Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

3. Bölüm 18 Yaşında (2)

Çevirmen: Violet / Editor: Güz

Sıska bir kadın, ikinci kattaki merdivenlerden tökezleyerek indi. Kendi vücudunu güçlükle dik tutabiliyordu. Boğuk bir sesle bağırdı.

“Phil hanım, su ~!”

Norman, Lucia'nın karşısındaki kanepede oturdu ve kolçağa dayandı. İnce bir vücudu ve soğuk bir hava veren yüzü vardı. 30'lu yaşlarının üzerinde görünüyordu ama aslında çok gençti. Norman, Bayan Phil'in getirdiği bir bardak suyu içip canından bezmiş bir şekilde iç çekti.

“Aaah, içim acıyor.”

“İçki içmeyi bırakmalısın, cık cık.”

Bayan Phil kendine özgü keskin tonuyla mırıldanıp mutfağa döndü. Konuşması ve tavrı her zaman kabaydı ama Lucia, Bayan Phil'in iyi kalpli biri olduğunu biliyordu –  Norman'ın içki mahmurluğunu bastıracak yiyecekler hazırlamak için mutfağa gidiyordu.

“Neden bu kadar içtin?”

“İçersem bir satır daha yazabilirim sandım, ama kendimi kontrol edemedim. Üzgünüm. Bu durumda, misafirimle gerektiği gibi ilgilenemiyorum. Bu kadar yolu geldiğin için teşekkür ederim.”

“Misafir derken neyi kastediyorsun? Seni ziyarete gelmek hiç sorun değil. Buraya gelmek zorunda olmasam bile, zaten yürüyüşe çıkacaktım.”

“Şuradaki çekmecede bir şey var. Aç onu, son kitabım orada.”

Madam Norman bir yazardı; ünlü bir aşk romanı yazarı. Norman'ın kitapları tamamen aşk hakkındaydı, ancak insanlar bu kitapların klas ve zekice olduğunu düşünüyordu. Eğlenceli ama aynı zamanda eğiticiydiler; tek taşla iki kuşu vuran bu kitaplar sansasyon yaratmıştı. Önceki yıllarda çıkardığı birçok kitap sayesinde bir kuruş daha kazanmaya gerek kalmadan rahatça yaşayabiliyordu.

Lucia kitabı çıkardığında nefesi kesildi.

“Sonunda tamamlandı demek! Uzun zamandır bekliyordum.”

Lucia hızla kitabın son sayfasını açtı.

“Şimdiden bitiriyor musun? Neden? Ama bu seri çok popüler.”

“Çok fazla doldurma bölüm eklersem sıkıcı olur, bu uzunluk iyi. Editörüm seriyi iki üç kitap daha uzatayım diye yakamdan düşmüyordu. Hehehe.”

“Bu üzücü. Bence editörünün tavsiyesine uysan daha iyi olurdu.”

“Kitabın içine de bak.”

Lucia sayfaları karıştırıp kitabın içinde gizli bir zarf buldu. İçinde, paranın yatırıldığını doğrulayan bir makbuz vardı. Paranın miktarını görünce Lucia'nın gözleri fal taşı gibi açıldı.

“Norman, bu çok fazla…”

“Al onu. Hak ediyorsun.”

“Ama zaten çok para aldım...”

“Romanımı tamamladığım için bu bir bonus. Hala için rahat etmediyse, romanıma fikir bulunmamda yardım ettiğin için bunu bir ücret olarak kabul edebilirsin. Bu roman için fikirler çoğunlukla senden geldi.”

Norman eskiden popüler bir yazar değildi. Günlük yiyeceğini alırken sorun yaşayan fakir bir yazardı. Çoğunlukla romanlarında işlediği konu, halktan bir kadınla asil bir adam arasındaki aşktı. Gerçekte imkansız olsa da, insanlar her zaman bunun hakkında hayal kurabilirdi.

Ancak okuyucuların istediği şey halk tabakasından bir kadın değil, zarif, asil bir kadındı. Halk, bu kitaplar aracılığıyla bir soylunun hayatını deneyimlemek isterken, soylular ise halkla ilgili kitaplarla ilgilenmezlerdi. Fakat Norman'ın asil bir kadın karakter yazması mümkün değildi, çünkü onların nasıl yaşadıkları hakkında en ufak bir fikri yoktu.

Halktan biri olan, beş parasız Norman'ın soyluların ev sahipliği yaptığı sosyal bir etkinliğe katılabilmesi imkansızdı. Ya başkalarının kitaplarını kapsamlı bir şekilde okuması ya da daha önce soylulara hizmet etmiş hizmetçilerle görüşmesi gerekecekti. Ancak parası olmadığı için elinden bir şey gelmiyordu.

Kitapları satılmadığı için kirasını bile ödeyemiyordu. Tek yeteneği yazmak olmasına rağmen, roman endüstrisine girmenin bir yolunu bulamıyordu. Norman merkez meydanın boş sokaklarında otururken, Lucia birdenbire ortaya çıkmış ve ona bir somun ekmek vermişti. Norman, Lucia'yla tanışmanın hayatını değiştirdiğine inanıyordu.

Norman’ın, Lucia’nın kendisini uzun zamandır gözlemlediğinden haberi yoktu. Norman evsiz bir dilenci gibi görünmüyordu belki ama çok aç görünüyordu. Yol kenarında oturduğu halde asla yemek için yalvarmıyordu. Lucia gidip onunla konuşmadan edememişti.

İkili bu şekilde tanışmıştı.

“Bugün burada olmamanın sebebi sensin, Lucia.”

Lucia, Norman'a yüksek sosyete hakkında bildiği her şeyi öğretmişti. Rüyasında birçok sosyal partiye katılmış olan Lucia’nın anlattıkları, soylulara hizmet eden basit hizmetçilerinkiyle kıyaslanamazdı. Norman, Lucia'nın yüksek sosyetedeki soylu kadınlarla ilgili kapsamlı öyküleri aracılığıyla romanlarına güçlü bir temel oluşturabilmişti.

“Sebep romanlarının harika olması.”

“Sen olmasaydın, tek bir cümle yazamazdım, bu yüzden hepsi senin sayende. Artık daha fazla para kazanmaya devam edebilirim.”

Lucia haftada bir Norman'ı ziyaret ediyordu. Birkaç saat konuşuyorlardı, bu sayede Lucia epey para kazanmıştı.

Norman ona yüklü bir meblağ ödemişti. Elbette başlangıçta, Lucia bir sepet dolusu ekmekle onu ziyaret etmek zorunda kalmıştı, ancak kitapları satılmaya başlar başlamaz Norman teşekkürlerini parayla ifade etmekten çekinmemişti.

Artık roller değişmişti. Dullar da dahil olmak üzere çok sayıda insan Norman’ı ziyarete geliyordu. Böylece artık Lucia olmasa da ihtiyaç duyduğu kadar bilgi toplayabiliyordu. Ancak Norman, ona en çok ihtiyaç duyduğu anda yardım eden kişiye karşı nankör bir insan olamıyordu.

Norman, Lucia'ya maddi destek vermeye devam etmek ve ayrıca onun evlenmesine de yardımcı olmak istiyordu. Aralarındaki bağ sadece parasal değildi. Norman, Lucia'yı kardeşi olarak görüyordu.

“Teşekkür ederim, Norman. En büyük şansım seninle tanışmaktı.”        

“Benim için de öyle.”

Lucia, aldığı paranın miktarını görünce sersemlemişti. Şimdiye kadar biriktirdiği miktarla, güvenle kaçabilir ve sorunsuz bir şekilde yeni bir hayata başlayabilirdi.

‘Hayır. Risk ve tehlike çok büyük.’

Başkalarından ne kadar az ilgi görürse görsün, Lucia yine de bir prensesti. Ortadan kaybolursa, onu bulmaları için saray muhafızları görevlendirilirdi. Onun için endişelendiklerinden değil, itibarları zedeleneceği için. Öyle olursa, onun Norman ile olan geçmişini de öğreneceklerdi. Bu durumda Norman'ın bir miktar adaletsizliğe ya da cezaya maruz kalması çok muhtemeldi.

Lucia’nın kaçabileceğinin garantisi yoktu. Bunu başarmak için başkenti terk edip uzak bir yere seyahat etmesi gerekiyordu. O sadece yalnız bir kızdı; yüksek ihtimalle bir tür kaza geçirirdi. Muhafızları veya refakatçileri düşünmüştü, ama kimseye güvenemiyordu. Aksine, muhafızlar muhtemelen onu sırtından bıçaklar ve tüm parasını çalarlardı.

Lucia kaçmak istiyorsa, bunu yapmak Kont Matin ile evlendikten sonra daha güvenli olurdu. O zaman kraliyet sarayının bir parçası sayılmayacak, bu yüzden kaybolsa bile kimse umursamayacaktı. Güvenilir birini bulup detaylı bir plan yapana kadar sadece bir yıl acı çekmeye dayanması yeterdi, böylece kaçtığında onu kimse bulamazdı.

‘Ama... bunu istemiyorum, o adam...’

 Sadece o adamın yüzünü hayal edince bile Lucia’nın tüyleri diken diken olmuştu. Gerçekten bir yolu yok muydu? Ondan kaçmak için bir yol.

“Lucia, erkek arkadaşın var mı?”

“Evet... ne?”

“Neden bu kadar şaşırdın? Erkek arkadaşın var mı merak ediyorum. Kimseyi tanımıyorsan, iyi birini bulup onu seninle tanıştırabilirim.”

“Kaç yaşında olduğumu sanıyorsun? Aah, neyse.”

“Sadece 18 yaşındasın. Sana evlen demiyorum. Tanıdığın birkaç erkek olmalı, bu sayede 22 yaşına geldiğinde, evlenmek için aralarından birini seçebilirsin. Saray hizmetçileri çok popüler, bilirsin. İnsanlar çok mütevazı olduklarını düşünüyorlar. Onları geçimini sağlamak için amelelik veya çiftçilik yapan kadınlardan farklı görüyorlar. Hem de sen beyaz tenlisin. Hadi rahat ol ve söyle bana. Ne tür erkeklerden hoşlanırsın? Yaşça senden büyük, güvenilir erkekler hoşuna gider mi? Yoksa genç ve sevimli adamlar mı? Sana onlardan bulabilirim.”

“Peki ya sen? Norman, neden hala bekarsın?”

Konu yine kendisine dönünce Norman'ın daha önce parıldayan gözleri baygın bir şekilde bakmaya başladı.

“Ben fazla yaşlıyım.”

“Yaşın bununla ne ilgisi var? Sadece aşkla hiç ilgilenmiyorsun. Resmen okuyucularını kandırıyorsun. Aşk romanı yazarken aşka nasıl inanmazsın ki?”

“Tsk, kandırmakla neyi kastediyorsun? Ben gerçek dünyada var olmayan sonsuz bir aşka hayat veriyorum. Okurlarım da romanıma daldıklarında, bir rüya aleminde yaşıyorlar.”

“Öyleyse neden bana evlenmemi söylüyorsun?”

“Sonsuz aşk diye bir şey olmasa da, iki insanın kalbi birleştiğinde birbirlerine iyi birer dost olabileceklerini düşünüyorum. Her zaman yalnız olduğun için, sonuna kadar seninle birlikte olabilecek bir arkadaş bulmanı istiyorum.”

“Neden yalnızmışım? Sen varsın ya, Norman. Sen benim arkadaşım ve ailemsin.”

Norman, Lucia'ya duygu dolu gözlerle bakarak kollarını açtı. “Hadi ablanın kucağına gel.”

Lucia kahkahalara boğuldu. “İçki kokuyorsun, istemem kalsın.”

“Ne? Bu kadar duygusal bir anda nasıl bu şekilde tepki verebilirsin?”

“Ben artık gideyim. Sen de gidip biraz daha dinlenmelisin, Norman. Neredeyse düşüp ölecek gibi görünüyorsun.”

Norman'ın gözlerinin altında koyu halkalar vardı, bu da onu bir ceset gibi gösteriyordu.

“Aah, gerçekten gidip yeniden uyumalıyım. Sanki biri iç organlarımı büküyor gibi hissediyorum. Acelen yoksa biraz daha kalıp eve gitmeden önce biraz dinlenebilirsin. Zaten dışarıda bir sürü insan var ve etrafta dolaşmak zor olur.”

“Öyle dedin de aklıma geldi, bugün özel bir gün falan mı? Buraya gelirken bayağı bir kalabalık gördüm.”

“Bilmiyor muydun? Ben evden dışarı pek adım atmıyorum, ama yine de sen benden de az şey biliyorsun. Savaştan dönen tüm şövalyeler şehrin etrafında yürüyüş yapacak.”

“Ah…”

O gün bugündü. Devlet bakanını görmek nadir bulunur bir şanstı, bu yüzden herkes işini bir günlüğüne bırakmış ve bakanı selamlamak için dışarı çıkmıştı.

‘Rüyamda kendimi hep saraya kapatmıştım, bu yüzden bu tarz şeyleri hiç öğrenmedim.’

Bu, geçmişe kıyasla Lucia için en büyük yaşam tarzı değişikliklerinden biriydi. Lucia bir saray hizmetçisi gibi davranırken, çıkıp dış dünyayı keşfedebiliyordu. Bu sayede Norman da çok para kazanmıştı.

“Savaş artık bitti...”

Hareketsiz, izole ve değişimin olmadığı ayrık saray ile kıyaslandığında, dış dünya çok gürültülüydü. Lucia sekiz yaşındayken ilk savaşını tecrübe etmişti. Bu iki küçük ülke arasındaki yerel bir savaştı. Ancak zaman akmaya devam ettikçe, savaş yavaş yavaş yayılmış ve kısa süre sonra tüm dünya ikiye bölünmüştü.

Gelecekte bu savaş, kıtasal savaşın ilk aşaması olarak adlandırılacaktı. Lucia 11 yaşına bastığında, ülkesi Xenon savaşa katılmaya karar vermiş ve Kuzeydoğu İttifakının ana gücü haline gelmişti. Sonraki beş yıl, savaşın zirvesiydi. Kuzeydoğu İttifakı yavaş yavaş üstünlüğü ele almış ve sonraki iki yıl boyunca savaşlarda bir durgunluk yaşanmıştı. Lucia 18 yaşına geldiğinde savaş, uzun müzakerelerin ardından ateşkesle sonuçlanmıştı. Bu savaşta Xenon kazanan ülkeler arasındaydı.

Kendini hasta hisseden Norman, bu kadar büyük bir kalabalığın yanında olmak istemezken, Lucia saraya dönerken bir göz atmaya karar verdi. Böyle bir olayı kaçırmak yazık olurdu.

“Vaah!”

Karizmatik şövalyeler şehirde dolaşırken, insanlar o kadar yüksek sesle çığlık atıp ıslık çalıyordu ki, insan kalabalıkta neredeyse sağır olurdu. Xenon bir savaş devletiydi, ancak savaş ülke içinde gerçekleşmemişti, bu nedenle vatandaşlarının çoğu savaştan en ufak derecede zarar görmemişti.

Ancak savaş yine de vatandaşları epey etkilerdi. Savaşı kazanmanın mutluluğu ve sonuçta ortaya çıkan özgürlük, vatandaşların moralini yükseltmişti. Mutluluk veren atmosfer bulaşıcıydı ve Lucia'nın da oldukça keyifli hissetmesini sağlamıştı.

Şövalyelerin zırhları, göğüslerine ve sırtlarına çizilmiş armalardan dolayı ailelere göre farklılık gösteriyordu. Bazı şövalye birlikleri, büyük kırmızı pelerinlerle zırhlarını stilize ederken, diğer şövalye birlikleri basit ve kaba zırhlara sahiplerdi. Asaletleri ve güçleri yalnızca aile unvanlarından anlaşılabiliyordu.

“Vaaah!! Taran!!”

Ötekilerle kıyaslanamayacak yüksek sesli çığlıklar yankılanıyordu. Erkekler ayaklarını yere vurarak bağırırken, kadınlar avazı çıktığı kadar çığlık atıyordu: Taran! Taran! Tek bir şövalye takımı, şehrin içinden geçerken kalabalığı böldü. Bu müfrezenin tüm şövalyelerinin zırhlarının üzerine siyah bir aslan çiziliydi. Halk tabakası genellikle soylu ailelerin armaları arasında ayrım yapamazdı, ancak Xenon'da Kara Aslan armasını bilmeyen tek bir kişi yoktu.

“Taran...”

Sağır edici sesler ve canlı atmosfer arka planda yok olurken, Lucia’nın görebildiği tek bir şey vardı. Müfrezeye liderlik eden şövalye beyaz bir atın sırtına binmiş, simsiyah zırhıyla şehirde yürümekteydi. Bu şövalye yüzünü bir miğferle kapatmış olsa da, Lucia onun yüzünü mükemmel bir şekilde zihninde canlandırabiliyordu. Bu adamı tanıyordu. Hugo Taran. Adam kraliyet kanından değildi, ancak yine de kraldan saygı görüyordu. Ve sadece formaliteden olsa da, tahtı miras alma hakkına sahipti. Taran Dükü. Bu genç Taran Dükü’ydü.