B. Bölümler için çok teşekkürler. Duygusal bölümlerdi
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
37. Bölüm Yeni Evliler (10)
Ailesi nesiller boyu Taran ailesine sadık olan Doktor Phillip, Hugo Roam’dan ayrıldıktan sonra ortalıktan kaybolmuştu. Nereye gittiği konusunda kimsenin en ufak bir fikri yoktu.
Bir yolculuk için Roam'dan ayrılmış ve geçen yıllar boyunca kendisinden haber alınamamıştı. Arkadaşı ya da ailesi yoktu, bu yüzden yokluğu hiçbir fark yaratmamış ve kimse de onu merak etmemişti.
Dük her zaman sağlıklıydı ve bir kere bile öksürmemişti. Doğuştan asil olmasına rağmen, tek bir sağlık muayenesinden de geçmemişti. Hugo, dük ilan edildiğinden beri, aile doktorunun yapacak tek bir işi olmamıştı.
Jerome ve Phillip'in selamlaşma ve hoşbeş dışında, derin bir sohbetleri de yoktu. Aynı zamanda Philip’in eski dükün de aile doktoru olduğu söyleniyordu, ama öyle olsa bile, basit bir aile doktorundan başka bir şey değildi.
Bu doktorun oldukça ilginç olan yönü onun bir baron olmasıydı. Nesiller boyu düklere hizmet etmişlerdi, bu yüzden büyük katkıları nedeniyle hakkını vermek gerekirdi, ancak bu noktadan sonra bu adama fazla dikkat etmeye gerek yoktu.
Ancak Phillip'in adı geçtiği anda Hugo'nun rahat yüz ifadesi kaya gibi sertleşti. Jerome, Hugo'nun parlak kırmızı gözlerini görünce şüphelenmeye başladı.
‘O adam basit bir aile doktoru değil miydi?’
Phillip ile efendisi arasında herhangi bir bağlantı var mı diye hafızasını gözden geçirdi ama hatırlayabildiği hiçbir şey yoktu. Şimdi düşününce, Phillip ilk kez Majesteleri ile görüşmeye geliyordu.
“Bırak içeri girsin. Bugünden sonra, çağrılana kadar ikinci kata yaklaşmasına bile izin vermeyin.”
Dük’ün sesi öldürme niyeti dolu ve ürperticiydi. Efendisinin öfkesini hisseden Jerome elinden geldiği kadar bu sözlere kulak vermeye karar verdi.
“Emredersiniz, Majesteleri.”
Jerome gittikten kısa bir süre sonra, kırlaşmış gri saçlı yaşlı bir adam odaya girdi. Adam sessizce masasının arkasında oturan Hugo'ya yaklaştı ve saygıyla eğildi. Hugo bir an için sessizce baktı ve sonra kuru bir sesle konuşmaya başladı.
“Uzun zaman oldu, ihtiyar.”
Sözlerinde bir gram saygı yoktu ama Phillip umursamıyor gibi, solgun gülümsemesini sergilemeye devam etti.
“Evet, uzun zaman oldu. Görünüşe göre olgunlaşıp büyük bir adam olmuşsunuz.”
Sadece bir aile doktoruna göre adamın duruşu büyük bir özgüvenle dolu gibiydi. Sanki doktor önemli ya da asil kimseyle karşı karşıya değilmiş gibi davranıyordu. Doktorun sesi sakindi, ancak yoğun duygular barındırıyor gibiydi. Sanki adam kendi torununun önünde duruyordu. Ancak Hugo'nun tüyler ürpertici gözlerinde en ufak derecede bir sıcaklık yoktu.
“Tatile çıktığını duydum.”
“Döndüm.”
“Ne yazık. Oralarda bir yerde geberip gitsen ne güzel olurdu. Söyleyeceklerin bu kadarsa, defol. Bundan sonra bana selam vermeyi düşünme bile. Bir daha yüzünü görmeyeyim.”
Dük’ün sesi kitap okuyormuş gibi çıkıyordu. Hugo'nun sesi kuru geliyordu ama sözleri acı bir öfke içeriyor gibiydi. Phillip'in yüzündeki ifade, tekrarlanan bu öfkeli sözlerle değişmedi. Aksine memnun görünüyordu.
“Değişmemişsiniz.”
“İnsanların tabiatı değişmez.”
“Genç efendinin harika bir tabiatı var. Ne de olsa bu yaşlı adamın canını almadınız.”
Hugo küçümseyerek hafifçe homurdandı.
“Yanlış anlama, sadece sana bir can borcum vardı. O aptal çocuk kurtarıcımızı hayatta bırakmamı söylemişti.”
Phillip bir an için bir şeylere özlem duyuyor gibi oldu ve sonra yüz ifadesi normale döndü.
“Genç Efendi Hugo iyi bir insandı. Bu yüzden Taran ailesinin efendisi olmaya uygun değildi.”
‘Genç Efendi Hugo’ adını duyunca Dük’ün gözleri kısa bir an için yumuşadı.
“Bu doğru. Ben şeytanın vücut bulmuş haliyim, bu yüzden burada burayı koruyorum.”
“Genç Efendi Hue.”
“Bana bir kez daha böyle seslendiğini duyarsam ağzını ikiye bölerim.”
Hugo tehditkar bir şekilde Phillip'e doğru hırladı. İçinden ayağa kalkıp yaşlı adamın boynunu ikiye bölmek gelse de kendini tutuyordu. Öte yandan Phillip ona acıyarak bakıyordu.
“Sizin iyiliğiniz için kendini feda etmişti.”
“Ben asla öyle bir şey istemedim.”
Hugo dişlerini sıktı. Vahşi bir canavar olan Hue, Hugo ile tanıştıktan sonra Hugh adını almıştı. Hue Hugh olduğunda, şeytan bir insan olmuştu.
Hugh’ün etrafı her zaman düşmanlarla çevriliydi ve hayatta kalmak için birçok kötülük yapmıştı. Ama aslında yaşamak için hiçbir nedeni yoktu. Hue kardeşiyle tanıştıktan sonra yaşamak için bir neden edinmişti, ancak o zaman kendi hayatından daha önemli bazı şeyler olduğunu fark etmişti. Bu dünyadaki tek kardeşi hayatta olmalı ve onun oturduğu koltukta oturuyor olmalıydı. Bu pis Taran ailesi ancak o velet tarafından arındırılabilirdi. İblis kökenli olan Hue tarafından değil.
“Orada oturmanızı en çok isteyen kişi Genç Efendi Hugo'ydu. Sonuçta ikiniz de Taran soyuna sahipsiniz. O koltuk, onun olduğu kadar sizin de.”
“İblis o gün batı kulesinde öldü. Burada oturan kişi Hugo.”
“O size ait, genç efendi. Gerçek Lord olduğunuzu ne zaman tam olarak anlayacaksınız?”
“Bu asla olmayacak, asla. O çocuğun yaşı dolar dolmaz bu koltuk ona ait olacak.”
Philip küçük bir iç çekti.
“Genç efendi Damien hala çok genç.”
“Bu yüzden bekliyorum ve bu iğrenç yere katlanmaya çalışıyorum.”
Hugo sıktığı dişlerinin arasından konuştu.
“Genç efendi Hugo'nun kanı bu koltuk için dökülmüştü. Bu koltuk çok değerli.”
Hugo ters ters baktı ve sonra ürpertici bir şekilde kükredi.
“Senin ne kadar sinsi olduğunu zaten biliyorum. Bunları bana o zamanlar söyleseydin, boynunu koparırdım. O zaman dilsiz gibi ayaklarıma kapanmıştın. Senden başka o gün olanları bilen herkesi öldürdüğümü biliyor musun, ihtiyar?”
Phillip'in yüz ifadesi ilk kez sertleşti.
“…arkanızda bir iz bile bırakmadınız.”
“Evet. Kendimi tutamadım çünkü midem bulanıyordu. Yani, yaşlı adam. Sen son kişisin. Hadi defolup git buradan. En azından ortadan kaybolursan, bu kötü kokuyu almak zorunda kalmam.”
“Ölen genç efendi, bu seçimi Taran ailesi için yaptı…”
“Tercih mi?”
Hugo iki elini masasına vurup ayağa kalktı. Vücudunu ileri doğru uzattı, parıldayan kıpkırmızı gözlerle Philip’e doğru baktı, hayır, Phillip'in arkasındaki boş alana bakıyor gibiydi. Öfkesi, her an patlamak üzere gibi gözüken yanan bir fırın gibiydi.
“O yaşlı adam kendi oğlunu paralı askerlere köle olarak satmıştı, ancak seçtiği çocuğu bağrına basmak yerine daha sonra ikisini değiştirmeye çalıştı.”
Seçilen kişi Hugo’ydu. Bir kenara atılan Hue. Ancak yıllar sonra, Dük kararını değiştirmiş ve bu sefer Hugo'yu bir kenara atıp onun yerine Hue'yu seçmişti. Bunun sebebi Hugo'nun fazla yumuşak başlı olmasıydı.
Hue hayatında ilk kez yalvarmıştı. Kendi hayatı için değil, başkası için.
“Gelecekte ona dokunmadığınız sürece halefiniz olacağım.”
Onların diledikleri her şeyi yapmıştı. Dersler almış, hatta Hugo olarak dolaşmıştı. Kendi kaba konuşma tarzını bir kenara atıp kendini asil bir dük haline getirmişti. Kendini evcilleştirilmiş vahşi bir hayvan haline getirmiş ve emirlerini yerine getirmek için dükün ayaklarının dibine oturmuştu.
Fakat hiçbir fikri yoktu. Aynı nedenle Hugo da kardeşinin iyiliği için aynı yolu izlemiş, tüm değerlerini bir kenara atıp Dük’ün her dediğini yapar olmuştu.
Babaları olan Dük’ün her ikisini de oyuncak kuklalar gibi oynattığını ilk fark eden Hugo olmuştu ve o an trajedinin başlangıcıydı. Hugo hayatlarıyla oynamayı asla bırakmayacak olan Dük var olduğu sürece, Hue'nun özgür bir hayat yaşayamayacağını fark etmişti.
Hue'nun Roam'dan ayrıldığı gün, Hugo dükü, dükün müritlerini ve ardından kendisini öldürmüştü.
“Hugo tek bir sineği bile öldüremezdi, onu böyle bir zalimliğe sürükleyen o yaşlı adamdı. Seçim mi? Bu onun seçimi değil, saf şeytani açgözlülüktü.”
“Genç efendi.”
“Genç efendi laflarını bırak. Ben Taran'ın aile reisi ve Düküyüm. Hala 10 yıl öncesinde mi yaşıyorsun?”
Dük’ün etrafına ördüğü uzun ve sağlam duvarda tek bir çatlak yok gibiydi. Phillip içini çekti. Zaman yanlış anlaşılmaları çözememişti. Bir yetişkin olduğu için anlayacağını düşünmüştü. Bu boş umuttan başka bir şey değildi.
Taran nesli bu şekilde mi sona erecekti? Böyle soylu bir neslin bu şekilde son bulması doğru muydu? Dük'ün son sözlerinde bahsettiği kader bu muydu? Taran soyu boyunca daha önce hiç ikizlerin doğduğuna dair bir örnek olmamıştı. Belki de bu değişiklik geleceğe dair bir uyarıydı.
“Evlendiğinizi duydum.”
“Ne olmuş yani?”
“Sizden çocuk sahibi olamayacak.”
“Bu benim için mükemmel.”
“Düşes hazretleri bunu biliyor mu?”
“Seni uyarıyorum, sakın karımın yanına yaklaşmayı bile düşünme.”
Hugo şiddetle hırladı. O anda Phillip'in gözlerince şaşkın bir ifade belirdi.
“Genç Efendi Damien'ın bir geline ihtiyacı var. Aksi halde, Taran soyu…”
“KAPA ÇENENİ! O iğrenç sözlerini duymak istemiyorum.”
Kimse Taran soyunun nasıl başladığını veya neden ıssız kuzeyi yönetmeye karar verdiklerini bilmiyordu. Neden imparatoru devirmek için büyük güçlerini kullanmayıp sessizce ve mutlu bir şekilde bir tebaa olarak kalmaya karar vermişlerdi?
Taran ailesinin tek gerçek amacı Taran soyunu devam ettirmekti ve bu gerçek sadece birkaç kişi tarafından biliniyordu. Her şey Taran soyunu korumak içindi. Bunu gerçekleştirmek için de kimsenin istemeyeceği ve kimsenin ele geçiremeyeceği bir arazi olan en güvenli yere yuva yapmışlardı. Kuzey bölgesi, Taran soyunun devamı için hazırlanmış bir yerdi.
Şu anda bu gerçeğin farkında olan tek kişi Hugo ve gözlerinin önündeki yaşlı adamdı. Hugo tek bir kişinin bile canını bağışlamamış ve hepsini öldürmüştü. Yaşlı adam, iki kardeşi Dük'ün arkasından gizlice hayatta tutmasaydı, o da acımasızca öldürülecekti.
“Biliyor musun? Kuzeyin barbarları bile kız kardeşleriyle gayrimeşru ilişki yaşamıyor.”
“Sıradan birinin ahlaki etiğiyle yargılayamazsınız. Taran soyu…”
“Kapa çeneni, dedim. O boş asil saçmalıklarını duymak istemiyorum. Kadınlar normalde çocuklarına zarar vermez! Ne asil soyu? Biz canavardan başka bir şey değiliz!”
Phillip sıkıntılı bir yüz ifadesi takınıp gözlerini yavaşça kapatıp tekrar açtı.
“…Hala böyle şeyler söylüyorsunuz. O zaman... Genç Efendi Hugo da mı canavardı? Peki ya Genç Efendi Damien?”
“…”
“Eski dükün soyunu devam ettirmek için aşırı bir yöntem seçtiği doğru ama-“
Hugo soğukkanlılıkla sırıttı.
“O aşağılık bir baba... hayır bu kadar yeter. Boşuna ağzımı bozmayacağım.”
“Taran soyu devam etmeli.”
“Senin takıntından bıktım. O pis yöntemler benimle bitecek! Seni aklını kaçırmış ihtiyar. Boynun sağlam olduğu için tanrılara şükretmelisin. Beni bir kez daha çıldırtmaya kalkarsan, geçmişe ait hiçbir borç umurumda olmaz. İstediğin gibi yaşa, ister Roam'da ister başka bir yerde, git seni göremeyeceğim bir yere git. Daha fazla uyarı olmayacak. Kaybol. Karımın işine karışırsan o kalbini çıplak ellerimle parçalarım.”
Phillip uzun bir süre Hugo'ya baktı ve sessizce başını sallayıp gitmek için arkasını döndü. Kapının kapandığını duyunca Hugo kitabı tekrar masasına bıraktı ve derin nefesler alarak sinirlerini yatıştırmaya çalıştı. Sıkıca havaya kaldırdığı yumrukları titriyordu.
Öldür onu! Onu şimdi öldür! Kalbini parçala, boynunu kes, vücudunu parçalara ayır ve kalanını hayvanlara yedir! İçindeki Hue çılgınca bağırıyordu. Sanki vücudundaki tüm kan öfkeden kaynıyormuş gibiydi ve kıpkırmızı gözleri adeta kan gibi parlıyordu.
Uzun bir süre sonra nefesini tekrar sakinleştirmeyi başardı. İçindeki canavarın serbest kalması sorun olurdu. O Hugo'ydu. Hugo asla dük konumunu riske atacak ikiyüzlü davranışlar sergilemezdi.
Yaşlı adamı öldürmek kolay olurdu. Ama bunu yapamazdı. Eğer tehlikeye düşecek olan sadece kendi hayatı olsaydı, umurunda olmazdı bile.
Hugo kendini tamamen sakinleştirdiğinde Jerome'u çağırdı.
“Başkentten bir kadın doktor çağırdığını söylemiştin? Karımın doktoru olacaktı.”
“Evet, Majesteleri. Onu çağırayım mı?”
“Gerek yok. O ihtiyar doktor Phillip'in Düşes'in yanına yaklaşmasına izin verme.”
Phillip'in şu anda ona yapabileceği hiçbir şey yoktu, ama onun Lucia’nın etrafında dolanması fikrinden hoşlanmıyordu. Genç kadının kalbini incitecek aptalca şeyler söylerdi. Evet, böyle bir şeyin olmasını istemiyordu. Onu Taran soyunu devam ettirmeye ikna etmeye çalışırdı. Gerçi ne yaparsa yapsın böyle bir şey olmayacaktı. Onun gereksiz şeyleri bilmesini ve incinmesini istemiyordu. Balkabağı turuncu gözlerinde hüzün görmek istemiyordu.
“Evet. Ona gizli bir gözcü ayarlayayım mı?”
“Roam'ın kale surları içerisine girmediği sürece sorun yok.”
“Majestelerini de uyarayım mı?”
Kim olsa bir şeyi yapmaması söylendiğinde meraklanırdı. Hugo, onun Phillip'i merak etmesini hiç istemiyordu.
“…Hayır. Sadece onları ayrı tut. Karım bir şeyden şüphelenmesin.”
“Nasıl isterseniz.”
Jerome’un aklına bir anlığına batı kulesi olayı geldi. Olaya tanık olmuş kimse kalmamıştı Bir kişi hariç. O kişi aile doktoru, Phillip’ti. Bunun neden aklına geldiğinden emin değildi ama efendisine haber vermesi gerektiğini düşündü.
“Majesteleri. Hanımefendi geçen gün Batı kulesinin neden kilitli olduğunu sormuştu.”
Hugo anında gözlerini yukarı kaldırdı.
“Ve?”
“Bildiklerimi ona söylemiştim. Geçmişte orada dük çiftinin vefat ettiğini… ve ikiz kardeşinizin de... Özür dilerim. Hanımefendinin bu olaydan haberdar olmasını uygun görmüştüm. Dikkatsiz davrandım.”
“Sorun değil. Eninde sonunda bir şekilde öğrenecekti. Gerçeği duyduktan sonra ne dedi?”
“Biraz şok oldu ama şoktan ziyade... Sizin için endişelendi.”
“…”
Hugo oturduğu yerden kalktı.
“Ben biraz ata bineceğim, sakın akşam yemeğimi hazırlama. Ne kadar geç kalacağımı bilmiyorum.”
Jerome onaylayarak saygıyla eğdi ve Dük gittikten sonra kasvetli bir yüz ifadesiyle başını kaldırdı.
“Hanımefendinin hediyesi için ne yapacağım…?”
Bu kesinlikle böyle şeyler sormak için doğru zaman değildi. Dışarıdan, Dük diğer günlerden farklı görünmüyordu, ancak Phillip'in ziyaretinden sonra gergin bir hava olmuştu. Jerome bir süre düşüncelerinde kaybolup başını salladı. Bir uşağın, efendisinin işine karışması doğru değildi.
“Hanımefendiye hediye olarak… çiçek nasıl olur acaba…”
Magnec