Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

92. Bölüm Yeni Bir Gün [Cilt 3 - Kalbimin Huzur Bulduğu Yer]

Çevirmen: Aladeas / Editor: T4icho

 

Karakan Şehri'nin semalarında uzun bir buhar ıslığı duyuldu, yeni bir günün gelişini duyurdu. Gece geçeli çok olmuş olsa da şafak hala ufkun aşağılarında çırpınıyordu. Ebedigece Kıtası'nın karanlık mevsiminde şafak ortaya çıkmazdı.

Günün gri ışığı altında, Qianye toprağımsı bir sarı renge sahip bir maceracı örtüsüne baştan sona sarılmıştı. Yerden on metre kadar yukarıdaki buhar borularının üstünde duruyor, artık tamamen uyanmış Karakan Şehri'ni izliyordu.

Anlaşılan şehrin yaralarını sarması için tek gereken bir geceden ibaretti. Uzun binaların altında ilerleyen insan selinin dışında her şey, her zamanki gibi normalden daha seyrek, düzenli ve sakindi. Herkes görünüşte aşina oldukları, ama biraz farklı bir güne başlamış ve yapmaları gerekenleri yapmaya tekrar başlamışlardı. Eğlence, arzu ve zevk kokuları her bloğu dolduruyordu.

Gün gece aşırı gerçekçi bir kâbustu sanki. Qianye önündeki bu manzaraya tamamen alışamamıştı.

Geriye tek kalan şehrin birçok bölgesindeki yoğun savaş izleriydi. Molozlar olan bitenlerin bir kanıtı gibi sessizce oldukları yerde duruyordu. Bai Longjia, William ve insan yüzlü örümceğin çarpıştı yer en çok hasar almış bölgeydi. Tüm blokta hasar almamış tek bir ev bile yoktu ve Qianye'nin gizlendiği tek katlı bir ev de bir moloz yığını haline gelmişti. Uzaklardan bakıp binaların çöküş yollarını düşünülürse, köken güçlerinin nerede çarpıştığı, patlamaların nerede gerçekleştiği ve savaşın nereye doğru geliştiği görülebilirdi

Şehrin diğer birkaç bölümünde küçük çaplı savaşlar da olmuştu anlaşılan Ancak Qianye'nin yaşadıklarına kıyasla, yüzeysel olarak tamir edilmesi gereken yerlerin dışında küçük çarpışmalarda dökülen kanların tamamen silinmesi için muhtemelen sadece o sokaklardan geçenlerin adımlarının biraz artması yeterli olurdu.

Eşzamanlı olarak harabelerde bir sürü insan ortaya çıkmış, cesetleri temizlemiş ve şehrin dışına atmıştı.

Bir taraftan bunu salgınların yayılmasını engellemek için yapıyorlardı. Karanlık ırk üyelerinde her türlü tehlikeli felaketler bulunurdu ve hepsi çürük cesetlerden yayılabilirdi. Bir diğer taraftan hedefleri ölülerden alabilecekleri ganimetlerdi. Bu Ebedigece Kıtası'nda hemen herkesin bildiği bir kuraldı.

Kimsenin almadığı bir cesedi her kim temizlerse, üstündekiler de onun olurdu.

Bu yazılı olmayan kural molozların alışılmadık derecede hızlı temizlenmesinin ana sebebiydi. İnsanlar sessizce, aralarında konuşmaya bile gerek duymadan anlaşabilecekleri bir dille ödülleri aralarında bölüşmüştü. Manzara karmaşık değildi. Hatta temizliğe katılan birinci seviye Savaşçıların sayısı az sayılmazdı. Birinci seviyeli bir Savaşçı normal birinden çok daha güçlü olurdu ve onlardan üç beş kişi, bir insan gövdesi büyüklüğündeki kalın metalleri kaldırıp taşıyabilirdi.

Daha yeni düzleşmiş, bloğun dış taraflarında temiz giysilere sahip birkaç kişi duruyordu. Her türden garip dosya, şövale, pano ve kâğıt üstündeki çizim ve yazıları toplayıp duruyorlardı. Tüm bu insanlar büyük yerel şirket ya da finansal grupların temsilcileriydi. Molozlar temizlendikten sonra buraların tekrar inşa edilmesi gerekecekti. Bu gerçekleştiğinde ise yapılacak işlerin bedeli oldukça yüksek olacaktı. Neyse ki bölgeler kimsenin yetki alanında değildi ve içlerindeki ağların sayısı azdı. Bu altyapıyı kurmayı ve tazminatlarla ilgilenmeyi kolaylaştırıyordu.

Burası Ebedigece Kıtası'ydı. Burası Karakan Şehri'ydi. Kimsenin umursamadığı çirkin bir yaratık gibi korkunç bir çevrede terk edilmişti ama bir şekilde hala hayat doluydu. Canı yandığında sıkı çalışıp kendi yaşam gücüne bel bağlıyor, iyileşiyordu. Sonuçta kimse ona el uzatmazdı.

Qianye gözlerini şehrin kuzey bloğuna çevirdi. Çatı renkleri çeşitli olan rastgele binaların ardından seferi ordunun kampını oluşturan, yeşilimsi bir gri renge sahip bina yığını dikkatini çekti. Sessizce gülümsedi ve titizce değiştirdiği kılığıyla yüzüne eklenmiş kırışıklıklar daha da belirginleşti. Wei Potian gibi aklı bir karış yukarıda olan birinin onu gerçekten taşıyabileceğini düşünmemişti. Maalesef Qianye'nin Wei Potian'ın sözünü verdiği iyilikleri alabileceği bir gün asla gelmeyecek gibi görünüyordu.

Bir süre gözlemledikten sonra Qianye şehirdeki seferi güçlerin hayal ettiğinden az olduğunu keşfetti, devriyelerin sayısı da pek fazla değil gibiydi. Sessiz, diğer yerlerden uzak bir köşe bulup zıpladı ve yere inerek yakınlardaki bir moloz yığınına doğru ilerledi. Sonra bu döküntüleri temizlemeyi henüz bitirmiş ve molaya girmiş birkaç kişiyle üstünkörü muhabbet etti, ancak o zaman daha önce gelmiş seferi ordu destek kuvvetlerinin sabah erkenden ayrıldığını anladı. Çıt bile çıkarmadan gitmişlerdi.

Ayrılışları dün geceki büyük savaşla mı ilgiliydi? Bir sonuç var mıydı? Bunu düşünürken Qianye birkaç rastgele soruyu daha konuştuklarına yöneltti.

Ancak geveze amca kaçamak bir cevap verdi. 

"Geçen gece ne olmuş, ne fark eder? Ölmüşlerse şanssızlarmış. Hepsi bu."

Ancak Qianye bunu dikkatle düşündükten sonra bu cevabın arkasındaki çaresizliği ve kabullenmişliği anlayabildi.

Dün geceki savaşın seviyesindeki savaşlar normal birinin etkisini oldukça aşıyordu. Aslında Qianye gibi birinin de yeteneklerini bir hayli geride bırakıyordu. Bai Longjia, William ve hatta daha yüksek seviyeli önemli karakterler ortaya çıktığında normal insanlar sessizce kaderlerini beklemekten başka bir şey yapamıyordu.

Önemli karakterler normalde onlar gibi karıncalarla uğraşmayı ilgi çekici bulmazdı, ama şanssızlarsa ve mücadelenin içine çekilmişlerse kaçma olasılıkları olmazdı. Bu yüzden yaşayabildikleri kadar iyi yaşamaktan daha önemli hiçbir şey yoktu onlar için, fazla derin düşünmek pek bir şeyi değiştirmez, sadece başlarına bela açardı.

Karakan Şehri hep aynıydı. Bir gecelik acıların ardından canlılığını tekrar kazanmıştı. Belki de bu insan ırkının sahip olduğu, çiftlik hayvanı olmaktan kaçmalarına yardım eden dayanıklılıktı. Qianye Ebedigece Kıtası'nın daha önce görmediği bir yanını görüyor gibi hissetmişti.

Bugün hava beklenmedik derecede güzel ve aydınlıktı. Güneş üst kıtaların kapanından kaçmayı başarıp Karakan Şehri'ne ulaşmıştı. Günün birkaç saatlik güneş ışığını kaçırmamak için acele ediyormuş gibi, dışarı çıkan ve günlük aktivitelerine girişen insanların sayısı gittikçe artmıştı.

Qianye Avcılar Evi'ne gitti. İhtiyar 2 oldukça keyifli görünüyordu, avluda güneş banyosu yapıyordu. Yanındaki masada mor renkli bir şarap şişesi ve birkaç küçük tabak vardı.

İhtiyar 2 Qianye'yi görünce yaklaşması için el işareti yaptı, "Gel! Biraz için bu ihtiyarın zırvalıklarını dinle, ne dersin? Yaşlılara saygı gibi düşün!"

Qianye sessizce başını yukarı aşağı sallayıp masanın diğer tarafına oturdu.

Qianye'nin bir bardağa şarap dolduruşunu izlerken İhtiyar 2 aniden basık bir gümüş çanak çıkardı ve konuştu, "Şundan biraz ekle. Senin mayaladığın kadar güzel."

Qianye hızlıca çanağı alıp yoğun, kokulu sıvısını bardağına döktü. Sonra büyük bir yudumu ağzına aldı, bir anlığına durdu ve yuttu. "Güzelmiş."

Qianye İhtiyar 2'nin başından sonuna kadar onun tepkilerine dikkat ettiğini fark etmemiş gibi görünüyordu. Sadece konuşmasının ardından ihtiyarın ifadesi hafifçe yumuşamıştı.

"Dün geceki savaşa katıldın, değil mi?" İhtiyar 2 aniden sordu.

Qianye biraz düşündükten sonra bir şeyleri fark etti. Bir uzman kesinlikle Kartalgöz'ün tam güçteki eşsiz sesini diğer atış seslerinden ayırabilirdi. Karakan Şehri'ndeki Kartalgözlerin sayısı da muhtemelen bir elin parmaklarını geçmezdi.

İhtiyar 2 Qianye'nin cevap vermesini beklemeden gülümsedi, "İhtiyar 1 son zamanlarda ona epey iyi mallar sattığını söyledi, özellikle bayağı iyi vampir dişleri vermişsin. Sıradan vampirlerin dişleri de değillermiş. Üstelik oldukça etkileyici bir eşya da getirmişsin."

"Vampirlerle ilgilenme konusunda biraz deneyimliyim."

İhtiyar 2 başıyla onaylayıp bir iç çekti, "Sen hala çok gençsin, bense çok yaşlıyım. Düzinelerce şehirde sayısız savaş ve katliam gördüm. Benim için dünya çok katı, ufacık değişme ihtimali bile yok. Ama sen farklısın. Senin için her gün ihtimal ve yeni umutlarla dolu. İşte bu, bir ihtiyarla bir genç arasındaki fark."

Qianye sessizce dinledi. Zamanın ve görmüş geçirmişliğin ağırlığı İhtiyar 2'nin sesini dolduruyordu, ama bir türlü söylediklerini tam olarak anlayamamıştı.

"Şafak Savaşı'ndan bu yana gerçekleşen her savaşın ortak konusunun ne olduğunu biliyor musun?"

Bu ani soru Qianye'yi biraz şaşırttı. Onun için cevap o kadar netti ki tartışılmasına bile gerek yoktu. Her savaşın konusu katliamdı, düşmanı en hızlı, en doğrudan ve en etkili yoldan öldürmekti. Bu savaş demekti.

Ama İhtiyar 2'nin cevabı Qianye'nin daha önce hiç düşünmediği bir şeydi.

"Her savaşın ortak konusu... Fedakârlıktır."

"Fedakârlık mı?"

Qianye gerçekten anlamamıştı. Her savaşın fedakârlıkları olurdu ve bu zamanla alışılmış bir şeydi.

"Sadece hayatını feda etmekten bahsetmiyorum, bu fedakârlık aynı zamanda değişime aittir. Bazı insanlar zamanlarını feda eder. Bazıları hayatlarını. Bazıları ise kaderlerini. Bazılarının tüm hayatı savaşla değişmiştir, tıpkı bu şehir gibi. Dışarıdan bakınca oldukça neşe ve refah dolu bir yer gibi görünür ama burada uzun süre yaşarsan, günden güne tanıdığın yüzlerin sayısı azalır, yeni yüzleyin sayısı artar."

Qianye bir anda eski yoldaşlarını hatırladı.

Tüm yoldaşlarının ölümü Qianye'nin kalbindeki sorumluluğa eklenen ağırlıklardı. Tıpkı şu anki gibi, karanlık ırkları her gördüğünde onları öldürene kadar savaşmalıydı. Bu kanına işleyeli uzun süre olmuştu. Sadece geçmişteki yoldaşlarının intikamını almak için bile kaç tane daha karanlık ırk savaşçısının canını alması gerekiyor, kimse bilemezdi. Hala Kızıl Akrep'te olsaydı bir gün bir yoldaşının sorumluluk ve yükü olacağı o gün onun için de gelecekti.

O an İhtiyar 2 konuştu, "Aslında insanlar fedakârlık yapan tek taraf değil. Karanlık ırklar da fedakârlık yapıyor."

Bu bakış açısı Qinye'nin hayatı boyunca hiç duymadığı türdendi. Bir şeyler öğrenebildiği andan bu yana aldığı tek eğitim karanlık ırkların ne kadar soğuk ve zalim olduğuydu, aynı zamanda insanları yemekleri olarak gördükleriydi. Karanlık ırkların her üyesi çürümüşlüğün, iğrençliğin ve kanın canlı örneğiydi. Kısaca karanlık ırklarla ilgili hiçbir şey, asla iyi olmazdı.

Karanlık ırklar fedakârlık gibi asil bir sözcüğü hak ediyor muydu ki?

Ancak İhtiyar 2 konuya devam etmedi. Bardağındaki şarabı bitirdi, "Dünya sadece Ebedigece ve Şafak'tan ibaret değildir. Aralarında griden de farklı bir sürü rengin bulunduğu genişçe bir yer var. Diğer renkleri bulmak için daha çok çabalarsan bir gökkuşağı bile görebilirsin. Tetiği çok hızlı çekme, bu senin bir sürü şeyi kaçırmana neden olacak."

O an görevini teslim etmek için bir avcı geldi. İhtiyar 2 ayağa kalkıp eve girdi ve son söylediği şey, Qianye'nin uzun bir süre düşünmesine neden oldu. Qianye bunları hala tam olarak anlayabildiğini düşünmüyordu. Ona göre dünya hem karmaşık, hem basitti. Karanlık ırkların görüldükleri yerde öldürülmelerinin gerektiği de en basit gerçeklerden biriydi.

İhtiyar 2 gittikten sonra arkasında ne iyi, ne kötü olan haberler bıraktı. Gökyüzü Yılanı bir haberci göndermişti. Qianye'yle barışmak istiyordu. Bu sonuç pek şaşırtıcı değildi, Kartalgöz'ün bir kilometrelik bir mesafeden yaptığı atış onda derin bir izlenim bırakmış olmalıydı. Maalesef barışmak Qianye'nin asıl planının bir parçası değildi. Ama rakibi ilk adımı attığı için bunu biraz gözden geçirecek ve düşünecekti.

Gökyüzü çoktan kararmaya başlamıştı. Ebedigece'nin karanlık mevsimlerinde gün ışığına doymak imkânsız sayılırdı. Qianye Avcılar Evi'nden çıktıktan sonra sokaklarda dolaştı. Başını kaldırdığında, aniden kendini Yu Yingnan'ın kapısında dikilirken buldu.

Buraya nasıl geldiğini bilmiyordu. İhtiyar 2'nin yanında içtiği mor şarap şişesinde pirinç şarabı vardı. İhtiyar 2'nin bizzat mayaladığındandı ve markette sattığına kıyasla çok daha iyi bir tada sahipti. Gümüş çanaktan ekleme yapınca ortaya çıkan şeyi içmek yanmayan ama son derece güçlü etkilere sahip bir ateş topu yutmak gibiydi. Şu an Qianye'nin başı biraz dönüyordu ve zihni yavaşlamıştı. Buna rağmen bazı içgüdüleri daha hızlı ve doğrudan olmuştu.

Önündeki sıkıca kapalı kapıyı itti. Ona göre Yu Yingnan'ın kapısı asla kilitli olmazdı.

Alkol onu biraz aceleci ve cüretkâr yapmıştı. Elbette, önemli etken burada hiç tehlike hissetmemiş olmasıydı.

Ama bu gecenin farklı olduğu barizdi.

Çıplak bir ayak karanlıktan uçup Qianye'nin yüzüne doğru ilerlemeye başladı.