Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

69. Bölüm Ben Bir Tanrı mıyım? (1)

Çevirmen: Kamiyasora / Editor: Kamiyasora

Fikirler insandan insana değişse de genel anlamda Kantou bölgesi tarihi, politik ve reklamcılık olarak Japonya’nın merkezindeydi.

Böylece, Kanagawa’da başlayan Zindan Yıkımı Kantou bölgesindeki birçok insanı şaşkınlık içinde bıraktı. Sadece Japonlar değil, Dünya’nın başka yerlerindeki insanlar için de geçerliydi.

Görünüşe göre birinci ve ikinci sınıf canavarların karışımı biranda ortaya çıkıyordu. Ama insanları asıl şaşırtan durum, Zindan Yıkımını ikinci değişimden önce beklemiyor oluşlarıydı.

Bu zamanlarda, diğer dünyada öğrendikleri bilgiler akıllarına gelmeye başlamıştı.

Eğer Zindan Yıkımı, Zindan Yıkımı olarak kalsaydı sorun yoktu. Ama zindanlardan kaçan canavarlar sadece insanları değil diğer özgür kalmış canavarları da öldürmeye ve başka zindanları da yok etmeye çalışıyordu.

Amaçlarına ulaşabilmek için de insanlara boyun eğdirerek hepsini, ayak bastıkları toraklarda öldürmeliydiler. Sonuç olarak da o alan canavarlarca terk edilecek ve bu canavarlar başka bir yere giderek orada da Zindan Yıkımı’nı tekrar edeceklerdi.

Eğer bu durum bütün Dünya’ya yayılırsa Dünya’nın sonu gelirdi.

Dahası, Dünya’daki canavarlar normalden daha üstün bir zekâya sahiptiler yani hareketleri titiz ve şeytaniydi.

En sonunda Zindan Yıkımı gerçekleştikten bir gün sonra bütün Kanagawa vilayetindeki zindanlar çökecek ve Kanagawa’da çok büyük hasar ve kayıp yaşanacaktı.

O sırada, hatta Zindan Yıkımı’nı fark ettikleri anda Japon devleti dünyaya yardım çağrısı gönderdi. Böyle zamanlar için hazırlanmış ulusal organizasyon da sevk edilmişti.

Elbette diğer ülkeler, başka bir yerde yaşandığından arkalarına yaslanmış bir şekilde durumu izlemiyorlardı çünkü canavar dalgası anında halledilmezse diğer ülkelere de sıçrardı.

Japonya’nın ada olması durumun tehlikesini geçirmiyordu. Japonya’da uçan canavarların yakalandığı birçok zindan vardı. Eğer saldırmaya başlarlarsa gerçekten de ülkenin sonu gelirdi.

Diğer ülkeler öncelikle Zindan Yıkımı’nın kendi ülkelerinde olma ihtimalini ölçtüler ve elit güçlerini en yüksek seviyeli zindanın yanına gönderdikten sonra takviye kuvvetlerini Japonya’ya gönderdiler.

Bu bencilce görünebilirdi ama başka yol yoktu. Japonya’ya yardım ederken kendi ülkeleri mahvolursa ne anlamı kalırdı?

Yüzlerce, binlerce yetenek kullanıcıları Japonya’ya gelmişlerdi. Aralarındaki en düşük seviyeler yaklaşık 20. Seviyeden fazlaydı ve ‘elit’ olarak çağrılanlar Kantou’da toplanmışlardı. Bu kaos gününde gelenlerin 20% daha ilk günden ölmüşlerdi ve hasar oranı gittikçe yükseliyordu.

[ *Bağırır* ]

“Kahretsin, bu uçan canavarlardan.”

“JSDF, özel kuvvet JSDF nerede!? Onları burada durduramazsak Shizuoka bile tehlikede olur.”

“Çatıya çıkarak canavarları ateş açarak indirin! Onları A-1 bölgesinde sıkıştırın!”

Yapmaları gereken ilk şey, durumun diğer bölgelere sıçramasını önlemekti. Herkesi Kanagawa vilayetindeki sorunu halletmek istiyordu ama bunların yalnızca yarısı başarıya ulaşmıştı.

Bir şekilde tehlikenin adanın içindeki Shizuoka’ya sıçramasını engelleyebilirlerdi ama Tokyo’ya giden yolları tıkamış olurlardı.

[ *neşelenir* burada bir sürü arkadaş var.]

[Birçok insan var. İnsanları kokla, bir sürü kayıt!]

“Kahretsin, engelleyin onları!”

Bu bir tesadüf müydü? Tokyo, diğer bütün şehirdekilerden daha fazla zindana sahipti. Sadece bununla kalmıyordu, bir çok insanların kaldığı tesis de vardı.

Bu, dururumu daha da kötü bir hale sokmuştu.

“Kaçın, diğer dünyalara kaçın!”

“Kahretsin, ben daha yeni geldim… H-hayır!”

Her yerden kan ve et parçaları fışkırıyordu. Binalar çöküyor, arabalar patlamalara sebep oluyorlardı. Yetenek kullanıcılarının da tarafında birçok kayıp yaşanıyordu. Farklı zihniyetteki herkes bir alanda toplanmış adilce ölümle yüz yüze geliyorlardı.

Birinci Büyük Değişim’den sonra Japonya canavar vahşetini durdurabilmek için inanılmaz harcamalar yapmış, yüksek binalara güçlü savunmalar yerleştirmişlerdi ama dalganın boyutu çok büyük olduğundan bu savunmaların fazla etkisi olmamıştı.

Eğer birinci sınıf olsalardı modern ateş gücüyle onları durdurabilirlerdi ama ikinci sınıfları, üzerlerine kurşun boca etmedikçe durdurmak imkansızdı. Bir şekilde yetenek kullanıcılarının onları durdurması gerekiyordu.

Böylece elitlerin kurduğu bağımsız klanlar etrafta özgürce hareket etmeye başladılar. Bu klanların arasında Yıldırım Tanrısı Klanı da Japonya’nın verdiği görevi kabul ederek buraya gelmişlerdi.

“Na Yu Na, güç!”

“Oppa’nın kalkanını daha büyük yap, çok daha büyük!”

“Ah, şu büyü için bir şey yapamaz mısın!?”

[Kiiik, büyüyü engelle!]

“Arkamızdaki canavarı engelle! Başkanı koru!”

“Başkan, daha olmadı mı?”

“Yakında!”

Yıldırım Tanrısı Klanı’nın yapısı çok değişikti. İmparatoriçe Kang Mi Rae ortada konumlanış ve yanında rahibe Na Yu Na vardı. Önlerinde onları koruyan kişi kutsal şövalye Kang Ha Jin’di. Onların dışında koruma pozisyonunda Mi Rae ve Yu Na’nın önünde duran yedi kişi daha vardı.

“Zincir Yıldırımı!”

[Kvaaaak!]

[C-cesur Org’un- kahak!]

Gösterişli bir silahı iki eliyle kavramış Mi Rae bağırdı. Başının üzerinde parlamaya başlayan yıldırım topu etrafa yayılarak ikinci seviye orgları vurdu ve bununla da kalmayıp etraftaki diğer canavarları da öldürdü.

Yığıldıkça yığıldı ve sonunda 70 tane ikinci sınıf canavarı tek bir büyüle öldürdü. Saldırısının gücüne kendisi de şaşıran Mi Rae silahına sarılarak yanağına sürdü.

“Ne kadar sevimli bir silah.”

“Bu gidişle silahınla evlenebilirsin… Başka bir yönden geliyorlar. Yeni büyü!”

“Mi Rae’nin sıradaki büyüsünü aşırı güçlü yap!”

“Dediğim gibi, o büyü!”

Ama imparatoriçe hep en üstte durmalıydı. Kendi yeteneğiyle tatmin olacak seviyede değildi.

Mi Rae etrafını sarmış ikinci sınıf orglara bakarken konuştu.

 “Kimin etkisi en iyi?”

“İngiltere’nin Metal Şövalyesi ve İtalyalı Magia en ünlüleri.”

“Magia? Oldukça yaygaracı.”

Magia, İtalyancada büyü demekti. Bu genellikle, kullandığı yıldırım büyüsünü klanına isim olarak koyan Mi Rae’nin söyleyebileceği bir şey değildi ama Ha Jin ona cevap vermeyerek sessizce bir orgu baltasıyla engelledi.

“Öyle bile olsa, ilerleyebilecek olan bizleriz.”

Mi Rae gözlerinden yıldırım saçarken mırıldandı. Üstelik silahından yayılan yıldırımlar gittikçe güçlü tepkiler veriyorlardı.

Bu silah sadece büyünün gücünü artırmıyor aynı zamanda büyü yapma süresini, aktivasyon süresini düşürerek daha yeni 60. Seviyeye ulaşmış olan kendisini üçüncü sınıf bir büyücüymüş gibi gösteren şaşkınlık verici bir gücü de vardı. Silaha bakarken kendi kendine konuştu.

‘Bana bu mızrağı verdi çünkü bana güvendi. Güvenin boş olamadığını ona göstereceğim, hayır, sandığından da güçlü olduğumu göstereceğim.’

Aslında ona bunu kendisi göstermek istiyordu ve ondan daha yararlı bir müttefik olamayacağından Japonya’ya birlikte gitmeyi teklif etmişti. Ama nedense onunla iletişim kuramamıştı. Vanguard kapılarını açtıktan sonra bir iki kere iletişim kurmuşlardı oysaki. Hatta ilişkileri gereği Vanguard’ın üstün silahlarını ilk o almıştı.

Buraya gelmediğine inanamıyordu. Bildikleri göz önünde bulundurulursa Il Han herkesten daha iyi yaradılışlıydı ve Mi Rae’nin vicdanını sızlatıyordu.

Zorunlu bir durum olmadığı sürece burada olması gerekirdi. Il Han, onun bilmediği bir yerde harika şeyler yapıyor olmalıydı. Yarışları çoktan başlamıştı.

“Fufu.”

Mi Rae’nin dudaklarında bir gülümseme belirdi. Sadece gülümsemesiyle insanları titretip korkudan kaçırtabilirdi ama umursamadı. Sadece yeterli gücü toplayan silahını kaldırarak bağırdı.

“Yıldırım Mızrağı, Üçlü!”

Toplu ölümün mümkün olduğu bir yer. Burada Il Han’ı geçebilirim! – Mi Rae’nin büyüsü yükselen moraline bağlı olarak dalgalanıyordu ve Yıldırım Tanrısı Klanı’nın üyeleri çılgın imparatoriçeyi takip ederek savaş alanına dağılmışlardı. Bir efsane başlamak üzereydi.

Bu sırada, imparatoriçenin ona rakip olarak düşmanlarını yaktığını zerre umursamayan Il Han dışarı çıkar çıkmaz yaşanmaya başlayan felakete bakarak güldü.

Il Han ne kadar pozitif olursa olsun, insanlar ölürken ve binalar yıkılırken zevkle gülen bir psikopat değildi

Gülüyordu çünkü melekelerin, mana ne kadar yoğun olursa olsun, olmayacağını söylediği durumun yaşanmasını çok absürt bulmuştu.

“Zindan Yıkımları hep böyle kolayca yaşanır mı?”

[Sadece görevini kabul et.] (Erta)

Meleklerin yüzleri gittikçe asılıyordu.

Aslında melek halkaları sayesinde çoktan Zindan Yıkımı’nın olduğunu öğrenmişlerdi. Ama Il Han zindanı temizlemeseydi bu zindan da çökerdi ve gizlenme yeteneği olan üçüncü sınıf canavarlar tarihteki en büyük felakete yol açardı. Bu yüzden ikisi de tek kelime etmemişlerdi.

Il Han çantasından atlatı çıkardı. Tekrardan elden geçirip düzenli olarak tamir ettikten sonra saldırı puanı hafifçe artmıştı.

[Sert Ay ışığı Kemik Atlatı]

[Seviye – Nadir]

[Saldırı Gücü – 3,000]

[Seçenekler – Ay ışığında saldırı ölçeğinde 50% artış, saldırı gücü ve kesinlikte 40% artış]

[Dayanıklılık – 1,778/1,850]

[Kancaya küçük bir mızrak takarak kullanılan mızrak fırlatma aleti. Silahı kullananın yeteneğine göre sonuç oldukça fark eder.]

Kafasını kaldırdığında tesadüfen bu gece dolunay olduğunu gördü. Saldırmak için harika bir zamandı. Kemik atlat gündüz bile çok iyi bir silahtı ama geceleri beta seçeneği sayesinde canavarımsı bir silaha dönüşüyordu.

Fırlatacak yeteri kadar mızrak da hazırlamıştı. Ama tam mızrağı yerleştirdikten sonra mızrağı fırlatmaya hazırlanıyordu ki meleklerden bir talepte bulundu.

“Görev ödülünün birazını önden verin.”

[Savaşacak kişi sen olduğundan birçok şeyle güzelce başa çıkabilirsin yani olur. Ne istiyorsun?] (Erta)

Çantaya iki seçenek daha ekleyin. Bir tanesi ek yer genişletme seçeneği. Diğeri de…”

Il Han, mızrağı fırlatmak için kolunu bütün gücüyle salladı.

Fırlatılan mızrak, ayın altındaki göğü yararak uçtu ve tüylerini fırlatarak insanları doğrayan iki uçan canavarı deldi.

[540,857 deneyim kazandın.]

[66. Seviye Demir Kanat’ın kaydını kazandın.]

[514,334 deneyim kazandın.]

“Uzak mesafeden toplama mülkiyeti.”

Bununla birlikte uzaklaşan mızrakları ve ölen canavarları toplamak artık Il Han için mümkün olacaktı.

[Aman, hayal gücün gün geçtikçe daha da korkunçlaşıyor.] (Lita)

“Yapacaksınız, değil mi?”

Il Han atlatını kullanarak ikinci kez mızrak fırlattı.

Bu sefer de iki tane uçan canavar bir mızrakla şişlenerek ölümleriyle karşılaşmışlardı ve yerde savaşan insanlar, onları kolayca öldüren canavarların bu kadar kolayca ölümleriyle karşılaşmalarına şaşırıyorlardı.

Ama bundan daha da şaşırtıcı olanı uçan mızrakların nereden geldiğini bilemiyorlardı.

[Elbette, Cennet’i soyup soğana çevirmemiz gerekse bile yapacağız.] (Erta)

Bununla birlikte Erta onayladı.

[Yani endişelenme istediğin gibi savaş.] (Erta)

“Elbette.”

Il Han sırıtarak kısa bir cevap verdi ve kimsenin onu bulamayacağı savaş alanının ortasına doğru yürümeye başladı. Korku yakında etrafı ele geçirecekti.