Bence olay ailesinde degi l eğer annesi ve babası gizlenme yeteneğine sahip olsaydı tanrı ilk başta onlarida diğer dünyaya yollayamazdı
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
143. Bölüm En Önemli Oyuncu Bana Ait (1)
Mi Rae’nin ağlamayı bırakarak kendine gelmedi beş dakikayı buldu. Ağlaması durduktan sonra ne yaptığını fark ederek şaşkınlıkla başını eğdi ve Il Han’ın kollarından ayrıldı.
“Ö-özür dilerim. Lütfen kabalığımı bağışla…”
“Kabalık olacak kadar değil de… Oh, siz de ayrılın!”
“Tch.”
Mi Rae’nin sesi sakin çıksa da kızarmış yüzünden ve gözlerine bakıldığında o kadar da sakin olmadığı görülürdü. Eğer gerçekten bin gün boyunca buradan ayrı kaldılarsa o zaman yaptıkları anlaşılabilirdi.
“Sanırım seni dinlemem gerekiyor. Önce başka bir yere gidelim. Ah, hey, size ayrılın dedim!”
Ne kadar düşünürse düşünsün bu atmosfer onu dağıtacak bir atmosfer değildi. Bu yüzden de üzgün bir gülümsemeyle konuştu. Yalnızlık günlerinde bunu düşünemezdi bile.
“Evet.”
Mi Rae hafifçe başını sallayarak gözyaşlarını sildi. Sonrasında da Yu Na’yı Il Han’dan ayırıp yere fırlattı. Bin gün boyunca çekmeyen telefonunu çıkardı, telefonu çoktan çekmeye başlamıştı.
“Ah ah aaah. Mi Rae çok sertsin.”
“Lütfen kalbini verdiğin kişiye sıkıca yapışma huyunu düzelt.”
Beş dakikada limuzinler olayın gerçekleştiği yere vardı. Il Han her zamanki gibi gerçekçi görünmeyen sahne karşısında şaşkına dönerken limuzinlerden inen şoförler saygıyla Mi Rae ve Yu Na’yı selamladı. Liera onlara bakarak heyecanla bağırdı.
[Dünya bu kadar değiştikten sonra hala güçlerini koruyabilmeleri inanılmaz. Bunu yalnızca parayla yapmış olamazlar… Politik güç gerçekten de önemli.] (Liera)
[Liera, lütfen bir melek olarak gururunu koru.] (Erta)
[Huh? Sanırım az önce bir meleğin ağlayarak Il Han’a yapıştığını gördüm. O melek şimdi nereye kayboldu?] (Liera)
[Ben ağlamadım!] (Erta)
Tekrar bir araya gelen melekler her zamanki gibi kavga ederken tekrar sakinliğini kazanan Mi Rae cansız bir gülümsemeyle Il Han ile konuştu.
“Lütfen bin.”
Limuzinlerle Il Han’ı şaşkına çeviren Mi Rae, bir uçak ve onları koruması için getirtilen ve içlerinde ikinci sınıf yetenek kullanıcılarının bulunduğu sayısız helikopterle zirveye ulaştı.
“Sizi hemen Kore’ye götüreceğiz Leydi Mi Rae, Leydi Na Yu Na.”
“Evet. Oh, babama onunla şimdi buluşamayacağımı söyle.”
“Anlaşıldı.”
Yerde olduğu gibi havada da Mi Rae’yi ve yanındakileri korumaya çalışan birçok yetenek kullanıcısını gören Il Han, kendi elindeki paranın o kadar da çok olmadığını düşündü.
Ast olarak ikinci sınıf yetenek kullanıcılarını almak sadece parayla yapılamazdı. Yalnızca yıllar içinde katılaşan bir sadakat bunları mümkün kılabilirdi.
“Efendim, biz uzaktayken rahatsız edici bir şey oldu mu?”
“Majesteleri. Daha da güçlenmiş gibisiniz!”
“Üstelik daha da yakışıklı olmuş. Aradaki farkı kapatmaya başladığımı düşünüyordum ama hala çok uzaktayım.”
Onun da bir grup sadık astları vardı. Yalnızca insan değillerdi. Kendisinin de oldukça iyi bir iş çıkardığını düşünen Il Han gülümsedi. Her ne olursa olsun herkesin güvenli bir şekilde geri dönmesi çok iyiydi. Gerçekten de böyle düşünüyordu. Nedense tatmin olmuş, tamamlanmış hissediyordu.
New York kapısında bekleyen kurtlara liderlik etmesi gereken Flemir dışındaki herkes birlikte Seul’a gidiyordu. Il Han, kanatlarını gösteremediği için biraz üzgün hissetse de kimse bunu fark etmemişti. Yalnızca Liera ona güldü.
Seul’a varan grup Il Han’ın apartmanına yöneldi. Melekler dışındaki herkes Il Han’ın astı olduğu için oraya gitmeleri çok da tuhaf değildi.
Tabii Mi Rae ve Yu Na bunun dışındaydı.
“Yani üç gün boyunca burada uyumak istiyorsun.”
Il Han, Mi Rae’nin ani isteği üzerine şaşırmıştı. Mi Rae, oldukça mahcup bir şekilde nedenini açıkladı.
“Senin için rahatsızlık vereceksek elbette bir otel odası da tutabiliriz ama ismimi kullanarak bir otel odası tutarsam o zaman büyük ihtimalle babam beni bulmaya gelir… Eğer burada kalırsak ikisi hiçbir şeye karışmaz.”
Il Han ise tersine bunun çok büyük bir yanlış anlaşılma doğuracağını düşünüyordu.
“Mirrr! Hadi ablayla birlikte yıkanalım!”
“Evet.”
“Na Yu Na, burası senin evinmiş gibi koşma ve hemen başını eğ!”
Mi Rae’nin ani isteğinin ardındaki sebep şuydu:
İki yıl ve dokuz ay boyunca dinlenmeden savaşan Mi Rae ve Yu Na stres yaparak fiziksel ve zihinsel olarak sınırlarını zorlamıştı. Na Yu Na’nın yenilenme büyüsü sayesinde çok fazla yorulsalar da ölümden kurtulmuşlardı!
Ama şimdi klana geri dönerlerde birçok işle boğuşmaları gerekecekti. Mi Rae inanılmaz bir rasyonellikle kendini yargılayarak dinlenmeye ihtiyacı olduğu sonucuna varmıştı. İkinci değişim olsun, Yıldırım Tanrısı klanı olsun, ancak vücudunu ve kalbini dinlendirdikten sonra çalışabilirdi.
“Öyle bile olsa, yalnızca özür dileyebilirim…”
“Baba, Mi Rae abla çok nazik, Yu Na abla da!”
Il Han tam reddedecekti ki, kucağındaki Yu Mir gözleri parlayarak konuştu.
“Ama…”
“Baba, kalmaları iyi olmaz mı?”
Yu Mir’e rağmen reddedeceği sırada iki parlak göz kontrolü ele almıştı. Il Han kalbine ve zihnine kritik bir darbe almıştı.
“Ablalarla biraz daha oynayamaz mıyım?”
“…Sana bu yeteneği kim öğretti?”
“Ben, ben, beeeen! Mir çok tatlı, değil mi? Ah!”
Il Han ilk kez Yu Na’nın alnına vurdu. Ama bu aynı zamanda kalabilecekleri anlamına geliyordu.
Yu Na ağlamak üzereymiş gibi görünse de Mi Rae’ye doğru parmaklarıyla zafer işareti yaptı. Mi Rae de gülümsedi.
Anlaşılan üç gün çok hızlı geçti. Il Han Dünya’da olanları Yu Mir ve diğerlerine anlattı. Onlar da Il Han’a kendi hikâyelerini anlattı. Her şeyi duyduktan sonra Il Han’ın izlenimi oldukça basitti.
“Yani Mir, elinden geleni yaparak ilerlemenizi sağladı.”
“Bütün gücümle savaştım!”
Eğer Yu Mir’in gizlenme yeteneği olmasaydı büyük ihtimalle Terkedilmiş Dünya’ya geçtikleri anda ölürlerdi. Daha etkileyici olanı ise Yu Mir’in gizlenme yeteneği, hem kendini hem de arkadaşlarını gizleyecek şekilde evrimleşmişti. Onun sayesinde canavarları öldürerek zorlu dünyada hayatta kalabilmişlerdi!
Takım için özelleşmiş bir yetenek… Doğuştan yalnız olan Il Han için böyle bir şey imkânsızdı. Il Han, oğlunun herkesle ilgilenecek şekilde büyüdüğünü görünce memnun oldu.
“Baba, burada sadece on gün geçtiği doğru mu?”
“Evet, ne bir gün az ne bir gün fazla.”
“Öyle mi? Çok iyi!”
“Sadece on gün sürdü…”
Bu sırada Terkedilmiş Dünya’dan dönenler, kendi bulundukları yerde bin gün geçmesine rağmen Dünya’da on gün geçtiği için paniğe kapılmıştı. Ama medya da dâhil olmak üzere her şey eskisiyle aynı olduğundan gerçeği kabul ettiler.
Aslında ikinci Büyük Değişim’den önce güçlenmiş olmaları çok büyük bir şanstı. Ama kimse zaman akışının neden değiştiğini bilmiyordu.
[Gerçekten öyle mi düşünüyorsun, Il Han? Tesadüf olduğu düşünülürse seninle fazla ortak noktası olduğunu düşünmüyor musun?] (Liera)
Liera cevap verdi. Il Han derin bir şekilde iç geçirdi, böyle bir tepkiyi zaten bekliyordu. Bin yıl boyunca Dünya’da yalnız başına acı çektiği yetmezmiş gibi bir de bütün bunlar kendisi yüzünden oluyorsa nasıl hissedebilirdi ki!
“Yoksa benimle bir ilgisi olduğunu mu düşünüyorsun?”
[Ama bir tesadüf için biraz fazla benzer…] (Liera)
Evet, aslında Il Han da biraz şüphelenmişti. Il Han’ın dışlanmış yılları beklenen sürenin yüz katı değil miydi?
On yıl bin yıl olmuşken on gün de bin gün olmuştu… Oran bir tesadüf için fazla mükemmeldi!
[Yu ailesinde bir çeşit yenilenme yeteneği yok mu?] (Liera)
[Onların sahip olduğu güç yerine onların gizli kayıtlarının Dünya’da böyle değişikliklere sebep olduğunu düşünüyorum.] (Spiera)
[Biliyordum… Il Han gibi Pankozmik bir yalnızın sıradan bir insan olması mümkün değil.] (Erta)
“Bana öyle baksan da cevabı alamayacaksın. Ve Erta, daha sonra benimle çatıya gel.”
Milenyum yıllık yalnızlık zamanında Liera her şeyi bilinmeyen bir hata olarak açıklamıştı ve bin yıl boyunca meşgul olan Il Han da bunun ardını fazla araştırmamıştı. Araştırsaydı hiçbir şey değişmezdi.
Ama Il Han’ın manasından doğan Yu Mir Terkedilmiş Dünya’da kapalı kalmıştı. Eğer Il Han’dan daha farklı olan bir durum varsa o da yanında arkadaşlarının olmasıydı ve Akashik Kayıtla bağlantıdaydı.
Bin gün harcadıktan sonra geri gelmişti ve bu sırada Dünya’da yalnızca on gün geçmişti. Birbirinden ayrı bu iki olaya baktığında çoklu evrenler seviyesinde bir tesadüfün yaşandığı söylenebilirdi ama Il Han ve Yu Mir’in varlığının bağlantılı olmasıyla birlikte hikâye karmakarışık bir hale geliyordu.
[Peki ya bu bilinmeyen Il Han ile bağlantılıysa?] (Liera)
[Bunda ‘peki ya’ diye bir şey yok. Diğer gruplar Il Han’ı canlı yakalamak istiyor.] (Erta)
[Il Han artık daha da güvende olduğundan bu iyi bir şey!] (Liera)
“Bir kaplanın ağzında olmak benim şu anki halimden çok daha güvenli olur!”
Ama birçok küçük örnek, Il Han’ın asıl sebep olmadığını gösteriyordu. O sırada Liera ellerini çırparak konuştu.
[O zaman sen de örnekleri artırırsın, değil mi? Il Han bir çocuk sahibi olabilirsin!] (Liera)
[Ben sağı alıyorum.] (Spiera)
[O zaman ben de sol kısmını döverim.] (Erta)
Liera tuhaf bir şekilde gerince davranıp sürekli hareket ederek ‘Nasıl, dâhice değil mi?’ derken Spiera ve Erta ona zorla boyun eğdirdiler. Il Han’ı çabucak üstün varlık yapmazlarsa Liera aptalının bir yasağı çiğneyeceğinden korkan Erta konuştu.
[Yu Il Han, bu aptalı geri dönüşüm kutusuna atacağım. Bu sırada lütfen ailenle benzer olan şeyleri kontrol et. Sadece ipuçları bulmak bile iyi olur.] (Erta)
“Ever, öyleyse lütfen onu düzgünde geri dönüştür.”
“Ben de büyükanne ve büyükbabayla tanışmak istiyorum!”
“Tamam, öyle yapalım.”
Il Han, elflerle masa tenisi oynayan Mi Rae ve Yu Na’ya baktı, çoktan üçüncü güne girdikleri ve ne zaman gideceklerini düşünerek evden çıktı.
Kendini gizledikten sonra birkaç kez kanat çırparak evine geldi. Annesi de babası da evdeydi. Il Han, önünde Yu Mir olduğu halde içeri girdi. Yu Mir, Il Han’ın ona söylememiş olmasına rağmen kapıdan içeri girer girmez bağırdı.
“Büyükanne, büyükbaba. Merhaba!”
“Il Han, sen mi geldin… Oh?”
“Il Han değil!?”
Evdekilerin, aniden on bir yaşındaki çocuğun ortaya çıkışandan dolayı sakinleşmesi için oldukça uzun bir zaman geçmesi gerekiyordu.
“Manayla yumurtadan mı çıktı bilmem ama kesinlikle senin oğlun. Sana benziyor. Elbette o zamanki senle kıyaslanırsa çok daha yakışıklı.”
Il Han’ın babası Yong Han bir süre gözlem yaptıktan sonra kararını verdi. Il Han gülümseyerek ekledi.
“Aynı zamanda da senin torunun.”
“Peki ya çocuğun annesi?”
Soruyu soran annesi Ye Seul’du. Il Han dürüst bir şekilde cevap verdi.
“Doğumdan önce öldü. Ne de olsa ejderhalar yumurtadan çıkıyorlar.”
“Ah benim oğlum, dul kaldın. Mir, yalnız değil misin?”
Ye Seul geniş bir gülümsemeyle üsteledi. Gerçekçi olmayan bu durum yüzünden panikleyen Yong Han’ın aksine annesi farklıydı. Dahası bu kadar zaman sonra çok daha gençleşmiş görünüyordu.
Artık kesinleşmişti. Birinci sınıfta sıkışıp kalmış babasının aksine annesi seviye atlıyordu! Belki de çoktan ikinci sınıf olmuştu.
İkinci sınıflar şu anda insanlığın 3% kadarını oluşturuyordu. Bunu daha önce düşünmüşse de eğer Il Han’ın bir yeteneği varsa, yoksa hepsi annesinden mi geliyordu?
O zaman annesi yoksa…? Il Han hafiften gerginleşmiş bir şekilde sordu.
“Anne, Ya-umin’de harcadığın on yıl içinde özel bir şey oldu mu?”
“Ya-umin? Ah, ooh.”
Ye Seul gülmeden önce başını yana eğdi.
“Hiçbir şey olmadı. Gerçi şu an yaşıma göre oldukça iyi durumdayım!”
Görünüşe göre annesi onu yanlış anlamıştı. Yong Han ona güldü.
“Ne demen ‘iyi’? Sen yaşlı bir kadınsın.”
“Hey, dışarı çıktığımda herkes senden en az yirmi yaş daha genç görünüyor. İnsanların arkasından kötü konuştuğu kişi sensin, ben değilim.”
“Oh, o haklı baba. Lütfen hala kolayken seviye atla.”
“Seviye atlamanın hiçbir güvenli yanı yok, oğlum.”
Görünüşe göre annesi değildi. Babasının görünüşüne bakıldığında o da değil gibi görünüyordu.
Evet, elbette. Il Han ve Yu Mir’in içinde kapalı kaldığı sapmış zaman ekseni basit bir tesadüftü. Böyle bir kaydın daha mana bile kullanamayan birinin içinde gizlenmesine imkân yoktu.
“Fuu.”
Endişeleri yalnızca birer endişe olduğundan ve de öyle kalacağından dolayı rahatlayarak iç çekti.
Dünya’da geçirdiği bin yıl içinde bu kadar güçlenmiş olsa da bu, hiçbir zaman yüzünde gülümsemeyle konuşacağı bir konu olmamıştı. Eğer ailesi böyle acı çektiyse Il Han bunu zor anlardı.
Artık sakinleştiğinden acıkmıştı. Annesi önünde dururken kendi evine dönüp yiyemeyeceğinden dolayı Il Han sanki onlara borç para vermiş gibi sert bir şekilde konuştu. Böyle konuşmak bir oğul olarak onun ayrıcalığıydı.
“Anne, yemek.”
“Yemek! Yemek!”
Dışarıdan on bir yaşında gibi görünse de Mir hala 1… hayır üç yaşındaydı. Il Han’ı taklit ettiğinden Il Han ona güldü. Ye Seul kalkarak tatmin olmuş bir şekilde gülümsedi.
“Pekâlâ, sizi memnun edecek bir ziyafet hazırlayacağım.”
Sonra mutfağa gidecekmiş gibi göründü ama bir anda dönerek sordu.
“Yani? Bu güzel bayanlardan hangisi benim gelinim olacak? Birden çok aday benim için hiç sorun değil.”
“Kesinlikle kimse yok!”
Il Han bağırdı. Bir anda aklına birisinin yüzü gelmiş olsa da b unu reddederek kendinden emin bir şekilde konuştu.
“Bu dünyada oğlunla evlenebilecek hiçbir kadın yok!”
“Bununla övünüyor musun? O zaman bir de herkese söylemeye çalış!”
Şimdi nasıl bu gayrimeşru çocuğu yollayabilirim? – Ye Seul mutfağa giderken oğlunun geleceğini düşünüyordu.
Magnec