Ben bile karşılaşacakları anı sabirsizlikla bekledim kim bilir Lucia ne hissetti ya ?
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
28. Bölüm Yeni Evliler (1)
Pencereye yağmur damlaları vuruyordu. Misafir odasını dolduran çay kokusunun tadını çıkarırken Lucia’nın yüreği huzur bulmuştu. İkindi çayının keyfini çıkarıyordu. İkinci kattaki kişisel oturma odası yerine birinci kattakini tercih etmişti.
Geniş ve sessiz odada sanki zaman durmuş gibi yapayalnız oturuyordu.
‘Bir ay mı oldu…?’
Düğünlerinin üzerinden bir ay geçmişti. Lucia o ayın üç haftasını, Dük Taran'ın Roam'daki şatosunda tek başına yaşayarak geçirmişti. Adam başkentten kendi başına yola çıktığından beri genç kadın, ondan hiçbir haber almamıştı.
“Hanımefendi. Bugün akşam yemeğinde yemek istediğiniz bir şey var mı?”
“Fark etmez.”
Uşak her gün aynı soruyu sorar, o da aynı şekilde cevap verirdi. Lucia hiçbir zaman burada sunulan yemeklerden daha görkemli ve lüks bir yemek yememişti.
Jerome nazik bir şekilde Lucia'nın kraker yemesini izledi. İlk başta, bir prensesin dükün evinin hanımı olacağından endişelenmişti. Telaşlı ve kaprisli bir soylu kadına nasıl hizmet edeceği konusunda endişeliydi; kocası tarafından ihmal edildikten sonra yaşayacağı histeri; gelecek günleri hayal ederken bile Jerome’un başı ağrımıştı.
Ancak bu endişelerini uzun süre önce Roam'a yaptıkları yolculuklar sırasında bir kenara atmıştı. Şövalyeler bile, refakat etmesi bu kadar kolay bir soylu kadınla ilk kez karşılaştıklarını söyleyerek onu övmüşlerdi.
Düşes, dükün metreslerinin yapmaya çalıştıkları şeyleri bile yapmıyordu. Bir hiyerarşi oluşturmak amacıyla emrindeki tüm çalışanları ezmek için gereksiz yere uğraşmamıştı. Jerome'la da küçük güç mücadelelerine girmeye kalkışmamıştı. Kendi hayatını yaşarken etrafındaki insanların işlerini yapmasına izin veriyordu. Bir kez olsun sesini yükseltmemişti.
Genç kadın kibar ve yufka yürekliydi. Jerome gerçekten kendini canı gönülden mutlu hissediyordu.
Booong…
Ağır bir trompet sesi duyuldu. Lucia ürkmüş bir şekilde Jerome'a baktı. Jerome'un gergin yüz ifadesini gördüğünde, bu korkusu ikiye katlandı. Uşak genellikle çok rahat ve sakindi, bu yüzden onu böyle görmek onu çok endişelendirmişti.
“Majesteleri geri döndü.”
Lucia’nın kalbi güm güm atmaya başladı.
“Hanımefendi, Majestelerini karşılamak için dışarı çıkmanıza gerek yok.”
Lucia oturduğu yerden kalkmak üzereydi ama garip bir hareketle tekrar yerine oturdu.
“Size herhangi bir mesaj iletmeye çalışmıyorum. Korkarsanız diye önlem alıyorum, hanımefendi.”
“Korkmak mı…?”
“Size ayrıntılı olarak anlatmam mümkün değil, ancak Majesteleri'nin çözmeye çalıştığı iş tehlikeliydi. Böyle zamanlarda, Majesteleri çok hassas olur. Her zaman öncelikle banyo yapar, onunla daha sonra görüşmeniz sizin için daha iyi olacaktır.”
Lucia başını salladı ve kahyaya kapıya kadar eşlik etti. Genç kadın ne Dük’ün bu kadar uzun süre uzak kalmasının tam nedenini, ne de kuzeyin ne tür sorunlarla karşı karşıya olduğunu biliyordu. Şatonun küçük ayrıntılarına meraklıydı ama onun işlerine karışmaya hiç kalkışmamıştı. Sadece ara sıra kaleyi koruyan şövalyeler arasındaki bazı konuşmalara kulak misafiri olduğunda biraz bilgi edinmişti.
“Onları öldü sayabilirsin…”
Lucia onların tüm konuşmalarını duyamayacak kadar uzaktaydı ama dükün görevinin başkalarını öldürmek olduğu sonucuna varabilmişti.
‘Sınır bölgesindeki barbarlarla ilgili olabilir mi acaba?’
Xenon'da yaşayan herhangi bir kimse, Kuzey'in her zaman sınırdaki barbarlarla savaş halinde olduğunu bilirdi. Kuzeylilerin barış içinde yaşamasının nedeninin Dük Taran'ın tüm tehlikeleri uzak tutması olduğu konusunda herkes hemfikirdi.
Sınırdaki barbarlarla yapılan küçük çaplı çatışmalar kızışırsa… Bu bir tür savaş olarak da düşünülebilirdi.
Lucia savaş gibi bir şeyin kendi hayatını hiç etkilemeyeceğini düşünüyordu. Savaş sona ereli çok olmamıştı, ancak Xenon savaşa sadece katılmıştı ve vatandaşlar bunun etkilerini hiç yaşamamıştı. O anda, Lucia Kuzey'in her zaman bir savaş halinde olduğunu fark etti.
‘Neden bu yere geldim ki?’
Lucia'nın kocası Dük Hugo Taran, savaş zamanının kara aslanı olarak biliniyordu. Sayısız insanı öldürmüş ve bununla ün salmıştı.
***
Hugo bir ay içinde tüm sorunları kendi inatçı yöntemiyle halletti. Yönetim çalışanlarının azlığı nedeniyle ortaya çıkan birçok nizamsız toprakla ilgili sorunlara gelince, Hugo bu mesele hakkında aşırı kaygılanmıyordu.
En başta zaten Kuzey'i gezmeyi planlamıştı. Ancak bunu yapabilmek için en az altı ay vakit harcamak gerekirdi. Hugo böyle uzun bir yolculuğa çıkmak yerine eve dönmeye karar vermişti. İster yağmur yağsın, ister fırtına çıksın, hiç durup mola vermemişti. Tüm vücudunu kaplayan toz toprakla ve kokuşmuş ıslak kıyafetleriyle Roam'a büyük bir giriş yapmıştı.
“Sağlığınızın iyi olduğunu gördüğüme sevindim, Majesteleri.”
Jerome, Lord Dük'ü kibarca selamlarken, kalenin çalışanları sıraya girmişti. Sadece görünüşüne bakılırsa, dük ona yaklaşan herkesi kesip biçeceğe benziyordu. Kana susamış aurası henüz kaybolmamıştı ve öldürdüğü kişilerin çığlıkları hala duyulabilir gibiydi.
‘Onu ne kadar çok böyle görsem de alışamıyorum.’
Jerome, Dük'ü ne zaman böyle görse bir tezatlık duygusu hissediyordu. Jerome her zaman şatoda kalmış ve mülklerinin işleriyle ilgilenmişti; dolayısıyla Dük Taran'ı bir şövalye olarak hareket halindeyken hiç görmemişti.
Jerome'un zihnindeki dük, hiçbir kusuru olmayan mükemmel bir varlıktı. Dük başından beri her zaman dürüst bir insan olmuştu. Asla sinirlenmez ve bağırmazdı. Görevlerini her gün belirlenen saatte yerine getirirdi. Bu nedenle, Jerome ne zaman dükü böyle görse endişelenmeden edemiyordu.
“Banyo suyunu önceden hazırladım.”
Sıcak bir banyo ve rahatlatıcı bir fincan çay. Dük’ün normale dönmesi için gereken şeylerin hepsi buydu.
“Ben yokken bir şey oldu mu?”
Duyarlı olan Jerome, efendisinin gerçekte neyi sorduğunu anlayabiliyordu. Daha önce döndüğü zaman Dük, ona hiç bu kadar belirsiz bir soru sormamıştı.
“Önemli bir şey yok. Majesteleri de huzurlu ve sağlıklı. Döndüğünüzde sizi şahsen karşılamaya gerek olmadığını hanımefendiye bildirdim.”
“İyi yapmışsın.”
Hugo arkasını döndü.
“Bir saat sonra bir toplantı için toplanın. Herkes mevcut olmalı. Mazeret yok.”
Dük yıkanmak için gözden kaybolurken Jerome arkasından cevap verdi, sonra Lucia'nın beklediği misafir odasına bir göz attı. Toplantı birkaç saat içinde bitmezdi. Dük toplantıdan önce genç kadınla selamlaşıp birkaç kelime konuşsa daha iyi olurdu.
‘Kapımıza düşman askerleri dayanmadı ya, toplantıyı biraz geciktirmekten zarar gelmezdi.’
Dük çiftinin gayriresmi düğünü tamamlanır tamamlanmaz, genç kadın kendi bölgelerine sürüklenmiş ve neredeyse şatoya hapsedilmişti. Daha da kötüsü, Dük koca bir ay boyunca iyi olduğuna dair tek bir mektup bile göndermemişti. Herkes bu kaba davranışı ve muameleyi eleştirirdi. Ama yine de, geldiğinde hanımefendinin iyi olup olmadığını sormuştu ve bu da önemliydi. Jerome, düke uzun yıllar hizmet etmişti ve bunun çok büyük bir şey ifade ettiğini anlıyordu.
‘Görünüşe göre bazı şeyleri yanlış anlamamışım.’
“O, Taran evinin hanımı. Ona saygılı davranın.”
Jerome, dükün bu sözlerini bir uyarı olarak varsaymıştı.
“Eğer yerini bilmezsen, herkes ölür.”
Jerome'un dükün uyarılarını kulak ardı etmeye hiç niyeti yoktu. Ne zaman fırsat bulsa, çalışanları bu konuda eğittiğinden emin olurdu. Neyse ki, Jerome dükün ne demek istediğini doğru tahmin ediyordu. Jerome işini sadece görevi olduğu için yapmıyordu ama Taran'ın evin hanımına içten bir saygı duyuyordu.
‘Fabian şu anda başkente varmış mıdır acaba...?’
Bu olay bir bölge içindeki küçük bir çatışma olsa da, tüm o insanlar İmparator'un halkıydı. Çok fazla insan ölmüştü. İmparator'u çatışma hakkında bilgilendirme ve her şeyin nasıl düzeltileceğini müzakere etme görevi Fabian’a emanet edilmişti. Fabian, başkente gitmeden önce Jerome'a kısa bir mesaj göndermişti.
– O adam, insan hayatını çok hafife alıyor.
Bu kısa cümle Fabian'ın ıstırabını aktarmaya yetiyordu. Jerome onun duygularını tamamen anlayabiliyor ve biraz de mahcup hissediyordu. Fabian, Jerome'dan farklı olarak, her savaşta yardımcı general olarak dükü takip etmiş ve efendisi olan Dük'ün sayısız can aldığını görmüştü. İkisinin Dük'ü nasıl gördükleri arasında büyük bir uçurum olması kaçınılmazdı; biri cinayetleri bizzat görmüşken, diğeri görmemişti.
Fabian, Dük’e ‘tiran’ diyen birçok kişiyle aynı fikirdeydi. Görünürde, böyle pervasız sözler söyleyenleri azarlarlardı, ama içten içe kendileri de aynı şeye inanıyorlardı. Başkalarını baskı altına alıp sömürüyor olmasaydı, ona tiran denmezdi. Adam dilediğini yapar, kimse de onun eylemlerine itiraz edemezdi; o tiran kelimesinin tam karşılığıydı.
Jerome buna Dük’ün evliliği sırasında tanık olmuştu. Evlilik ani ve kutlamasız olmuştu, ama buna rağmen kimse tek kelime hoşnutsuzluktan söz etmemişti. Herkes, dükün evliliğinin ardındaki gerçek niyetini anlamaya çalışmak için Jerome'a bel bağlamıştı.
Jerome'un da gerçekten hiçbir fikri yoktu. Fabian bazı şeyleri biliyor gibiydi ama Jerome daha derine inmeye çalışmamıştı. İkisi kardeşti ve özel ve kamusal hayatlarını ayrı tutuyorlardı.
‘Bu evliliğin onun için biraz anlamı olsa ne güzel olurdu...’
Dük'ün mizacı bir nebze olsun yatışabilseydi, başka bir şey istemezlerdi.
***
Tıngırdayan mutfak eşyalarının yankısı yemek odasında duyulabiliyordu. Lucia ağzına küçük bir parça biftek koydu ve yumuşak kaliteli etin tadını çıkardı.
Biftekleri ilk denediğinde, o kadar derinden etkilenmişti ki, her lokmayı yutmak zorunda kaldığında üzülmüştü. O yemeği sadece birkaç kez yemişti ama yerken hissettiği ilk duygulardan şu anda eser yoktu. Kafasının içinde bunun en iyi yemek olduğu konusunda hemfikirdi ama aynı şeyi kalbinde hissedemiyordu. Tat alma duyusu oldukça değişkendi.
Lucia, 20 yetişkin alacak kadar uzun bir masada oturuyordu. Dük geri dönmüştü ama Lucia yemeklerinin tadını tek başına çıkarıyordu. Lucia dışında, orada bulunanlar sadece yanında bekleyen hizmetçiler ve uşaklardı.
Hugo o öğleden sonra dönmüştü ve akşam karanlığı çökmüş olsa da, Lucia onun yüzünü bir kez bile görmemişti. Banyosunu yapar yapmaz, bir toplantı yapmak için astlarını çalışma odasına toplamıştı. Toplantının da yakında sona ereceğine dair herhangi bir emare yoktu.
Görünüşe göre içerideki insanlar akşam yemeği yemeyi düşünmüyorlardı, çünkü hizmetçiler çok çalışarak çalışma odasına çay ve sandviç götürüyorlardı. Aslında Lucia bekleyip onunla birlikte akşam yemeği yiyecekti ama uşak önce yemek yemenin daha iyi olacağını önermişti, Lucia’nın bu geç akşam yemeğini tek başına yemekten başka seçeneği yoktu.
‘O çok meşgul bir adam...’
Genç kadın onunla aşk dolu bir evlilik hayatı bekliyor değildi, ancak aynı evde yaşayacakları için arada sırada birkaç kelime sohbet ederek huzur içinde yaşayabileceklerini düşünmüştü. Görünüşe göre bu bile onun bir aldanmasıydı.
Aynı evde yaşıyorlardı ama ikilinin yaşam alanları tamamen ayrıydı. Bir kişi, diğerini kasıtlı olarak aramazsa tesadüfen karşılaşmazlardı bile.
‘Ailesi hala hayatta olsaydı iyi olurdu.’
Annesi ya da erkek kardeşi olsun, Lucia geri kalan günlerini yaşarken onlarla daha arkadaş canlısı olmak için çalışabilirdi. Dük’ün ailesinin trajik ölümü için üzgün hissediyordu. Aynı zamanda yatılı okulda yalnız yaşayan oğluyla da tanışmak istiyordu.
Neyse ki, o kolayca depresyona girecek biri değildi. Oldukça bağımsız bir kişiliğe sahipti. Görevlerini yerine getirir ve çoğu zaman kendi sorunlarını kendisi çözerdi. Ancak bu tekdüze yaşam tarzı oldukça sıkıcı olmaya başlamıştı.
Lucia hayatı boyunca kendini meşgul etmişti. Ancak burası fazlasıyla lükstü, öyle ki ona yapacak hiçbir iş kalmıyordu.
Bifteğinin yarısını zar zor bitirmişti ama pek iştahı yoktu. Bu çok büyük bir israftı ama daha fazla yemek sadece midesinin bulanmasına ve hasta olmasına neden olurdu.
‘Bütün tabağı bitirip daha sonra sıkıntısını mı çekmeliyim?’
Biraz düşündü, sonra bıçağını bıraktı.
“Damak zevkinize uymuyor mu?”
“Ondan değil. Lütfen şefe yemeğin her zamanki gibi harika olduğunu iletin. Bugün… Sadece biraz tok hissediyorum. Sanırım bu öğleden sonra çok fazla kraker yedim.”
Lucia genellikle ikindi atıştırmalıklarını ve akşam yemeğini de bitirirdi. Ancak bugün krakerlerin çoğunu yememişti. Öyle olmasına rağmen, Jerome, Lucia'ya bu gerçeği hatırlatma zahmetine girmedi.
“Hala yağmur yağıyor mu?”
“Evet, görünüşe göre bütün gece yağacak.”
“Anlıyorum.”
Yağmur yağmasaydı, Lucia cansız bahçede yürüyüşe çıkabilirdi. Sanki gün bugün çok yavaş ilerliyordu.
“Şimdi yukarı çıkacağım.”
“Size çay getireyim mi?”
“Getir, lütfen. Ah, aslında boşver. Ben çalışma odasında olacağım. Çayımı daha sonra içerim.”
“Emredersiniz, hanımefendi.”
Lucia'nın Roam'da sevdiği tek yer Hugo'nun çalışma odasıydı. Yüksek siyah kubbeli bir tavanı vardı. Güneye bakan duvarda, gün batımına kadar gün ışığının odayı aydınlatmasını sağlayan dev bir pencere vardı. Diğer duvarlar tavana kadar kitaplarla kaplıydı. Duvarlar, yaklaşık bir insan genişliğinde üç katlı korkuluk sistemine sahipti. Bir dizi merdiven aracılığıyla kitap raflarının tüm farklı katlarına çıkılabiliyordu.
Solda, kapısı olmayan başka bir oda bulmak mümkündü. İçeride bir kanepe ve bir yatak vardı. Sağa doğru, sıkıca kilitlenmiş başka bir oda da vardı. Jerome'a göre, bu oda çeşitli Taran aile yadigarlarıyla doluydu ve sadece dükün içeri girmesine izin veriliyordu. Jerome bile daha önce odaya hiç girmemişti.
Bu herkesin hayalindeki lüks çalışma odasıydı.
Başkentteki malikanede benzer şekilde tasarlanmış bir çalışma odası vardı, her zaman her kitaptan iki kopya satın alırlardı. Bir kopya Roam'da kalır, diğeri başkente götürülürdü. Lucia başkentte bir çalışma odası olduğunu bilseydi, orayı da ziyaret ederdi. Bütün günlerini yatakta geçirmişti ve bir çalışma odasının varlığından hiç haberi olmamıştı.
“Dün okuduğum kitap... Ah, buldum.”
Lucia kitapları odanın dışına çıkarmaya cesaret edemiyordu, bu yüzden her zaman kibarca içeride okurdu. Kitapların sayfalarını lekeleyeceğinden endişeleniyordu, bu yüzden çay içmeye bile cesaret edemezdi.
Çalışma odasına girmek için izin almamıştı. Uşak sorun olmayacağını söylemişti, o yüzden sık sık oraya gidiyordu ama Hugo aksini düşünürse diye biraz da endişeliydi.
Lucia eski kağıt kokusunun tadını çıkarak kendini okumaya verdi. Neredeyse kitabı bitirmek üzereydi. 30 dakika sonra son sayfayı çevirdi. Lucia bir süre ‘son’ kelimesine baktı, sonra da kitabı yavaşça kapadı.
‘Oldukça iyiydi. Orta kısım biraz yavaş geldi ama sakin bir his vardı. Bu yazarın daha çok eserini okumalıyım.’
Lucia kitabı başlangıçtaki yerine geri koydu ve kitaplığa bir kez daha göz gezdirdi. Kitaplık düzenliydi, bu yüzden yazarın diğer eserlerini bulmak kolaydı. Pek çok kitap arasından belirli bir tanesi ilgisini çekti. Tek bir sorun vardı - kitap çok yüksekteydi. Elini yukarı kaldırdığında zar zor ulaşabiliyordu. Parmaklarının ucuna basarsa kitaba ulaşabilecek gibi görünüyordu.
‘Biraz daha. Birazcık…’
Lucia tüm gücüyle çaba sarf ediyordu. Çok yakın ama bir o kadar da uzaktı. O kitabı almak için elinden geleni yaparken, arkasında bir gölge belirdi. Uzun bir kol yumuşak bir şekilde beline dolandı ve sırtında birinin güçlü göğsünü hissetti. Belirli bir kişinin kokusunu alabilen Lucia aniden başının döndüğünü hissetti. Kişinin diğer kolu onun ulaşmak için çabaladığı kitaba kolayca uzandı.
“Bu mu?”
Lucia başının üstünde çınlayan alçak sesle irkildi. Adamın alçak ama pürüzsüz sesi nefes kesiciydi. Lucia refleks olarak elinden geldiğince hızlı bir şekilde onun kollarından kaçtı. Kokudan ve sesten kişiyi bu kadar hızlı tanıyabilmiş olması kendisini bile şaşırtmıştı.
‘Ben... onu bekliyordum herhalde.’
Magnec