Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

48. Bölüm Ben de İkinci İşimi Geliştiriyorum (10)

Çevirmen: Kamiyasora / Editor: Kamiyasora

Üç trol, Erta’nın gücünün birazını kullanarak yaptığı illüzyonun etkisi altındaydılar ve uyduruk bir şekilde Michael Jackson’un ay yürüyüşünü taklit ediyorlardı.

Ölüm Tanrısıyla olan savaşından aldığı yaralar oldukça ciddiydi ve Yu Na’nın yeteneğiyle tamamen iyileşmemişlerdi. Ama bu trolleri öldürmesini engelleyemezdi.

Ha Jin otuz saniye demişti. Il Han ise bu yeterli demişti ve öyleydi de.

“Hop!”

Bağırarak koşmaya başladı. Troller onu fark etmemişlerdi. Il Han, yoğun savaşa rağmen keskinliğini kaybetmemiş mızrağını kaldırıp fırlatarak trollere saldırdı.

[520,938 deneyim kazandın.]

[518,556 deneyim kazandın.]

[549,289 deneyim kazandın.]

Hızlı bir saldırı ve yıldırım çarpar. Atış, mana kullanamayan bir insana göre inanılmazdı ve her vuruşunda bir trolü öldürmüştü.

Sürpriz saldırı öylesine gizemliydi ki diğer troller fark etmemişlerdi bile.

Evet. Az önce üç tane üçüncü seviye canavarı sürpriz saldırıyla öldürmüştü.

[İkinci sınıf canavarı sürpriz saldırıyla öldür 100/100]

[Üçüncü sının canavarı sürpriz saldırıyla öldür 1/1]

[İşini geliştirmek için gereken kriterleri yerine getirdin.]

Erta’nın planı başarıya ulaşmıştı.

[Çaylak Orakçı oldun. Gizlenmenin etkisi 10% artar. Sürpriz saldırı sırasında kritik vuruş şansı ve saldırı gücü 30% artar. Saldırı gücü ölümüne dövüşte 20% artar.]

[Gizlenmenin evrim için gerektirdikleri basit.]

[Birikmiş kayıtlara sahip olmalısın. 53. Seviyeye ulaştın. 5 Güç, 5 Çeviklik, 5 Sağlık, 5 Büyü artar.]

[Pasif Ölüm Koleksiyoncusu yeteneğini öğrendin. Öldürdüklerinin yaşamlarını toplayacaksın.]

[Mana kullanamazsın. Aktif yetenekleri kullanamazsın.]

[Bir alt sınıf kazanabilirsin.]

            [Yu Il Han]

[İnsan Çaylak Orakçı 53. seviye]

[Unvan – Pankozmik Yalnız; Bir vuruş senin için bir vuruş benim için (Kritik Vuruş şansı 10%); Efsane Yaratıcısı (Üretici faaliyetler 20%); Üç vuruş değil iki vuruş değiş tek vuruş (Büyü taşı bulma şansı ve deneyim 20% artar.]

[Güç 152, Çeviklik 156, Sağlık 147, Büyü 69]

[Aktif Yetenekler – Gizlenme: Son seviye, Mana İşçiliği: 28. Seviye, Süper İnsan Gücü: 1. Seviye]

[Pasif Yetenekler – Yakın Dövüş: Son Seviye, Mızraklı: Son Seviye, Kör Silah Ustası: Son seviye, Silahşörlük: Son Seviye, Atış: Son seviye, Parçalama: Son seviye, Demircilik: Son Seviye, Kutsal Yenilenme: Son Seviye, Yemek Pişirme: 11. Seviye, Kritik Vuruş: 9. Seviye, Aşırı Zehir Direnci 4. Seviye, Ölüm Koleksiyoncusu: 1. Seviye]   

İkinci sınıf. Birinci sınıfla kesinlikle kıyaslanamazdı. Birinci sınıf ve ikinci sınıf canavarlar arasındaki deneyim farkından bile daha fazlaydı. Çünkü gereklilikleri yerine getirmeden ulaşılamayacak bir seviyeye ulaşılmış olmasıydı.

Üstüne bir de Il Han, bütün ikinci sınıflar içinde en canavarımsı olan Çaylak Orakçı’yı kazanmıştı; en güçlü olan canavarımsı sınıf. Sadece onun için oluşturulduğunu söylese abartmış olmazdı. Üçüncü sınıfta ancak normal durabilecek bir güçtü ve bunu söylemek yeterliydi.

Ama bunlar Il Han için önemli değildi. Sadece birinci sınıfken, Ölüm Tanrısı tarafından köşeye sıkıştırılmıştı. İkinci sınıfın ona ne kadar güç verdiği önemsizdi.

Önemli olan, seviye atlamış olmasıydı. Seviye artışı, onun gelişiminin önüne konulan engelleri tamamen kaldırmıştı. Bunun sayesinde, sağlığı tamamen onarılmıştı!

Bu onun için yeterliydi!

Böylece Il Han yazıları düzgünce okuyarak zaman kaybetmedi. Trollerle işi bittikten sonra hızlıca koşarken seviye atladı.

Söz verdiği otuz saniyeden geriye on saniye kalmıştı.

“Kuaaaaah!”

[Zayıfsın, çok zayıfsın!]

“Lütfen oppanın ölmesine izin vermeeeee!”

Kutsal Şövalye Ha Jin umutsuzca saldırılarına devam ediyordu. Ayrıca özel bir yetenek de sergiliyordu ama onun sağlığını onarmak Yu Na’nın göreviydi.

“O çocuk, nasıl dayandı, khuk!”

[Bana hayatını ver!]

“Ölmeeeee!”

Ha Jin Ölüm Tanrısının saldırılarıyla boğuşuyordu, üstüne Yu Na’nın büyüleri savaş alanını tam bir kaosa çeviriyordu. Ne yazık ki, bu savaşa hiç yardım etmeyen iki melek sadece, çok uzakta görünen zaferleri için dua edebilirlerdi.

[Kang Ha Jin’in ölmesinde sorun yok ama bu durumda Na Yu Na da ölür.]

[Gerçekten de çok soğuksun.]

[Eğer Na Yu Na ölürse sana çok sinirlenirim Erta!]

[Böyle şeyler söyleme de bekle!]

Erta, Il Han’ın bir şekilde hayatta kalmasıyla rahatlamıştı. Ama Feyta, koruduğu kişinin ölecekmiş gibi görünmesinden dolayı ağlamak üzereydi.

İki farklı düşünceleri olan melek, sözlü olarak kavga ederken Ha Jin’in zırhı sonunda parçalanmıştı.

“Kahak!”

[Geber!]

“Kyaaa, hayır!”

O sırada sürekli Ha Jin’e büyü yapan Yu Na ilk kez Ölüm Tanrısına kollarını uzattı.

“Lütfen bu kötü kişiyi cezalandııııır!”

Parlak pembe ışık, Yu Na’nın iki elinden çıkarak Ölüm Tanrısını vurdu. Ondan direk darbe alan Ölüm Tanrısı buna hazır değildi. İnanılmaz bir şekilde onlarca metre uzağa uçarak yere yapıştı. Görüntüsü, Il Han ile savaştığı zamankinden daha da acınasıydı.

[Kuhaaah!]

[Bu kadın neyin nesi!?]

[İnsanlığı kurtaracak olan çocuk!]

Saldırısının ardında muazzam bir güç vardı. Elbette, Tanrı’nın gücüyle akraba olan gücü Ölüm Tanrısını ezmişti. Tek bakışla kötü biri olduğu anlaşıldığından Yu Na’nın gücü daha da artmıştı.

Il Han ile savaşında düşen sağlığı, Ha Jin ile dövüşünde geri gelse de bu saldırıyla inanılmaz ölçüde düşmüş ve onu hareketsiz bırakmıştı!

İki sorun vardı. Hareketsiz hali uzun sürmezdi. Diğeri ise Yu Na’nın gücü azalmıştı.

“Ne yapacağız- Oppa kaaaaç!”

“Ben de hareketsiz kaldım…!”

Ha Jin dişlerini sıkarak cevap verdi. Ölüm Tanrısının büyüklüğü yüzünden gelen şok yüzünden sadece ağzını oynatabiliyordu.

Yu Na sayesinde lanetten etkilenmemişti. Ama eğer Ölüm Tanrısı hareketsiz halinden sıyrılırsa sırada başak bir şey olmayacaktı. Gerçekten ölürdü.

Siktir – Ha Jin mırıldandığı sırada birisi onun elini tutarak mırıldandı.

“Benimle takım ol.”

Ha Jin bilinçsizce başını salladı. O anda…

[Yeni bir takım üyesi kazandın.]

[Takım üyesi: 3]

Takım üyesinin sınırı, yeni kişiyi de içine almak için genişledi. Ha Jin sonunda durumu fark ederek gözlerini kocaman açtı. Üzerindeki şok etkisi hala geçmediğinden göremiyordu ama takıma kimin katıldığı açıktı.

“Geri döndün…!”

“Shhh!”

Il Han sessizce fısıldayarak yeri tekmeledi. Ha Jin sonunda onun arkadan görüntüsünü görebiliyordu.

Kapkara zırh yer yer çizilmiş ve hatta parçalanmıştı ama omuzları her şeye rağmen çok güvenilir duruyordu.

Ha Jin bilinçsizce rahatladı. Rahatladığını fark ettikten sonra tuhaf bir duyguya kapıldı. Şuana kadar hayatındaki bütün her şeyi kendi başına çözmüştü ama bir görevi terk ederek başkasına bıraktığında rahatladığı hiç olmamıştı.

Ama Ha Jin’in bir şey hissedip hissetmediğini Il Han umursamıyor ve cesurca koşuyordu. Yeni sahip olduğu güçle mızrağını yumuşakça elinde tutuyordu.

Ölüm Tanrısı hala şokun etkisindeydi ve bütün zayıflığı ortadaydı. Böylece Il Han’ın ona yaklaştığını fark etmedi.

Elbette Il Han, Ölüm Tanrısının tüm sağlığıyla onu beklediğini bilse bile yolundan şaşmazdı. Çünkü onun bütün her şeyini görmüştü. Analiz etmiş ve yapabileceği her şeyi görmüştü. Korkması için hiçbir şey yoku.

[Kahak, insanlar, yeni kayıt! Kayıt!]

Ölüm Tanrısının hareketsizliği geçiyordu. Saçmalarken vücudunu kaldırdı. Ama hala Il Han’ı fark edememişti.

En doğal olan da buydu. İlk seferde Il Han’ı fark etmesinin sebebi Erta’nın onun yanında olmasıydı, canavarın kendi yeteneğinin ardını görebilmesi değildi.

Ama Il Han şuanda tek başına koşuyordu ve Erta onu geriden izliyordu. Zaten güçlü olan gizlenmesi daha da artmıştı.

Küçük bir gülümsemeyle Il Han Süper İnsan gücünü aktive etti. Bütün kas gücü iki kolunda toplandı ve mızrağını hiç tereddüt etmeden batırdı.

[Kritik Vuruş!]

Son anda Ölüm Tanrısı kafasını kaldırdı ve gözleri Il Han’ınkilerle buluştu. Il Han beklemediği bir şeyi keşfetti.

O bit ‘şey’ değildi. Il Han’ın inanılmaz derecede fazla kitap okuması düşünüldüğünde olayı utanç verici bir hata yapmıştı.

O sırada daha da inanılmazı Ölüm Tanrısı ağzını açtı.

[T-teşekkürler…]

Cehennemin derinliklerinden gelen metalik bir kükreme gibi değil de, temiz ve güzel bir kadın sesiydi. Sadece o ses bile, onun orakların bulunduğu bir savaş alanındansa bir çiçek tarlasına uygundu.

“Hop!”

[31,969,409 deneyim kazandın.]

[55. Seviyeye geldin. Güç 4, Çeviklik 2, Sağlık 2, Büyü 2 artar.]

[157. Seviye Reta Kar’iha’nın kayıtlarını kazandın.]

[Ölüm Koleksiyoncusu aktive edildi. Reta Kar’iha’nın gücünü emerek onu depoladın.]

İlk defa sekiz haneli bir deneyim kazanmıştı. Şok geçiren Il Han ne olur ne olmaz diye kafasını çevirdi ama Ha Jin Ve Yu Na da canlı bir şekilde seviye atlamışlardı.

“Fuu. Bu gerçekten de güçlü biriydi. Cehennem Kulesinde geçirdiğim on yıl boyunca böyle bir düşmanla hiç karşılaşmadım.”

“Çok karmaşıktıııı.”

Güvende oldukları onaylandığında ikisi rahatlayarak konuşmaya başlamıştı. Il Han da aynı şekilde etrafta bir düşmanın olmadığını onayladığında rahatlamıştı.

Ve Reta Kar’iha’yı parçalamak için kemik bıçağını çıkardı.

[Orada dur.]

“Neden peki?”

[O bir kız!]

“O bir canavardı.”

Il Han’ın saygısız olmak gibi bir niyeti yoktu. Eğer canavarın bir cinsiyeti varsa ne olmuştu? Önemli olan tek şey, derisinin kalınlığı, kemiklerinin sertliği veya o büyü taşının olup olmamasıydı – bu üçüyle ilgileniyordu!

Ama tam harekete geçecekken Reta Kar’iha’nın bedeni yere çökerek donuk bir ışık yaymaya başladı ve siyah küle döndü. Il Han buna bakarken acınası olduğunu düşünmüştü ama Erta, Feyta, Ha Jin ve Yu Na bu sahneyi görünce kaskatı kesilmişlerdi.

“Hup!” (Ç/N: Bir anda alınan nefes efekti.]

“İmkansız olduğunu düşünmüştüm ama…”

Yani ortada sadece onların bildiği bir şey vardı.

Onların hareketlerini fark ettiğinde Il Han da, dışlanmamak için onların yaptığını yaptı. Hareket kopyalama yeteneği, Kontrol C, Kontrol V olarak çağırılabilirdi! Yeteneği mükemmel bir şekilde aktive edilmişti ve yanındakilerin tuhaf şeyler hissetmemesini sağlamıştı.

[Yok artık. O gerçekten de bir Kaçak’tı.]

Il Han umutsuzca bu havalı ismin ne olduğunu sorma içgüdüsüne karşı direnirken uçarak kafasına yerleşen Erta kısık sesle açıkladı.

[Büyü taşı yutarak canavarın manası tarafından ele geçirilenlere Kaçak deniyor. Senin de gördüğün gibi öldüklerinde kara bir toz haline geliyorlar.]

“Aha.”

Il Han sonunda biliyordu. Yani Reta Kar’iha, insan, elf ya da başka bir şey olup olmadığı bilinmese de canavar değil, gerçek bir kadındı.

İki tane olumlu şey vardı. İlk olarak yerde siyah renkli bir büyü taşı vardı. İkincisiyse kapkara pelerin ve de orak orada kalmıştı. Elbette melekler de bir başka duruma seviniyorlardı.

[Ah, zindanın girişi açılıyor!] (Feyta)

[Kendi yeteneklerimizle geri döndük. Yani Reta Kar’iha’nın gerçekten bir sırrı vardı. Bunu onun ağzından duymamamız yazık oldu.] (Erta)

Erta, Il Han’a bakarak sessizce konuşmuştu. Omzunu hafifçe dikleştiren Il Han ona çıkıştı.

“Neden bana öyle bakıyorsun? Bir sorun mu var?”

[Bakıyorum çünkü çok yakışıklısın. Neden, üzücü mü?]

Erta’nın karşı saldırıları da günbegün artıyordu. Dilini şaklatan Il Han bunu sadece kabul edebilirdi.

Bulmacanın bir parçası bile çözülmemişti. Yerine şüphe daha da derinleşmişti. Üstün varlıkların bile gücünü kısıtlayan gizemli zindan. Dünyada olmasına imkân olmayan üçüncü sınıf bir Kaçak. Ve de terkedilmiş bir dünya.

Dünyada neler olduğunu bilmiyordu.

Tek bir gerçekten emindi – Kendisi kazanmıştı.

Ve de harika bir şekilde hayatta kalmıştı.