Bölümler için çok teşekkürler
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
21. Bölüm İlk Gece (6)
Dük’ün Lucia’nın ulaşabileceği bir yerde olması şaşırtıcıydı. Onun karısı olmuştu. Artık onun kadını olması inanılmazdı.
‘Ne kadar parlak gözler.’
Hugo, onun balkabağı rengindeki gözlerinin bakışını izlerken kendi kendine böyle düşündü. Kızın gözleri arzu, huşu ve korkuyla parlıyordu. Genellikle onu arzulayan kadınların böyle duyguları olmazdı. Onu baştan çıkarmaya çalışan birçok kadın onun zenginliğini ve otoritesini arzulardı. Daha önce hiç gözleri bu kadar berrak olan bir kadın görmemişti.
Genç kadın öyle eşsiz koşullarda büyüdüğü için mi bu kadar farklıydı? Normal bir kraliyet ailesi üyesi gibi, hizmetkarlarla çevrili olarak büyümüş olsaydı, diğerlerinden hiçbir farkı olmazdı. Bu muhtemelen sadece, sıradan biri olarak dünyaya geldiğine inanarak büyüdüğü için mümkün olmuştu.
Dük’ün hayata dair teorisi, dünyanın değişemeyeceğiydi. Bir gün, kızın berrak gözleri bu dünyanın açgözlülüğüyle kirlenecekti. Şimdiye kadar bu kadar masum kalabilmişti çünkü henüz gerçek dünyayı deneyimlememişti. O sadece geç olgunlaşan biriydi.
Aptal gibi görünmüyordu, bu yüzden en azından gelecekte can sıkıcı olmayacaktı. Ayrıca vücudu sadece iyi değil, müthiş bir his veriyordu. Bu acele bir evlilik olmasına rağmen, Dük sonuçlardan tamamen memnun kalmıştı.
“Görünüşe göre ancak ben gittikten sonra uyuyacaksın.”
“Peki ya siz, Majesteleri? Siz artık uyumayacak mısınız?”
“Her gün bu saatlerde uyanırım.”
“Bu kadar… erken mi?”
Kont Matin ancak güneş tepedeyken uyanırdı, yani öğlen. Lucia o adamın hayatı boyunca sabahı görmediğinden şüpheleniyordu. Ancak Kont’un savunmasına göre bunun nedeni tembel falan olması değildi. Soyluların gece yarısından çok sonra yatıp sabah geç kalkmaları yaygın bir uygulamaydı. Bunun nedeni, soyluların sık sık gece geç saatlere kadar çeşitli balolara, sosyal partilere ve akşam yemeklerine katılmalarıydı.
“Bana yatakta ‘Majesteleri’ deme demiştim.”
“Evet. Ama bu… o kadar kolay değil. Doğru gelmiyor…”
Diğer kadınlar ona adıyla hitap etmek için her zaman sabırsızdı. Ama bu kadın o kadar kolay değildi. Ona yakın oturmasına rağmen, Hugo’nun vücuduna parmağını bile sürmüyordu. Sıcak bir geceden sonra kadınlar ona bir sakız gibi sarılır ve yapışırdı.
‘Dün tatsız mıydı? Yoksa az önce ona dokunmaya çalışmak kötü bir fikir miydi?’
Lucia diğer kadınlardan farklıydı. Diğer kadınlar onun gibi acıdan ağlamazlardı. Doğduğundan beri ilk kez Hugo kendi gururundan şüphelenmeye başladı.
“Vivian.”
Hugo asla sorularını içine atmazdı ama kendisine bakan o berrak gözlerle karşı karşıyayken, ‘Birlikte geçirdiğimiz ilk gece hakkında nasıl hissettin?’ diye soracak cesareti bir türlü toplayamadı. Kızın ağzından çıkacaklardan korkuyor olabilirdi. Böyle bir kız, adamın gururunu kırmamak için ‘güzeldi’ diye cevap vermezdi.
“Asıl benim adım yerine, kendi adını duyunca şok olmamaya çalış. Belki de adınla hitap etmemden hoşlanmıyorsundur?”
“İsmim konusunda… rahat değilim…”
“Sana bir şeyle hitap etmem gerekiyor.”
“Bana birçok şekilde hitap edebilirsiniz.”
“Birçok şekilde mi? Başka hangi yollar var… Karıcığım? Balım? Sevgilim? Aşkım? Tatlım?”
Lucia'nın yüzü kıpkırmızı oldu. Bu kelimeleri nasıl bu kadar doğal söylüyordu?
“Seç.”
Lucia ağzı sımsıkı kapalı halde donup kaldığında, Dük başını eğdi.
“Yaygın hitaplardan hoşlanmıyor musun? Peki ya günışığım ya da ruh eşim?”
“Adım! Lütfen bana adımla hitap edin.”
“Mm. Bence de en iyisi bu, Vivian.”
Lucia onun sinsi gülümsemesini görünce somurttu. Çapkın birinden beklendiği gibi. Onun evli olduğu için kendisine sadık kalacağına dair Lucia’nın hiçbir beklentisi yoktu. Rüyasında, evlendikten sonra aleni bir şekilde kız arkadaşı olmamasına rağmen, bir yerlerde gizlice yatıp kalktığı çok kız olurdu.
“Burada duralım. Sen uyumaya devam et.”
“Ama …”
“Vivian!”
Lucia'nın gözleri büyüdü bir an sonra kıkırdadı. Ne yapsak ki? Dük o gülerken nazik gözlerle onu izlerken kendi kendine mırıldandı.
Lucia şöyle sordu, “Genelde kaç saat uyursunuz?”
“Yaklaşık üç ila dört saat.”
“Her gün mü?”
“Sadece bir iki saat uyuyabildiğim zamanlar da oluyor.”
Lucia'nın ağzı şaşkınlıktan açık kaldı. Dük olmak, herkesin üstesinden gelebileceği kolay bir iş değildi. Bu ancak onun kadar çalışkan biri için mümkündü.
“Üzgünüm. Bu benim için imkansız olacak. Günde sadece üç ila dört saat uyursam ölürüm herhalde.”
“Ben senden aynısını yapmanı istedim mi?”
“Majesteleri… Yani Hugh… Dük'ün karısı, kocası çalışırken nasıl uyuyabilir…?”
Dük komik bulduğundan mı yoksa ne diyeceğini şaşırdığı için mi gülüyordu, bu belirsizdi.
“Duyarlılığını takdir ediyorum ama buna gerek yok. Şu ağzını kapat da uyu.”
Adamın eli Lucia'nın gözlerini kapattı. Kocaman eli kızın yüzünün çoğunu kaplıyordu. Dük, kadınlarla konuşmaktan pek hoşlanmıyordu ama onunla konuşmayı rahatsız edici bulmuyordu. Aslında kızın çok güzel bir sesi vardı. Tipik genizden gelen, sahte ve tiz bir sese değil, net ve nazik, yatıştırıcı bir sese sahipti.
“Seni rahatsız ettiğim için özür dilerim.”
“…”
Hugo rahatsız olmamıştı. Ama onun sözünü inkar etme zahmetine girmedi.
Karanlıkta Lucia birkaç kez gözlerini kırptı ve kısa süre sonra tekrar uykuya daldı. Dük onun yavaş ve rahat bir ritimle nefes alışını izledi ve sessizce kıkırdadı.
Kalkmadan önce kısa bir süre onun huzur içinde uyumasını izledi. Yatağın etrafından dolaşıp onun yanına yürüdü ve eğildi, sonra nefesi yanağını gıdıklarken yanaklarını hafifçe öptü. Yumuşak alt dudağını nazikçe emdi ve bir yalamayla ayrıldı. Doğrulduğunda, yüz ifadesi çok karmaşık görünüyordu.
***
Jerome ve üç hizmetçi kabul odasında hazır bekliyorlardı. Yeni evli çifti kendi yatak odalarında rahatsız etmeleri mümkün değildi. Son kuşağın Düşesi'nin ölümünün ardından bu altın kural göz ardı edilmişti. Ancak yeni bir Düşes ortaya çıktığından beri, eski haline getirilmişti.
Hugo banyosunu bitirdiğinde, üç hizmetçi ona yardım etmek için çabucak harekete geçti. Vücudunda kalan suyu havluyla kurulayıp normal kıyafetlerini giymesine yardımcı olmak için bornozunu çıkardılar. Lordlarının kolunda yuvarlak bir ısırık izi ve omzunda kırmızı çizikler fark ettiler ancak kimse onlardan bahsetmedi.
Üç hizmetçi kusursuz bir uyumla tek bir varlıkmış gibi hareket ediyordu. Üç kardeşin en küçüğü 17 yaşındaydı. Ebeveynleri gecekondulardaki bir salgın nedeniyle vefat etmişti ve kardeşler bu çileden tek sağ kurtulanlardı.
Üçü de salgın nedeniyle yetim kalmış ve seslerini kaybetmişti. Jerome onları kanatları altına almış ve bizzat eğitmişti. Üçü de akıllı ve sadıktı. Aradan uzun yıllar geçmişti ve şu anda işlerinde o kadar mükemmellerdi ki Jerome'un onlara göz kulak olması gerekmiyordu.
“Yola çıkmak için tüm hazırlıklar tamamlandı. Son teftişleri son bir kez daha yapmak ister misiniz?”
“Yolculuğumuzu yarına erteliyorum.”
“Emredersiniz, Majesteleri. Saray hizmetçileri dün gece geç saatlerde ziyarete geldiler. Uyuduğunuzu söylediğimizde bu sabah döneceklerini söylediler.”
Kwiz oldukça inatçıydı. O hiç pes etmemişti. Büyük olasılıkla, başkente dönmesini isteyen mektuplarla Hugo’yu rahatsız etmeye devam edecekti. Onu rahatsız etmeden mümkün olan en fazla derecede sıkıştırmak da bir yetenekti.
“Bir dahaki ziyaretlerinde, gece kalmalarına izin verin. Bugün sarayı ziyaret etmeliyim.”
Madem vakit vardı, onu ziyaret edip biraz sakinleştirmeliydi. Bir sonraki İmparator unvanı için iç sarayda şiddetli mücadeleler vardı. Veliaht Prens sırf unvanı nedeniyle herkesin hedefiydi. Veliaht Prens'in o sırada kimseyi bastırma yetkisi yoktu; o sadece herkes için devasa gösterişli bir hedefti. Durum ciddi olmasına rağmen, Kwiz, Dük'ün Kuzey'e dönme kararına boyun eğmişti.
“Ben yokken, bir doktor çağırın.”
Bugüne kadar Dük bir kez bile doktor çağırmamıştı. En çok boş zamanı olan kişi Dük'ün aile doktoruydu. Bu yüzden herkes doktorun neden çağrılması gerektiğini tahmin edebiliyordu.
“Düşes hasta mı?”
“Hayır. Henüz doktoru çağırmayın. Prensesimiz uyandığında doktora ihtiyacı olup olmadığını sorun. Onun kararına uyun.”
Dük dün gecenin hiçbir detayını unutmamıştı.
“Bir kadın doktor çağırdığınızdan emin olun.”
“Emredersiniz, Majesteleri.”
Kadın doktor mu? Jerome'un beyni döndü. Lordunun gizli mesajını daha sonra çözmeye karar verdi. Dünyanın neresinde bir kadın doktor bulabilirdi ki? En iyi kadın doktorları bulmak için önceden bir araştırma yapması gerektiğine karar verdi.
“Majesteleri, benim Fabian.”
Hugo kapının dışından gelen sesi duyunca kaşlarını çattı. Fabian'ın ortaya çıkması için çok erkendi. Eğer gelmesini gerektirecek kadar acil bir şey varsa, bu asla iyi bir haber olamazdı. Fabian girmek için izin aldıktan sonra, eğilerek Dük'e selam verdi ve bir zarf uzattı.
“Kuzeyden acil bir mesaj geldi.”
Mesajı okurken Hugo'nun yüz ifadesi kasvetli bir hal aldı. Görünüşe göre Dük uğursuzluk getirmişti. Kendi bölgesinde işler gerçekten daha da kötüye gitmişti. Bu, Dük'ün uzun süredir yokluğundan kaynaklanmıştı.
Sahibi, tebaası ister hayvan ister insan olsun onları düzgün bir şekilde disipline etmezse, sonunda konumlarını unuturlardı. Barbarlar bu mantığa çok sadıktı. Korkuyla kontrol altında tutuldukları sürece, hadlerini aşmaya cesaret edemezlerdi.
“Beni sinirlendirmeye kalkışmadıklarında onlara oldukça cömert davranmadım mı?”
Dük’ün alçak sesli homurdanması ortamın soğumasına neden oldu. Jerome ve Fabian ağızlarını kapalı tuttular ve dikkatli gözlerle Lordlarına baktılar. Onun bu soruyu cevap bekleyerek sormadığını anlamışlardı.
“Fabian. Kuzey bölgemizin dört bir yanına onları varlığımla onurlandıracağımı bildir. Yol üstü olduğuna göre herkese bir uğramalıyım.”
“Ama Majesteleri, o zaman...”
“Önemli değil. Ne kadar mücadele edebileceklerini görmek için sabırsızlanıyorum. Onların mücadele ruhuyla yandıklarını görmek beni çok mutlu edecek. Bu şekilde, onları ezmek eğlenceli olacak.”
“Emredersiniz, Majesteleri.”
Fabian kısa ve kesin bir yanıt verdi.
“Jerome. Yakında ayrılacağım. Sen burada kal ve Düşes'e eve kadar eşlik et. Acele eve varman gerektiğini düşünme.”
“Emredersiniz, Majesteleri.”
Jerome, malikaneden çıkmakta olan Dük'ün arkasından gitti. Hugo atına binmeden önce son bir mesaj bıraktı.
“O Taran evinin hanımı. Ona saygılı davranın.”
“Emirlerinizi yerine getireceğiz, Majesteleri.”
Hugo atını mahmuzlayıp uzaklara doğru yola çıktı. Beklemekte olan şövalyeler de onu takip ettiler. Jerome kıpırdamadan durdu ve gözden kaybolana dek Dük'ü izledi. Malikanenin kapısını açmadan önce bir kez daha Dük'ün kaybolduğu yöne döndü.
“Taran evinin hanımı.”
Dük harika sözler söylememişti. ‘Ona saygılı davranın.’ Son derece bariz olan bir şeyi dile getirmişti. Ancak bu bariz sözler, Taran Dükü Hugo tarafından söylenmiş olmasıyla çok şey anlatıyordu. Dük başkalarına sahip çıkan biri değildi. Bunu yapıyormuş gibi görünmeye tenezzül bile etmezdi.
‘Gelişigüzel söylediği bir şeyde fazla anlam mı arıyorum acaba?’
Bunu ancak gelecek gösterebilirdi.
Magnec