Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

22. Bölüm Benimle Avlanmayı mı İstiyorsun (3)

Çevirmen: Kamiyasora / Editor: Kamiyasora

Savaş bittikten sonra yapılacak ilk şey kurtarma operasyonuydu. Zamanında başka dünyaya kaçamayanlar, savaş sırasında yaralananlar, enkaz altında kalanlar… Savaşın büyüklüğü birçok kaybın da yaşanmasına sebep olmuştu.

Il Han ve imparatoriçe de, leoparın bedeninden kurtulur kurtulmaz kurtarma ekiplerine katıldı. Ama üç dakikalık yorgunluğun ardından Il Han’ın birkaç tonluk enkazı kaldırırken ki görüntüsü oldukça şaşkınlık vericiydi.

“İkinci sınıf gerçekten de farklı.”

“Maskesi değişmiş, değil mi? Canavar kemiklerinden yapılmamış mı o?”

“Oradaaa! Binaya dikkat ediiiiin!”

Kurtarma çalışmaları bitmek üzereyken, leoparın büyüklüğü de yarısına inmişti. Boyu küçülmüş olsa da insanlar, önlerindeki koca cesetle mücadele etmek zorunda kalmışlardı. Sebebi sadece savaş ganimetlerinin nasıl dağıtılacağı değil, aynı zamanda cesetle uğraşabilecek yüksek seviyede birinin de olmamasıydı.

“Ben denerim.”

“Hayır.”

Bir asker bıçağını çıkarır çıkarmaz, ters dönmüş bir arabanın içindeki askeri kurtaran Il Han, karşı çıkarak olaya dâhil oldu. Her ne kadar sosyal becerisi olmayan bir yalnız olsa da göz göre göre kazandıklarını kaybedecek bir aptal değildi.

“Cesedin büyüklüğü göz önünde bulundurulursa, en büyük payı benim almam lazım sanırım…”

“Ah.”

Tek yürek olup savaşsalar da, savaş ganimetlerine sıra geldiğinde insanlar anında açgözlülük yapmaya başlıyordu. Dahası, hayatlarını ortaya koyarak savaştıklarından, kimse kendine düşen ganimeti başkasına kaptırmak istemiyordu. Buradaki sorun, herkesin ölümüne dövüşmesiydi.

Il Han imparatoriçeye bakarak sordu.

“Adil olan miktar nedir?”

Karar veremediğinden başka bir insana sormalıydı. Ama soracağı insanın muhakemesine güvenmek zor olduğundan, hayatını onun ellerine bırakan kadına güvenmeyi seçti.

“60% sana, 20% bana ve 20% de geri kalanlara.”

Savaştakinin aksine, imparatoriçe soğuk bir sesle konuşmuştu. Il Han, kadının sözlerini onayladı.

Bir andan dünya, tek bir önemli insanın etrafında dönmeye başlamıştı.

Başkası da, bu sonuncun tam olarak doğru olduğunu söylemeliydi. Sonuçta Il Han olmasa bütün bir bölge, içindeki insanlarla yok olabilirdi.

“Buna itirazı olan var mı?”

“…”

“…”

Il han etrafa bakınarak kadının sözlerine itiraz eden olup olmadığını araştırdı.

Aslında iki en güçlü insanı reddedemeyecekleri gibi, bu dünyada en çok canavarla savaşmış olan en deneyimli imparatoriçenin sözlerine de karşı gelemezlerdi.

“60% diyorsun ha?”

Il Han serinkanlılıkla durumu değerlendiriyordu. Karşısındaki cesette, boy küçülmüş olsa da en az kahverengi ayı kadar büyük parçalar vardı.

Derisiyle bir zırh yapamayacak olsa da, eldivenler, çizmeler ve bu tür şeyler yapabilirdi. Kemikleri hakkında ise tekrar konuşmaya bile gerek yoktu, mükemmel bir malzeme olabilirlerdi.

Her şeyden de öte…

Il Han hızla canavarın kafasına zıpladı. Sonra da devamlı saldırılarıyla açtığı yaraya elini daldırdı. Kemik bıçağını çıkararak düzgün bir şekilde et ve kasları doğradı. Bir şey arıyordu. Sonunda:

“Gerçekten de burada! Bir tane olmasını bekliyordum.”

[Üçüncü sınıfa geçebilecek kapasitede olduğundan büyü taşı da çok kaliteli olmalı.]

Dışarı çıkardığı şey, parlak mavi ışık yayan bir büyü taşıydı. Şuana kadarkiler gibi küçük değildi. Boyu Ferrero Rocher kadar büyüktü. (Çikolata)

“Bu bir büyü taşı!”

“Vaay, ikinci sınıf bir canavarın büyü taşı!”

“Gulp.”

Il Han tekrar imparatoriçeye baktı. Onun sözlerine güvenebilirdi. Hayır, şuanda ondan başka güvenilebilecek birisi yoktu.

“Ne dersin?”

“Bu, 60% gibi görünüyor.”

İmparatoriçe başıyla onayladıktan sonra büyü taşını hemen cebine koydu.

“Ben bunu alacağım millet. Geri kalanını kendi aranızda halledersiniz.”

“Ama bu büyü taşı!”

Bir asker konuşsa da, Il Han’ın başarısını harika bulanların ve de özellikle onun sayesinde kurtulanların bakışları yüzünden geri çekildi.

Ama insanlar her zaman aptal olduklarından ve hatalarını sürekli tekrar ettiklerinden, kocaman büyü taşından dolayı açgözlülük yapanlar olmuştu.

“En azından büyü taşını farklı bir şekilde hesaplamamız gerekmiyor mu!?”

“Ben de hayatım pahasına savaştım. Ben de büyük yaralar aldım!”

“Bölüğümüz büyü taşında hak iddia ediyor. Bu şekilde bir paylaşıma razı olamayız!”

Savaş alanında tek yürek olmuş insanlar, hırsları yüzünden ortalığı birbirine katmıştı. Durum nasıl bu kadar çabuk değişebilirdi? Şuana kadar dünyalıları sadece savaştaki hallerine bakarak yargılayan Erta bile şaşkına dönmüştü.

[Düşük varlıklar gerçekten de iyi değiller. Herkesin senin gibi olduğunu düşünerek aptallık ettim.]

“Beni bu şekilde övsen bile sana bir şey vermeyeceğim.”

[En azından seni övdüğümü biliyorsun.]

Il Han Erta’nın sözlerinin üzerine gülümseyerek cebine koyduğu büyü taşını geri çıkarttı.

“Güzel, öyle olsun.”

“Bunu ne başında yapmalıydın.”

“Durum daha da çirkinleşmeden bunu yaptığın için şanslıyız.”

Bu durumda çirkin olan kimdi? Il Han bunu merak etse de sormadı. Muhteşem inançlarından ve hayat görüşlerinden ötürü Il Han’ın taşı almasına karşı çıkabilirlerdi.

İnsanların düşünce tarzını değiştirmek kolay değildi. Çoğu ne olursa olsun haklı olduklarını düşünüyordu. Doğruyu onlara ne kadar gösterirsen göster, bunu kabul etmek yerine yalan söylemişsin gibi davranıp sana saldırabilirlerdi.

Tabii ki bu sadece onlar için geçerli değildi. Il han da bazen yanlış bir şeyin doğru olduğunu savunabilirdi.

Yani böyle bir durumu sözlerle çözmek imkansızdı.

Bunu çok daha önceden fark etmiş olan annesi şöyle demişti:

“Neden, böyle harika yumrukların varken sözlerle savaşasın.”

Il Han bütün gücüyle büyü taşını fırlattı. Büyü taşı herkesi geçerek leoparın kafasında, derinlere, Il Han’ın onu çıkardığı ilk yere gömüldü. Tarihte iz bırakabilecek bir atıştı bu.

“…”

“…”

İnanılmaz sahneye bakan herkes, Il Han’ın leopar için bile fazla gelen gücünü hatırlayarak sessizleştiler. Ama arada sırada kötü kötü bakmıyor değillerdi.

“Ne istiyorsan al ve bana 60% kısmını ver.”

Il Han herkese hitap etmişti.

Eğer dediğimden biraz bile olsa sizi döverim, aklınızdan çıkarmayın.”

Il Han, mızrağını hafifçe sallayarak yeri vurdu. Zarar görmemiş beton zemin gürültüyle parçalandı. Bazıları bunun bir tehdit olduğunu düşünebilirdi ama bunun sebebi, gizlenmesinin ortaya çıkarak insanların onu gözden kaybetmesinden korkmasıydı.

Sessizlik meydanı kaplamıştı. Ama fazla uzun sürmedi. Sebebi, hepsi birlikte saldırsalar bile ona karşı kazanamayacaklarını biliyorlardı.

Özellikle leoparı yendikten sonra daha da güçlenip neredeyse gücünü geri topladıktan sonra…

“…Büyü taşını al.”

“Ne istiyorsan onu yap. Kahretsin…”

“Biz… fazla açgözlüydük.”

Korkusuzca ona karşı çıkan yetenek kullanıcıları korkarak geri adım atmışlardı. Ama Il Han ne onlara güldü ne de başka bir şey yaptı. Kendinden emin bir şekilde leoparın kafasına çıkarak mızrağını sapladı ve hiç zorlanmadan büyü taşını geri aldı.

Bu hareketi insanların daha da geri çekilmesine sebep olmuştu. Çünkü herkes davranışlarının rol olmadığını biliyordu.

“Eğer benim payımı da parçalarsan sana 40% kadarını veririm…. Yarısını vermek istesem de bütün deneyimi sen kazandın. Dolayısıyla bunu karşılamam lazım.”

Hala, donuk görünüşün altına saklanmış canlı bir kişilik vardı. Elbette bu kişi imparatoriçeden başkası değildi.

Sadece o, kampüsteki canavarı öldürdüğü zamandaki gibi, diğerlerinin aksine duruşunu korumuştu.

“Hangi kısım?”

“Kemiklerine ihtiyacım olsa da bana postundan vermen daha iyi olur.”

Sanki bir kasaptaymış izlenimi veren konuşmalarının ardından Il Han bıçağını kullanmaya başladı. Deriyi yüzerek kemikleri iyi durumda dışarı çıkaran hareketlerinin mükemmel olduğunu söylemek, kesinlikle abartı olmazdı.

Üstelik deri yüzme yetenekleri tam olarak yarı yarıyaydı!

Sadece yedi buçuk dakikanın ardından leoparın yarısının derisi yüzülmüştü. Il Han’ın parçalama süreci hem dengesiz hem de kontrollüydü, görülmeye değerdi. Ona bakan insanlar şaşkına dönüyordu.

İşlem tamamlandığında kemikler ve yüzülmüş deri insan boyunu aşan bir yığın oluşturmuştu. Önündeki görüntüye bakınca imparatoriçe sessizce mırıldandı.

“Araba çağırmalıyım.”

Koca leoparın yarısı… Sadece deri ve kemikleri almasına ve eti geride bırakmasına rağmen aldığı miktar oldukça fazlaydı. Söz verdiği miktar olsa bile yine de geriye çok büyük bir miktar kalıyordu.

İmparatoriçe telefonunu çıkararak bir yeri aradı. Bunu çok doğal bir şekilde yaptığını gördüğünde, tahmin ettiği gibi kadın varlıklı sayılabilecek bir aileden geliyordu. Ya da genç yaşta büyük bir servet edinmişti.

Il Han, ondan yayılan sosyal havayı hissedebiliyordu ve onunla arasına bir mesafe koymak istedi.

“Senin kısmına da yardım edeyim mi?”

“Gerek yok. Ben önden gidiyorum.”

İmparatoriçe, birlikte dövüşürken bir arkadaşlık kurmuş gibi görünüyor ve Il Han’a iyi davranıyordu ama Il Han kendini kedin bir terör alanında hissediyordu. İmparatoriçenin yanında kendini rahatsız hissetmesine sebep olan bir duvar vardı.

“Bekle.”

Gideceğini belli ettikten sonra insanlar paniklemişti.

“P-peki ya bizim payımız!?”

“Başkalarından çalmam, merak etmeyin.”

Il Han soğuk bir sesle cevabı yapıştırmıştı. Elbette insanların neden onu orada tutmaya çalıştığını biliyordu.

“Canavarı kendi başımıza parçalayabiliriz.”

“Öyle yapsak bile paçavraya döner.”

“Kemikler de. Bunu nasıl yapabiliriz? Eti mahvetmemizi mi istiyorsun?”

Bir itiraz yükseldiğinde, yangın gibi geri kalanlara da yayılmıştı. Erta insanların tekrardan ağız birliği etmesini görünce çirkin bir ifadeyle mırıldandı.

[İşim konusunda çok şüpheliyim. Belki de kırsal bir yere gidip bir çiftlik falan kurmalıyım.]

“Lütfen öyle yap. Ve oradayken de yerine Lita’yı gönder.”

[…Biraz daha dayanmaya çalışacağım.]

Erta’nın çenesini kapatmasını sağlayan Il Han, yere mızrağıyla vurdu.

“Eğer bana yarısını verirseniz sizin için parçalarım.”

Il Han yalnız biri olsa da, tam anlamıyla gerçek bir yalnızdı.

Şuana kadar her şeyi tek başına yapan Il Han, ona hiçbir şey yapamayacak yüz veya bin kişi tarafından korkutulamazdı.  

“Neden imparatoriçeye 40% bize ise 50%?”

“Büyüklüğü ikine oranla çok farklı. Sadece deri yüzeceksin!”

“B-bekleyin. Eğer Sung Daein Bolt olmasa şuan hiçbir şeye sahip olamazdık. Neden bu kadar üzülüyorsunuz ki?”

“Siktir, herkes beyinsiz!”

“Eğer sen istemiyorsan ben de istemiyorum. Eğer kimse hayır demiyorsa karar verildi.”

Herkes ikiye ayrılırken – bir grup onu desteklerken diğer grup karşısındaydı – Il Han arkasını döndü. Her halükarda elinde yeterince malzeme vardı. Onlardan yarısını istediğinde tek derdi onlara zorbalık yapmaktı.

Kahverengi ayıda olduğu gibi leopar derilerini bir çantaya bağlayarak kemikleri içine koydu.

Bu sırada insanlar da oy veriyorlardı ama seçenekleri hiç bire düşmedi. Il Han onlara gülerek ortamı, pişmanlık duymadan terk etti. Onları gerçekten umursamıyordu.

Ama…

“Senden istediğim başka bir şey daha var.”

“…Nasıl?”

Aracın ne zaman geldiğini ver her şeyin ne ara yüklendiğini bilmese de, kendi payına düşen canavar ürünleriyle birlikte imparatoriçe onu takip ediyordu.

Il Han, şuana kadarki hayatında ilk defa birisinin onu takip etmesinden etkilenmişti.

Sorusu üzerine İmparatoriçe, oldukça isabetli bir şekilde maskesinin ardındaki gözlerine bakarak konuştu.

“Gözlerimi senden ayırmadan sana odaklandığım için seni bulabildim. Gerçekten de inanılmaz bir gizlenme yeteneği.”

Il Han’ı gizlenmeyi öğrenmek istemediğine dair sinirlenmiş bir halde bırakarak devam etti.

“Seninle takım olmak istiyorum. Benim partnerim olmaya layık başka biri olduğunu sanmıyorum.”

“Ama ben bunun hoşuma gideceğini sanmıyorum.”

Il Han’ın kalbinin etrafındaki duvar oldukça sağlamdı. Ama zaten böyle bir tepki bekleyen imparatoriçe buna çok fazla aldırmadan cevap verdi.

“Senin gibi ben de gelecekte dünyada aktif olmayı düşünüyorum. Başka dünyalara gidip de görev yapacak kadar zayıf değilim. …Sen de aynısın değil mi? İnanıyorum ki seninle gelecekte tekrar karşılaşma fırsatım olacak, kesinlikle.”

Il Han da bunu düşünüyordu. Tabii durum, başka dünyaya gitmeyeceğinden değil gidemeyeceğindendi.

İmparatoriçe ona bir isim kartı verdi. Kang Mi Rae ismi, iletişim bilgileri ve daha önce hiç duymadığı bir şirketin adı bulunuyordu kartta. Il Han ona hiçbir şeyi açıklamamış olsa bile onun gerçek kimliğini açıklaması, ona güvendiğini gösteriyordu.

“Lütfen benimle iletişime geç.”

Hemen sonra orayı terk etti. İmparatoriçeye… Kang Mi Rae’ye onu sıkboğaz etmediği için hakkını vermeliydi.

Şimdi yalnızlaşan, diğer bir değişle kimsenin onu bulamayacağı Il Han omuz silkerek mırıldandı.

“Hadi eve gidelim. Yapacak çok işim var.”

[Bunu söyleyeceğini biliyordum.]

Pes eden Erta iç çekerek Il Han’ın saçını çekti. Eve gidelim demek istiyordu.

İmparatoriçe ve Il Han kendi yollarına gittiler. Il Han’ın gittiğinin bile farkında olmayan insanlar hala tartışıyordu ve leoparın bedeni yarısı temizlenmiş bir şekilde çok tuhaf bir şekilde terk edilmişti.

Ve bir anda leopar seğirdi. Ama kimse fark etmemişti.