Tayfa guzel. Keyifli bi arc bizi bekliyor
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
23. Bölüm Göklerde Yolculuk
"Kimin daha çok içebileceğini görmeye çalışıyorum tabii ki!"
Wei Potian epey özgüvenli bir havayla ellerini çırptı.
Merdivenlerden hızlı adım sesleri gelirken bir düzine kadar güzel kız tek sıra halinde aşağı indi, her birinin kucağında güçlü likörler vardı. Sadece zarif paketlerine bakınca bile o alkollerin kaliteli mallar olduğu söylenebilirdi.
Wei Potian iki şişe alıp ikisinin de ağzını açtı. Birini Qianye'ye attı, "Tek seferde yarısı! Ne diyorsun? Cesaretin var mı?"
Qianye şişeyi aldı, ifadesi oldukça karmaşıktı.
Sessizce alkolü bardağına döktü ve yavaşça dudaklarını büzdü.
Ancak Wei Potian'ın önünde geniş bir kâse vardı. Onu kaldırdığı gibi alkol çoktan midesine inmişti. Bir kâseyi daha mideye indirirse bir şişenin yarısını bitirecekti. Qianye daha sadece birkaç yudum almıştı ve içtiği, şişenin onda biri bile değildi.
"Pekâlâ, ben ilk bu şişeyi içeceğim. Yavaş gidebilirsin, aceleye gerek yok. Bekleyebilirim!" Wei Potian konuştu, ailesini belli eden asil tavrı anlaşılan o istemese bile ortadan kaybolmuyordu. Başını geriye yatırdığı gibi ikinciyi, sonra da üçüncüyü içerek ilk şişesini böyle bitirdi.
Qianye daha ikinci bardağını içmişti. Ama yüzü çoktan kızarmıştı ve görüşü bulanıktı. Biraz daha içerse kesinlikle kayıp masanın altına düşecekti.
Wei Potian son derece iyi hissediyordu!
Bu çocuğu arenada yenememiş olmasına rağmen onu masada yenmek de aynı yola çıkıyordu, değil mi? Bunu düşünürken kendini teselli etmeye çalışıyormuş gibi hissetmiyordu.
Qianye yavaşça içmeye devam etti. Dirseklerini destek olarak masaya dayamış, bardağını tutuyor ve sallanıyordu, yıkılmanın eşiğindeydi. Yine de yudum yudum tüm şişeyi bitirene kadar devam etti.
"Fena değilsin ha!" Wei Potian şaşırarak övgüsünü esirgemedi, sonra da güzel kızların ellerinde ısınmış güçlü alkole muzip muzip baktı.
Kısa bir süre sonra Wei Potian'ın önündeki bir şişe daha boşalmışken Qianye hala yavaş içiyordu.
Artık Wei Potian etrafa boş boş bakmaya başlamıştı, konuşması da yavaş yavaş tutarsız bir hale geliyordu. Ancak Qianye'nin içmeyi bitirdiğini görünce hemen yıllanmış alkollerden iki şişe daha alıp açtı. Önceliği alarak bir şişeyi kafasına dikti ve durmaksızın içmeye deva metti.
Aynı zamanda Qianye her zamanki gibiydi ve her an masadan düşebilecekmiş gibi görünüyordu. Barda birçok işgüzar vardı ve etraflarında bir daire oluşturmuş onları izliyorlardı. Qianye'ye bakarken biraz önce alaycılıkla dolu bakışları garipleşmişti.
İçtikleri alkol Batı Tarlaları'nın en soğuk yerlerinde damıtılmış tekilaydı. Gücü İmparatorluğun en ünlü üç alkolünün arasına girerdi. Genellikle kokteyl şeklinde başka içeceklerle karıştırılarak içilirdi ve sek içilse bile böyle fazla içilmezdi. İki koca şişeyi mideye indirip de hala dik durabilen birilerini görmek onları epey şaşırtmıştı, bu oldukça nadirdi.
Bir saat kadar daha öyle oturduktan sonra Qianye boş gözlerle etrafına saçılmış boş alkol şişelerine baktı, sonra da çoktan bilinçlerini kaybetmiş Wei Potian ve Shi Yan'a gözleri kaydı. Qianye onların ne zaman düştüğünü hatırlamıyordu.
Özellikle Shi Yan'ı hiç anlamamıştı, o nasıl bu hale gelmişti ki? Bu içme yarışmasının onunla bir alakası yoktu!
Qianye alnını ovarken yavaşça olanları hatırlamaya başladı. Ne zaman olduğundan emin değildi ama çoktan kafası güzel olmuş Wei Potian aniden Shi Yan'ı da kışkırtmıştı.
Aslında Shi Yan oldukça sert mizaçlı biriydi ve Wei Potian'a kibar davranmazdı, ama tereddüt etmeden tepsiye girmişti. Bire bir maç o zaman bir anda üç krallık arasındaki bir savaşa dönüşmüştü ve Wei Potian'la Shi Yan Qianye tarafından yenilmişti.
Qianye şu anda yıkılmanın eşiğindeydi. Ama sadece eşikteydi ve kimse ne zaman gerçekten yıkılacağını bilmiyordu.
Olan bitenleri hatırlayınca Qianye çaresizce yüzüne bir gülümseme yerleştirmeye zorladı kendini. Bu ölü domuz gibi yatan heriflerle ne yapacaktı? Sonunda bir eliyle birini, diğer eliyle ötekini kavrarken sallana sallana otele doğru ilerlemekten başka çaresi kalmadı. Mucizevi bir şekilde bir sorun çıkmadan odasına dönmeyi başarmıştı.
Qianye iki oda tutup ikiliyi acımasızca bir odadaki yatağa fırlattı ve kendisini bir şekilde odasına attı. Yatağına düştüğü anda mışıl mışıl uyumaya başladı.
Gözlerini tekrar açtığında uzun süredir uyumuyordu, boş boş çevresine bakındı. Başı ciddi anlamda ağrıyordu, tam olarak kendinden geçmemiş olsa da dün gecenin ağrısı hafif değildi.
Saat daha beşi yeni geçmiş olmasına rağmen gökyüzü henüz biraz bile aydınlanmamıştı. Ama kampta bu saat çoktan uyanıp günün eğitimine başlama zamanıydı. Sürekli tekrar ettiği bu yaşam tarzı Qianye'nin vücudunda içgüdüsel tepkiler oluşturmuştu.
Qianye kalkıp duşa girdi ama sonrasında ne yapacağını bilmediğini fark etti.
Sarı Pınarlar'dan mezun olduğundan beri ara sıra böyle hissediyordu. Sınıra kadar dolu ve her an varlığını hissettiren hayatta kalma baskısıyla dolu programı bir anda bitmişti. Şimdi istediği şeyleri yapabileceği bol bol boş vakti vardı ama bu Qianye'nin epey yabancı olduğu bir histi.
Sessizce bir süre birkaç dövüş tekniğinin pratiğini yaptı ve ışıklar odasına girmeye başladı.
Shi Yan öğle vaktinde sonunda göz önüne çıktı. Nasıl gülümseyeceğini bile bilmeyen bu asker Qianye'yi gördüğünde yüzü oldukça nadir görülen bir kırmızıya boğulmuştu.
Wei Potian ise gizli gizli uzun bir süre önce kaybolmuştu. Hangi yüzle Qianye'nin karşısına çıkacaktı ki? Ama sözünü tutup belini bırakmış, pes etmeye niyeti olmadığını belirten bir notu da üstüne eklemişti. Notta sadece dört büyük kelime vardı, "Bir gün yine savaşacağız!"
Aynı zamanda bunların sonunda devasa bir ünlem de bulunuyordu!
Qianye onu top yapıp çöpe atarken nottakileri pek ciddiye almadı. Qianye Wei Potian'ın onu ilk seferinde niye kışkırttığını hatırladığında onu biraz daha dövmek istiyordu.
Ancak Shi Yan Wei Ailesi'ni biraz açıklayınca Qianye bu konuda biraz düşündü. Kolyeyi, bileziği ve kemeri paketleyip biri aracılığıyla Wei Potian'ın yaşadığı yere gönderdi. Aynı zamanda paketin içine üstünde yedi büyük kelime bulunan bir not eklemişti, "Tekrar savaşmamızdan önce ödeyecek üç borcun var."
Öğle yemeğinin ardından Shi Yan Qianye'yi kışlanın içine götürüp onu orta yaşlı bir askere teslim etti.
Orta yaşlı asker Qianye'yi baştan aşağı süzdükten sonra gülümseyip elini uzattı, "Kızıl Akrep'e hoş geldin, çaylak!"
Qianye elini uzatıp onunla el sıkıştı, adamın eli geniş ve sağlamdı. Sıcaktı, ama toprak gibi sabitti. Lin Xitang'ın eline epey benziyordu.
Qianye "çaylak"ın ne demek olduğunu bilmiyor olsa da o orta yaşlı askerin bunu sevgiyle söylediğini hissedebiliyordu.
Asker Shi Yan'a baktı ve konuştu, "Kardeş Shi, son karşılaşmamızın ardından on yıllar geçmiş gibi."
"Sadece dokuz yıl ve on bir ay oldu."
Kızıl Akrep'in orta yaşlı askeri kelimeleri yuvarlamadı, "Neden Mareşal Lin'in yanında değilsin? Onu koruman gerekmiyor mu?"
"Doğruyu söylemek gerekirse bu küçük eleman için buradayım. Ayak işlerini kendim yapmasam içim rahat etmezdi, başka birini yollayamadım."
"Durumu özel mi?" Orta yaşlı asker kaşlarını kaldırdı.
"Biraz. Bunu görünce anlayacaksın. Qianye, Wei Albay'a yaranı göster."
Qianye kendisine söylendiği gibi kıyafetini çıkarıp anlık olarak o devasa yarayı ortaya çıkardı.
Orta yaşlı Albay'ın gözlerinin köşesi titredi, yüzünde çoktan bir kana susamışlık belirmişti. Sertçe homurdandı.
"Şimdi neden bizzat geldiğimi anlıyor musun? Ama bu çocuk bir istisna. Hayal kırıklığına uğramayacaksın."
Ayrılma vakti göz açıp kapayıncaya kadar geldi. Aynı yılda aynı askeri akademiden mezun olmuş bu ikili askeri işlerle epey meşguldü ve mezun olduktan sonra, neredeyse yirmi yıl içinde sadece üç kez görüşmüşlerdi. Bu sefer yollarını ayırdıklarında ikisi de ne zaman tekrar karşılaşacaklarını bilmenin imkânsız olduğunun farkındaydı.
Sonraki buluşmalarında belki İmparatorluğun bayrağına sarılı kalıntılar göreceklerdi. Bu askerlerin kaderiydi. Ama ne sarıldılar, ne el sıkıştılar. Sadece birbirlerine selam vererek arkalarını dönüp gittiler.
Bu ordunun somut bir örneğiydi. Hiçbir şey birazcık bile yavaş ya da yarım yamalak olamazdı. Okyanuslar kadar büyük ve uçurumlar kadar derin dostluklar bile sadece kalplerinin alt köşesine yerleştirilebilirdi.
Shi Yan gittikten sonra orta yaşlı asker Qianye'ye seslendi, "İsmim Wei Lishi."
"Wei Albay!" Yeterince mükemmel gibi görünmese de Qianye ona asker selamı verdi.
Wei Lishi Qianye'yi bir gemiye bindirip Kızıl Akrep'in karargâhına doğru uçmaya başladı. Bu sefer Wei Lishi Qianye'den farklı olarak iki kişiyi daha seçmişti. Bunlardan biri erkek biri kızdı, hemen hemen Qianye'yle yaşıtlardı.
Gemi Qianye'nin daha önce gördüğü aerostatik gemilerden oldukça farklıydı. Üstünde metal iskeletle desteklenen, bir yarasa kanadına benzeyen geniş bir tabakayla kaplanmış kocaman, yumurta şekilli bir buhar balonu vardı.
Geminin dış katman parçalarının birleşim yerleri göz alıcı bir kırmızıya boyanmıştı, göze çarpan başka bir şey yoktu. Makine kabini diğerleri gibi arka bölgedeydi ama çevresinde on iki tane artı şekilli pervane grubu vardı. Qianye'nin bildiği gemilerle bu geminin tek ortak özelliği sayısız boru hattından püsküren sulardı.
Kabinin içi oldukça genişti, zemin keçe ve ses engelleyen örtülerle kaplanmıştı. Koltukların arkası geminin yan taraflarıyla karşı karşıyaydı ve anlaşıldığı kadarıyla yirmi kişi buraya sığardı. Kabinin ortasında silah ve sırt çantası depolamak için kullanılan raflar bulunuyordu, kalan boş yerler ise engelsiz hareket etmek için yeterliydi, hatta burada bir yakın dövüşe bile girilirdi. İki takımı taşıyabilecek böyle bir savaş gemisiyle dört kişiyi taşıdıklarına bakılırsa Kızıl Akrep epey etkileyici ve varlıklıydı.
Wei Lishi bir koltuğa otururken emniyet kemerini taktı ve Qianye'yle ötekilere de aynısını yapmalarını söyledi.
O anda ön kabine giden kapı aniden açılırken kocaman, kel bir kafa çıkıp kaba saba konuştu, "Yerinizi alın delikanlılar! Hızlı gideceğiz!"
Her zamanki gibi sağır edici bir gümbürtü eşliğinde kabinin duvarları sallanmaya başladı. Kabin de şiddetle sarsılıyordu ve çok geçmeden koca bir elle yukarı çekilmiş gibi havaya yükseldi.
Qianye ve diğerleri koltuklarına iyice gömülmüştü ve kalpleri boğazlarından çıkacakmışçasına keskin yükselişlerini epey iyi hissediyorlardı. Yükseliş büyük bir çileyle sonunda bittikten sonra Qianye kabinin pencerelerinden bakıp yanlarında süzülen beyaz bulutları keşfedince şaşkına döndü!
Böyle kısa bir sürede çoktan bulutları geçmişlerdi!
Qianye'nin önceki gemi deneyimleri "Yeşil Kuş" tarzındaki hafif gemiler ve askeri yük taşıma gemileriyle sınırlıydı. Yeşil Kuş hakkında pek bir şey söylemeye gerek bile yoktu. İsminden anlaşıldığı üzere Yeşil Kuş'un kalkış ve iniş yetenekleri bulutların hareketi, suların akışı gibi doğaldı. Yük gemisi ise biraz daha sesli ve sert olsa da yükselip alçalmak için epey zamana ihtiyaç duyuyordu.
Kızıl Akrep'in bu gemisinin hızı buhar itiş prensibini resmen tersine çevirmişti. Qianye siyah taş buharının üstünde siyah kristal adı verilen başka bir enerji kaynağı olduğunu hatırlıyordu. Ancak o en üst seviyeli güç kaynağı olarak İmparatorluğun stratejik kaynağı olduğundan Sarı Pınarlar'da hakkında pek bir şey öğretilmemişti.
Qianye hala önündeki güzel manzaradan gözlerini alamamışken gemi bir anda şiddetle sarsılmaya başladı. Qianye pencerenin dışındaki pervanelerin aniden hızlandığını gördü, çok geçmeden yuvarlamış gibi görünmeye başlamışlardı. Sonra biri onlara sertçe vurmuş gibi tüm gemi bir sesle uzaklara uçmaya başladı.
İlk defa Qianye fırtınada yalnız başına kalmış bir teknede olmanın nasıl hissettirdiğini anlamıştı.
Kel kaptanın sesi durmaksızın bakır borulardan yankılanıyordu.
"Sıkı durun! Hızlanacağız!"
"Bu rüzgâr nefes kesici! Nasıl? Yuvarlanmak iyi hissettiriyor mu?"
"Hah! İleride bir yıldırım bulutu var, içine dalalım! Hepiniz yıldırımları yakından göreceksiniz!"
"Şu dazlak kartal da nasıl bir şey öyle? Vay anasını, çok büyük! Hadi onunla yarışalım!"
Magnec