizin yaşadığınız yere sızma gibi bir niyetim yok, endişelenmeyin. Ah, ama birine beni gördüğünüzü söylerseniz sizi mutlaka öldürürüm.”
“ *Hıçkırır* ”
Il Han elflere cevap verdikten sonra arkasını dönerek Reta’ya yeterli olup olmadığını sordu.
Reta tatmin olmuştu.
[Onların burada huzur içinde yaşamasına izin vermiş olsalar da bütün ejder türünü öldürmeliyiz. Lütfen yardım et, Yu Il Han-nim.]
“Bana bırak.”
Daha çaylak bile olsa Il Han’ın uzmanlığı Ölüm Tanrılığı değil miydi?
Reta, kendi türünden geri kalanlar olduğunu öğrendiğinden daha da istekli olmuştu.
Il Han, bir kez daha, Günbatımı Bahçesi’nin neyin peşinde olduğunu düşünerek surat asan Erta ile birlikte oradan ayrıldı.
Daha üçüncü sınıf ejder türlerini yok etmeden dördüncü sınıfla karşılaşacağını tahmin etmişse de, Il Han’ın onları yok etme emellerinden veya etrafta öylesine dolaşmasından bağımsız olarak hiçbir ejder türü Il Han’ın avlanmasını fark etmemişti.
Büyü biçimine de hiçbir şey olmadı. Yolculukları, Il Han’ı hafiften hayal kırıklığına uğratacak kadar sorunsuzca devam ediyordu.
17 güç geçti.
Il Han, sınıf gelişimi için gerekliliklerden biri olan on bin tane üçüncü sınıf canavarı öldürmeyi bitirmiş ve sonunda dördüncü sınıfların peşine düşmüştü.
Magnec